Kapının Arkası (1.ve 2. Bölüm)

  • Kapının Arkası (1.ve 2. Bölüm)

    Babamın ölüm haberi gelince alelacele yola çıktım. Ankara karayolunda seyir halinde iken bir kaza yaptım. Arabanın ön camından yola fırlamışım. Yolda yüzüstü öylece yatıyordum. Sonra bir şeyi fark ettim. Yerde yatan bedenimi seyreden yine bendim. Yerde yatan kendimi görüyor, ama onu seyreden beni göremiyordum. Kendime yukarıdan bakıyordum.
    Yoldan geçen arabaların durduğunu, insanların başucuma toplandığını, ambulansın gelip sedyeye konduğumu, hastaneye götürüldüğümü ve ameliyat masasına yatırıldığımı hep görüyordum. İnsanların konuşmalarını duyuyor ve olan biten her şeyi görebiliyordum. 

    * * *

    Artısı ve eksisi ile askerlik bitmiş, 18 ay önce geldiği hayatına geri dönüyordu. Güzel günlerdi diye düşündü. Yetimhane günlerinden sonra, bölük komutanı ve arkadaşları, kendisi için bir aile olmuştu sanki. Asker arkadaşı ve operasyon timinde beraber olduğu Eyüp, hayatında tek dostuydu. Acemi birliği, Şırnak Milli karakolu ve Mardin Dargeçit operasyon günleri, hep beraberdiler. Mardin’in Kara Hamza köyünde, Eyüp mayına basana kadar beraberdiler.

    O günden sonra, arkadaşını bir daha görememiş, sürekli operasyonda oldukları içinde herhangi bir haber alamamıştı. Bir iki telefon görüşmesinden sonra, sesini de duyamamıştı.

    Terhis olmasına 3 gün kala Eyüp’ü rüyasında görmüş ve çok etkilenmişti. Gördüğü rüya, can dostuna karşı içindeki hasret ve özlem ateşini körüklemiş, İstanbul’a dönmeden önce Maraş’a giderek, can dostunu ziyaret etmeye karar vermişti.

    Tam da kış mevsiminde terhis olmuş, karla kaplı dağlardan ve ovalardan, Kahraman Maraş’a gidiyordu. Uzun otobüs yolculuklarında uyumayı sevmez, en ön koltukta oturur, yolu ve geçtiği yerleri seyretmeyi pek severdi. Asker olduğu için muavin kendisini kıramamış, en ön koltukta yer vermişlerdi. Koltuk arkadaşı ihtiyar bir amcaydı.

    İHTİYAR: Delikanlı geçmiş olsun. Cenabı Allah, hayırlısı ile anana ve babana kavuştursun.

    TAHSİN: Amca sağ olasın ama kavuşacak bir ailem yoktur benim.

    İHTİYAR: İnsanın her zaman kavuşacağı bir ailesi vardır delikanlı. Ama bugün ama yarın. Neyse Maraşlı mısın ?

    TAHSİN: Hayır değilim, mayına basarak gazi olan bir arkadaşımı ziyarete gidiyorum. Hayırdır, siz de mi Maraşlısınız ?

    İHTİYAR: Değilim evlat. Şırnak’ta astsubay bir oğlum, Maraş’ta ise öğretmen bir kızım var. Oğlum daha yeni tayin oldu. Onu bıraktım şimdi ise kızımın yanına gidiyorum. Kendimiz aslen Ankaralıyız, ben de emekli imamım.

    Tahsin hayatında hiç namaz kılmamıştı. Büyüyüp yetiştiği yetimhanenin müdürü, komünist düşüncede bir insandı. Yetimhane’de ‘’ALLAH’’ bile demek yasaktı. Yetimhane’den ayrıldıktan sonra, bir barda fedailik yapmaya başlamış, başka bir âlemin içine dalmıştı.  Bir ağır yaralama olayından sonra hapse girmiş, hapisten çıkınca da doğru askere gelmişti.

    Otobüs, konaklama tesislerinden birinde durduğunda, tam da akşam namazı vaktiydi. İhtiyar akşam namazını kılacağını, akabinde ise beraber yemek yemelerini teklif etti. Tahsin doğruca restorana giderken, ihtiyar mescide yöneldi. Namazdan sonra ihtiyarda gelmiş, beraber yemek yemekteydiler.

    İHTİYAR: Delikanlı, arkadaşını ziyaret ettikten sonra nereye döneceksin ?

    TAHSİN: İstanbul’a döneceğim.

    İHTİYAR: Belli bir işin var mı ?

    TAHSİN: Askere gelmeden önce bir barda, fedailik yapıyordum.

    İHTİYAR: Aileni hiç tanımadın mı ?

    TAHSİN: Hayır, zaten tanımak ta istemiyorum.

    İhtiyar, Tahsin’i baştan aşağı süzerek, sözüne devam eder:

    -  Ölümden korkar mısın delikanlı ?

    TAHSİN: Kaybedecek bir şeyim yok ki, niye korkayım ?

    İHTİYAR: Evlat, sen geçmişe bakarak konuşuyorsun. Geleceğe dair umutların, hayallerin yok mu, sevdiğin dostların, kendin ve insanlar için hayata dair planların yok mu ?

    Tahsin cevap vermedi. Daha doğrusu veremedi. İçinden bir ses, ihtiyarın doğru söylediğini onaylıyordu. Sadece ‘’Bilemem,’’ dedi.

    İHTİYAR: Evlat, insanın hayatında her zaman fırsatlar vardır, her zaman açık kapılar vardır. Bu fırsatları değerlendirme ve kapılardan geçmek, insanın iradesine bırakılmıştır. Bu o kadar zor bir iş değildir, sadece bir niyete bakar.

    TAHSİN: Amca adınız nedir?

    İHTİYAR: Adım Necati delikanlı.

    TAHSİN: Necati amca, ölüm hakkında ne düşünüyorsun, bana ne anlatabilirsin ?

    İHTİYAR: Günün herhangi bir vaktinde, ansızın ölebilirsin. Öldüğün anda artık ana-baba, eş-çocuk, iş-para, mal-mülk gibi değerlerin hiç geçerliliği kalmayacak. Tek başına başka bir âlemde ve ortamda olacaksın.

    Bu yeni ortamına, dünyada yüklendiğin tüm beşeri yükler ve günahlarla gideceksin ya da bütün beşeri yaşamdaki günahlarından arınarak, temizlenerek gideceksin.

    TAHSİN: Yani demek istiyorsun ki, ölüm bir geçiş kapısı.

    İHTİYAR: Doğru delikanlı, ölüm bir kapıdır. Lakin bu kapıdan, Cenabı Allah’a boyun eğerek girmemiz lazımdır. Şu üç günlük dünya hayatında, Cenabı Allah’a boyun eğmesini öğrenemeyenler, ölüm kapısında mecburen boyun eğeceklerdir. Fakat bu son boyun eğişin bir faydası yoktur. Bunun için Musa (a.s.) Kudüs kalesini yaptırır iken küçücük bir kapı yaptırmış. Kavmi o kadar dik başlı imiş ki, hiç değilse bu kapıdan geçerken, boyunlarını eğsin istemiş. Biz, Cenabı Allah’a gönüllü olarak boyun eğip “Rab sensin, biz de kuluz demedikçe” bir şekilde birileri, bizim boynumuzu eğecektir.

    TAHSİN: Güzel konuştun be Necati amca, sözlerin hoşuma gitti.

    İHTİYAR: Dahası var evlat. Cenabı Allah, hükümdarları kendisine boyun eğmeyen küstah kullara, boyun eğdirsin diye yaratmıştır. İnsanın geçmişindeki bir takım olaylar, kendi seçimi olmayabilir ama geleceğinin şekillenmesi tamamen kendi seçimine bağlıdır.

    TAHSİN: Necati amca, ayni bizim bölük komutanı gibi konuştun. Yüzbaşı da sık sık bize böyle nasihat ederdi.

    İHTİYAR: Estağfurullah evlat, nasihat ettiğimiz filan yok. Şunun şurasında biraz laflıyoruz. Benim gibi emekli bir imamın da anlatacağı şeyler, naçizane bunlardır. Alışkanlık işte.

    TAHSİN: Yok be Necati amca bir şey dediğim yok, aksine hoşuma gidiyor. Bu yolculuk bayağı zevkli olacağa benziyor.

    Otobüsün verdiği mola bitmiş, yola koyulmuşlardı. Necati amca, Tahsin’e bir kitap verip okumasını istemişti. Kitabın daha ilk sayfasında ölümden bahsediyordu buyurun beraber okuyalım:

    ‘’Dinleyin ve öğrenin, düşünün ve anlayın. Geceler serin, gündüzler sıcaktır. Yer bir beşik, gök bir çatı, dağlar direk, yıldızlar bayraktır. Son insanlar da ilk insanlar gibi, gençler de ihtiyarlar gibi ölmeye mahkûmdurlar.

    Onun için taşkınlığı bırakın, akrabalığı gözetin, evlilik münasebetlerinizi temiz tutun, meşru ve helal işler için çalışın. Gidenin geldiğini, ölenin dirildiğini hiç gören olmuş mu?

    Asıl yurt önümüzdedir. Gerçek sizin düşünmek istediğiniz gibi değildir. Kalbinizi temiz tutun ve ALLAH’ı anmakla onu tazim edin, çünkü ALLAH (c.c.) tecelligahıdır.

    Ey insanlar. Dinleyin, anlayın ve doğru sözlerle amel edin. Bilin ki yaşayan ölür ve ölünce bu dünya ile ilişkisi kesilir. Ölüm uzak değildir. Çünkü! Gelecek şey çabuk gelir.

    Etrafınıza, üstünüze, altınıza bakın. Göklerde ve yerde ne kadar delil ve işaretler vardır. Karanlık gece, burçlu sema, yollarla kaplı yerler, dalgalı deniz, yağmur, bitki, çeşitli gıdalar, babalar, anneler, diriler, ölüler, toplanmalar ve dağılmalar.

    Bütün bunlar düşünmek isteyene mana yüklü delil ve işaretlerdir. Sizlere soruyorum? İnsanlar niçin ölüyor ve ölüp gidenler neden bir daha dönmüyorlar, kendilerimi dönmek istemiyor yoksa zorla mı tutuluyorlar?

    Gafletten burnunu kaldırmayanlara yazıklar olsun! Ey insanlar; Gerçekleri örtmeye ve hadiselerden ibret almaya mani olan gaflet nereden çıkıyor, gafillere soruyorum?

    Babalar ve dedeler neredeler? Hastalara ve onları ziyaret eden sağlamlara ne oldu? Güçlü firavunlar nereye gitti, surlar yapan ve onların içinde korunmaya çalışanlar neredeler, sarayları yükseltip süsleyenler nerede, mallar ve evlad-u iyaller neredeler, taşkınlık yapıp zulmedenler neredeler, hazineler toplayanlar neredeler, ben en büyük rabbinizim diyen o büyük gafil nerede?

    Geçmiş bunca millet nerede, onların malları sizden çok, ömürleri sizden uzun, hırsları sizden fazlaydı. Bu şeyler onları hayatta tutabildi mi, toprak onları doğramadı mı geçen zaman onları parçalayıp dağıtmadı mı, kendileri çukurlarda çürürken evlerinde kurt, kuş barınmadı mı?

    HER YAŞAYAN ÖLÜR, HER YENİ ÇÜRÜR, HER MEVCUD TÜKENİR. ‘’

    Tahsin, kitabın kapağını kapatarak okuduklarından rahatsız olduğunu gösteren bir tavır sergiledi. Ölümün bu şekilde anlatılmasından hiç hoşlanmamıştı, adeta içi kararmıştı. Okumak istemediğini söyleyerek, kitabı ihtiyara geri iade etti. İhtiyar zaten böyle bir tepki vermesini bekliyordu. Hususi olarak bu kitabı ona vermişti.

    Tahsin, okuduklarından karabulutlar kaplayan düşüncelerinden kurtulmak için yolculuklarda hiç âdeti olmadığı halde, başını cama yaslayarak uyumaya çalıştı. Konuşmak istemediğinden ve yorgun olduğundan hemen uyumuştu. Zaten hayatındaki sorunlardan da, uyuyarak kurtulmayı seçen bir insandı. Yine aynisi olmuştu, vicdanından yükselen ve kızgın bir ateş gibi benliğini saran sesten kurtulmak için yine uyumayı seçmişti. Yetimhane günlerinden itibaren, hep sorunları ile karşılaşmaktan kaçmış, uyuyarak kendisini avutmuştu. Birazdan rüya bile görmeye başlamıştı. İki saat kadar uyumuş, uyandıktan sonra sohbete devam etmeye başlamışlardı.

    İHTİYAR: Delikanlı hepimiz akvaryumda yaşayan balıklar gibiyiz. Sudan dışarı çıkmak, dışarısını hayal etmek ve anlamaya çalışmak, genelde insanları korkutur. Korkularını yenip, akvaryumdaki balığın sudan dışarı sıçraması gibi sıçrayabilen insanlar, dışarısının hiçte korkulduğu gibi olmadığını görürler ve bir kez gördükten sonra daha yukarı, daha yukarı sıçramaya çalışırlar.

    TAHSİN: Nasıl yani ?

    İHTİYAR: Okuduğun kitaptan rahatsız olduğunu biliyorum. Kitabın ölümü anlatış şekli, eskilerin klasik ölüm anlayışıdır. Ben de uzun yıllar, kürsüden insanlara ölümü böyle anlattım, ta ki anlattığım âlemi göresiye kadar.

    TAHSİN: Ölüm ötesini gördüğünü mü söylüyorsun amca ?

    İHTİYAR: Uzun yıllar önce, Kastamonu yöresinde imamlık yapıyordum. Köyde görev yaptığım için, köylü sağ olsun hiçbir şeyimizi eksik bırakmazdı. Caminin lojmanında kalıyorduk, bahçesi bayağı genişti. Bahçeyi ekip biçiyor, birkaç kuzu ve tavuk bakıyorduk. Maaşa dokunmadığımız için kısa zamanda kendime bir araba aldım. Öyle ahım-şahım bir şey değildi ama yine de bir araba işte, ilk göz ağrım.

    Babamın ölüm haberi gelince alelacele yola çıktım. Ankara karayolunda seyir halinde iken bir kaza yaptım. Arabanın ön camından yola fırlamışım. Yolda yüzüstü öylece yatıyordum. Sonra bir şeyi fark ettim. Yerde yatan bedenimi seyreden yine bendim. Yerde yatan kendimi görüyor, ama onu seyreden beni göremiyordum. Kendime yukarıdan bakıyordum. Yoldan geçen arabaların durduğunu, insanların başucuma toplandığını, ambulansın gelip sedyeye konduğumu, hastaneye götürüldüğümü ve ameliyat masasına yatırıldığımı hep görüyordum. İnsanların konuşmalarını duyuyor ve olan biten her şeyi görebiliyordum.

    Baş tarafından ağır bir hasar aldığım için, doktorlar telaş içindeydi. Ben duvarların ve insanların içinden geçebiliyor, cihazlardan yayılan elektromanyetik dalgaları görebiliyordum. İnsanların vücudunu bir gök kuşağı gibi saran rengârenk bir kuşak görüyordum ama herkesin renk kuşağının tonları farklı farklıydı.

    Tam olarak ne olduğunu anlayamamış, şaşkınlığımı üzerimden atamamıştım. Sonra aklıma babam geldi. Ben babamı, aklıma getirdiğim anda birden kendimi cenaze evinde buldum. Öldüğünü biliyordum ve her zaman yattığı rahat döşeğinde, çenesi ve ayakları bağlı, üstü örtülü olarak bulacağımı düşündüm. Hakikaten de eski kerpiç evin ilk giriş odasında, cesedini boylu boyunca yatarken buldum. Etrafına insanlar toplanmış, annem ile ablam başucunda ağlaşıyorlardı. Sonra odanın içinde babamı gördüm, bana bakıyordu.

    TAHSİN: Size mi bakıyordu ?

    İHTİYAR: Önce afalladım, sonra ölenin babam olmadığını düşündüm ve bu düşünceyle, yerde yatan ölünün üstündeki örtüyü kaldırmak istedim, ama ellerim içinden geçip boşluğu avuçladım.

    TAHSİN: Necati amca, tüylerim diken diken oldu yahu!

    İHTİYAR: Ellerim boşluğu avuçlayınca, karşımda bana bakan babam, konuşmaya başladı…
    “Evladım Necati; orada yatan sadece bir kalıptır. Bu kalıbı 80 yıldır giydik, şimdi ise terk ettik. Yedi uyurlar gibi bu beden mağarası içinde 80 yıldır gizlendik ve uyuduk. Şimdi ise uyandırıldık. Ben kalıbımdan temelli ayrıldım, sen ise hala kalıbındasın,’’ dedi.

    Babam böyle deyince, hastanede yatan ben, aklıma geldim. Hastanedeki halimi düşününce, birden kendimi, kendimin başucunda buldum. Yatakta yoğun bakımda yatan bana bakarken, arkamdan babamın geldiğini gördüm.

    TAHSİN: Nasıl yani, arkanızdan gelenleri görebiliyor muydunuz?

    İHTİYAR: Evlat, ruhun her bir zerresi gözdür, kulaktır. Ruh bir cevherdir ve bu cevherin görmek, duymak, koklamak ve tatmak için azalara ihtiyacı yoktur. Ben yatakta sargılar içinde yatan bedenimden dolayı, ızdırap duyuyordum. Babam ise bedenini temelli terk ettiği için özgür ve zevk içindeydi. Babam, yatakta yatan bedenime yaklaşıp, bedenimi bir gökkuşağı gibi saran bulutumsu yapıya, elleri ile sıvazlayarak muazzam bir nur takviyesi yaptı. Ellerinden bembeyaz bir ışığın bulutumsu gök kuşağının içine aktığını gördüm. Renk tonları zayıf olan gökkuşağının, renkleri canlanmaya başladı. Renkler canlandıkça, bedenime doğru hızla çekildiğimi hissettim ve ondan sonrasını hatırlamıyorum.

    TAHSİN: Baba bu anlattıkların rüya filan olmasın?

    İHTİYAR: Hastanede 10 gün kaldım ve bunun için cenazeye yetişemedim. Hastaneden çıktıktan sonra eve gittiğimde, cenazeyi çoktan gömmüşlerdi. Tabi geçmiş olsuna gelenler, bana tekrar baş sağlığına gelenler oldu. Onlarla konuşurken, rüya sandığım bu olayı anlattığım zaman herkes şaşırdı. Cenazenin yatırıldığı oda, başucunda toplananlar ve konuştukları, giydikleri elbiselerine kadar her şey birebir tutuyordu. Rüya mı gerçek mi olduğunu iyice merak etmiştim. Mezarlığa babamın kabri başına gittim.

    TAHSİN: Sonra ne oldu?

    İHTİYAR: Tam mezarlığa girerken büyük bir uğultu ile başım dönmeye başladı. Uğultu öyle çok şiddetlendi ki, bir an gözlerim karardı. Kendime gelip uğultu dindiğinde, bazı sesler duymaya başladım. Fısıltı şeklinde idi ama acı ve ızdırap yüklüydü.

    TAHSİN: Nasıl yani?

    İHTİYAR: Mezarlığın giriş tarafında, bir ay önce kocası ölmüş bir kadın, mezarın başucunda oturmuş, kontrolsüzce ağlıyordu. Buna mukabil, kocasının mezarından zayıf bir ışık ve fısıltı şeklinde konuşan bir ses geliyordu. O ses şöyle diyordu:

    ‘’Nermin, artık ölmeme izin ver, bana verdiğin acıdan beni kurtar artık. Senin duyduğun acı, bir ateş gibi ruhumu sarıp, bedenimden kurtulmamı engelliyor.’’

    Birden gayri ihtiyari olarak kadına bağırdım. ‘’Yeter be hanım duymuyor musun? Sen ağlayıp sızladıkça, kocan feryat ediyor, ölmesine izin vermiyorsun. Ağlayacağın yerde, dua edip te, rahmetliye yardımcı olsana.’’  Kadın şaşırmış bir şekilde yüzüme bakmaya başladı.

    Kadın ağladıkça, vücudunu saran gökkuşağının tepe noktasından, siyahımsı ince bir ışık huzmesi, kabrin içine giriyor ve kabirdekine ızdırap veriyordu.

    TAHSİN: Necati amca, hani ölüm bir kapıydı ve mezarda yatan sadece bir kalıptı, ruh başka âlemdeydi?

    İHTİYAR: Evlat, dünyada yaşarken uyanamayanlar, esas uyanış olan ölümden sonra, bedenleri tamamıyla çürüyüp toprak olana kadar, bedenleri ile irtibat halindedirler. Çürüyen bedenin her bir hücresi, her bir molekülü, atomlara ayrılmadıkça bu irtibat kopmaz. Bu da bir çeşit azaptır. Ruh, dünyada iken ‘’BEN’’ dediği kalıbının çürümesine, böcekler ve yılanlar tarafından yenmesine, atomlarına ayrılmasına şahit olur, seyreder. Bu hali seyreden ruh, sanki canlıymışçasına ızdırap ve azap duyar. Buna kabir azabının ilk evresi denir.

    TAHSİN: Necati amca, daha sonra neler oldu?

    İHTİYAR: Kadının ve o mezarın yanından ayrıldım ve babamın mezarını aramaya başladım. Mezarlıktaki kabirlerin birçoğundan zayıf, birçoğundan kuvvetli bir ışık geliyordu. Hiç ışık gelmeyen kabirler de vardı. Babamın mezarından ise kuvvetli bir ışık geliyordu. Bu ışık, henüz taze olan bedenin, molekül ve atomlarından yayılan elektromanyetik dalgalardır. Beden çürüdükçe, hücreler kimyasal olarak değişim geçirdikçe, hücrelerin canlılığını sağlayan FOTONLAR boşluğa salındığı için, ışıma buradan ileri geliyordu.

    Babamın mezarının başucuna oturup bir müddet Kuran okuduktan sonra, kendisi ile biraz konuştum.

    TAHSİN: Babanızla konuştunuz mu?

    İHTİYAR: Bir nevi konuşmak sayılır. Ben ölümü nasıl bulduğunu sormayı düşünürken, düşüncelerime birden cevabı geldi. Yani sessiz ve sözsüz bir konuşmaydı. Gözlerimi kapayıp, kendimi bu akışa teslim ettim. Boşlukta altın renginde parlayan, büyük bir enerji küresi gördüm. Kürenin içinden vakumlanır gibi geçtiğimi hissettim. Öbür tarafta, buraya benzer başka bir âlem vardı ama insanların ve diğer varlıkların bedenleri, farklı farklı renklerde ışık saçıyorlardı.

    İçlerinden biri gelerek, eliyle bana dokunduğunda elektriğe çarpılmış gibi oldum. Karşımda üst tarafını göremediğim yüksekçe bir binanın merdivenlerinden babam aşağı indi. Bana içinden geçtiğim o altın rengindeki enerji küresinin, dünyaya doğum, dünyadan da buraya doğum kapısı olduğunu söyledi. Yani her iki halde de bu kürenin içinden geçiyormuşuz.

    Omzuma birinin dokunması ile irkilerek gözümü açtım. Baktım ki arkadaşlar gelmiş, onlar beni dürtüyorlar. Senin anlayacağın mezarlıkta da böyle bir hal yaşadım…

    ***

    UYKUYA DAİR Bülent Gökçen’in Bilgi Notu:

    Hikâyemin birinci bölümünde, yetimhanede büyüyen kahramanımızın sorunlardan kaçmak için uykuyu tercih etmesi, geçirmiş olduğu çocukluk evresinde bilinçaltına yerleşen bir olgudur. Gerçi ilerleyen yaşlarda da, her insan böyle bir yönteme başvurabilir. Ama Tahsin isimli kahramanımız da bunu anlamak için, çocukluğuna inmemiz gereklidir.

    Bilindiği üzere toplum, ekonomik ve kültürel olarak farklı camialardan ve bireylerden oluşmuştur. Her kesimin (genelde) sorunlardan kaçış şekli de, cüzdanına ve kültür düzeyine göre farklılık arz eder.

    Takdir edersiniz ki, annesini ve babasını hiç tanımamış bir çocuğun, kendisi gibi onlarca çocukla beraber şefkat ve sevgiye muhtaç olarak, sınırlandırılmış ve disipline edilmiş bir ortamda büyümesi, psikolojisine etki ederek, kendi soyut âlemine çekilmesine sebebiyet verebilir ya da bunun tam tersi olarak, dışa dönük bir kişilik geliştirebilir.

    Sizce, yetimhanede büyüyen bir çocuğun en büyük özlemi ve hayali ne olabilir? Annesinin ve babasının bir gün çıkıp geleceği, kendisini buradan alıp götüreceği gibi düşüncelerdir.

    Bu düşünceler, çocuğun bilinçaltını şekillendireceği için rüyalarında sürekli bu yönde vizyonlar görecektir. Uykusunda gördüğü bu vizyonlar, çocuğu mutlu edecek ve tekrar tekrar görmek için, uykuya yönlendirecektir.

    İnsanlar kendilerini dış dünyadan soyutlamak için tabiatla baş başa kalmayı, eve kapanmayı, mistikler gibi karanlık bir hücreye çekilmeyi veya kitap okumayı seçerler. Örnekler çoğaltılabilir. Bu insanın doğasında vardır. Çocukluk yıllarımızın en sevilen romanı olan ve tropikal bir ada da, tek başına yaşayan Robinson’u bir hatırlayın. Yediden yetmişe herkes bu romanı sever, NEDEN?

    Ayrıca uyku esnasında, fizik beden bağlanarak istirahata çekilip, dinlendirilir. Kişinin ruhu uyumadığı için enerji bedene bürünerek, soyut ve somut âlemlerde gezintiye çıkar. Siz buna beynin her hangi bir işlevi de diyebilirsiniz. Ruh bu âlemlerin güzellikleri içinde uyanıncaya kadar zevklenir. Dolayısı ile uyku, ruhun rüya vasıtası ile hakikat âlemine vukuf etmesi, açılan pencereden olmuş ve olacak hadiselerin, aynen veya bir kısım sembollerle müşahede etmesi demektir. İnsan zihni, değişik baskı ve şartlanmalardan uzak kaldığı ölçüde, her bir rüya, ötelerden birer ışık birer işarettir.

    Hikâyemde, uykuyu sorunlardan kaçış olarak işlerken, ilerleyen bölümlerde başka âlemlere açılan KAPI olarak işlemeyi düşünüyorum. Bira SABIR. İlginiz ve Eksiğimi gösterdiğiniz için Çok Teşekkür ederim.

    SAYGILARIMLA

    ***

    Otobüste beraber yolculuk yaptığın ihtiyarı hatırlıyor musun? Hani sana ‘’ İnsanın her zaman kavuşacağı bir ailesi vardır ama bugün ama yarın’’ demişti. Sence bir tahmin miydi ya da geçmişteki sana, gelecekteki senden bir haber miydi? Veya sana şöyle sorayım; uyuduğu sırada rüyada kendini gören bir adam düşün. O anda rüyayı gören mi gerçek, yoksa rüyada gördüğü kendi mi gerçek ?’’

    Tahsin, ihtiyarın anlattıklarından çok etkilenmişti. Bugüne kadar hiç böyle bir şey dinlememiş veya duymamıştı. Nasıl duysun ki; yetimhane günlerinden sonra içine girdiği ortam, bambaşka bir ortamdı. Devamında ise hapse girmiş oradan da askere gelmişti. İlk defa askerlik hayatında, sıcacık ve dostane ilişkileri olmuş, şimdi ise ayni sıcaklığı, beraber yolculuk yaptığı bu ihtiyarın yanında hissetmişti. Anlatılanları düşünüyordu, özellikle de ihtiyarın mezarlıkta yaşadığına dair anlattıklarını. Dinlerken, vücudunu soğuk bir ürperti kaplamıştı. İhtiyarın anlattıklarına inanıyor ama yine de aklının bir köşesinde ‘’acaba’’ soruları dolaşıyordu.

    Yolculuğun ilerleyen saatlerinde, yorgunluğa dayanamayıp her ikisi de uyumuştu. Tahsin’in aklı karmakarışıktı. Arkadaşını gördükten sonra İstanbul’a dönecekti ama ya sonrası? Yine ayni ortama girmek istemiyordu ama cezaevinden çıktığı için doğru dürüst bir işe de giremezdi. Annesi ve babası var mıydı, yaşıyorlar mıydı? Eğer yaşıyorlarsa, rüyalarda gördüğü kişiler olabilir miydi veya onları bulabilir miydi? İşte bu sorularla uyumuştu.

    Mevsim kış, hava ise hafiften kar yağışlı olduğu için otobüs temkinli ve ağır gidiyordu. Otobüsün ağır gitmesinden birçok kişi sıkılmış, çareyi ise uyumakta bulmuşlardı. Bir ara şoför de uyuklar gibi olmuş ve tam o sırada direksiyon hâkimiyeti kaybedip, yolun sağ tarafına uçuruma yuvarlanmışlardı…

    Tahsin kendine geldiğinde uzun boylu, sarışın ve mavi gözlü bir kız, otobüsün içinden kendisini sürükleyerek çıkarmaktaydı. Otobüsün yuvarlandığını hatırlıyordu ama her şey bir anda olup bitmişti. Başı çok şiddetli ağrıyordu, elini başına koymak istedi fakat elini kıpırdatamadığını fark etti. Kıza dönüp diğer yolcuları soracaktı ki, kız ondan önce davranıp hepsinin ölmüş olduğunu söyledi.

    Tahsin’i kurtaran sarışın kızın yanında, iki tane siyah iri köpek vardı. Kız, çevre ağaçların dallarından hemen bir sedye yaparak, Tahsin’i sedyeye koydu ve sedyeyi köpeklere bağlayarak, gecenin karanlığında, ormanın içlerine doğru götürmeye başladı.

    Tahsin’in şuuru tam olarak açık değildi, sesleri duyabiliyor ama görüntüleri silik ve sisli olarak algılıyordu. Bir ara kız ile köpeklerin konuştuğunu duyar gibi oldu ve sonra tekrar şuurunu kaybedip uykuya daldı.

    Kendine geldiğinde, silindir şeklinde topraktan bir kulübenin içinde yattığını ve baş ağrısının geçmiş olduğunu fark etti. Kolu güzel bir şekilde, omuz hizasından aşağı doğru sarılmıştı. Kulübenin hiç penceresi yoktu, dolayısı ile içeri ışık girmediğinden karanlıktı.

    Bir süre sonra gözleri karanlığa alışarak içeriyi gözlemlemeye başladı. Kulübenin içinde, tam olarak hangi hayvanın kılından yapıldığını bilemediği, üzerinde yattığı yataktan başka bir şey yoktu ve kulübe bomboştu. Sonra dışarıdan bazı konuşmalar ve sesler geldiğini fark etti. Sesin birini tanımıştı, dün kendisini kurtaran sarışın kıza aitti ama diğer sesler boğuk ve fısıltı halinde çıkıyordu.

    Sesler kesildikten sonra kulübenin kapısı açıldı ve sarışın kız içeri girdi. Kız kendisine doğru yaklaşınca Tahsin garip bir şekilde ürperiyor, vücudundaki bütün tüyler, elektrik akımı almışçasına diken diken oluyordu. Kızın saçları, belinden aşağı kadar uzanıyor ve gözleri ışıl ışıl bakıyordu.

    KIZ: Nasılsın ey insanoğlu, kendine gelebildin mi ?

    Tahsin bu sorudan ürpermişti, ne demekti insanoğlu? Kendisi insan değil miydi? ‘’Hadi canım sende,‘’ dedi kendi kendine.

    KIZ: Evet doğru düşündün ey insanoğlu, bizler insan değiliz.

    TAHSİN: Bakın bayan; beni bir kazadan kurtarmış olabilirsiniz ama bu yaptığınız, benimle bu şekilde alay etme hakkını size vermez.

    KIZ: Hayır sizinle alay etmiyorum. Benim adım Yemliha, padişahımız Şemharuş’a bağlı Denaheş cinlerindenim, bize gezginci cinler de derler. Cinler arasında insanoğluna en çok benzeyen bizleriz, sıradan insanlar bizim cin olduğumuzu anlayamazlar.

    TAHSİN: Nasıl yani, siz şimdi bu altın sarısı saçlarınıza, masmavi gözlerinize ve muhteşem güzelliğinize rağmen, bir cin mi olduğunuzu söylüyorsunuz?

    KIZ: Teşekkür ederim insanoğlu, gerçekten beni güzel buluyor musun?

    Tahsin, kızın bu sorusuna kadar bütün bu konuşulanların sadece bir şaka olduğunu varsayıyordu ama kızın sürekli kendisine ‘’insanoğlu,’’ diye hitap etmesi karşısında, olayın ciddiyetinin farkına vardı. Ama bu nasıl olurdu? Bir cin, insanoğluna bu kadar benzeyebilir miydi? ‘’Yok, yok ben uykudayım ve rüya görüyorum,’’ dedi kendi kendine.

    KIZ: Zaten her şey bir rüya değil mi insanoğlu? Hayatımızın uyanık dediğimiz anları dahi rüya içinde rüya değil mi? Bu manada, evet rüya görüyorsun ve uyandığında başka bir rüya görmeye başlayacaksın. Bu arada geldiğin boyuttaki adını hala söylemedin.

    TAHSİN: Bana bakın Yemliha hanım, aklım iyice karıştı. Düşüncelerimi okuyorsunuz, rüyada olduğumu ve uyanınca başka bir rüya göreceğimi ayrıca başka bir boyuttan geldiğimi söylüyorsunuz. Hem şaşırdım, hem de korkuyorum. Lütfen bana şu işin doğrusunu anlatır mısınız?

    KIZ: Henüz daha adını bile söylemedin.

    TAHSİN: Adım Tahsin tamam mı? Şimdi şu işin doğrusunu anlatacak mısınız?

    KIZ: Sizler ve bizler, yeryüzünü ortaklaşa paylaşan ama asla birbirimize karışmayan dünyanın varlıklarıyız. Nasıl gece ile gündüz, yer ile gök hep bir arada ama birbirine karışmadan ayrı ise, sizin dünyanız ile bizim dünyamız da ayni şekilde bir arada ama ince bir sınır çizgisi ile bir bütünün iki ayrı parçası gibi ayrıyız.

    Üzerinde yaşadığımız dünyanın yer çekimi, farklı boyutları birbirinden ayırmaktadır. Sizler bedensel olarak daha yoğun olduğunuz için, yerçekimine daha çok maruz kalmaktasınız.  Bizler ise daha ziyade latif yani enerji bedenli olduğumuz için, sizin kadar yer çekimine bağlı değiliz.

    TAHSİN: Yani bizler uçamayız ama sizler uçabilirsiniz öyle mi ?

    KIZ: Hayır bu işin uçmakla falan alakası yok. Olay tamamen yerçekiminin paralel evrenlerin ve varlıklarının, birbirlerine karışmasını engellemesi ile ilgili.

    TAHSİN: Ne yani? Yerçekimi dediğimiz kuvvet, farklı evrenlerin ve varlıkların birbirlerine karışmasını engelleyen bir duvar, bir etken mi ?’’

    KIZ: Yer çekimi, ruh ve bedenlerimize uyguladığı kuvvet ile hemen yanı başımızdaki paralel evrenlere, boyut atlamamızı engellemektedir. Bizler ayni dalga boyundan oluşmuş bir evrenin farklı iki boyutunun varlıklarıyız. Yanı başımızda daha nice farklı dalga boylarında yapıları itibari ile farklı boyutlarda yaşam süren varlıklar bulunmaktadır. Bunların bir kısmı geçmişteki biz ve bir kısmı da gelecekteki biziz.

    TAHSİN: Geçmişteki ben ile gelecekteki ben şu anda var mı, varsa neredeler?

    KIZ: Bazen dünyanın manyetik alanında bölgesel ya da genel olarak değişimler olur. Bu değişimlerin neticesinde, ruhumuza ve bedenimize uygulanan manyetik çekim kuvveti maddenin titreşimini etkileyerek, doğal dalgasında iniş ve çıkışlara sebep olur. Bu iniş ve çıkışlar farklı evrenlerin frekanslarının birbirine karışmasına ve etkileşime girmesine sebep olur. İşte tam bu anlarda bir takım açıklayamadığımız olaylar yaşarız. Siz insanlar ya hayalet gördüğünüzü ya da cin gördüğünüzü filan zan edersiniz. Ama kimse farklı bir evren ve o evrene ait yaşamdan sahneler gördüğünü akıl edemez. Hatta farklı evrene göre normal ama yaşadığımız evrene göre anormal yani doğaüstü olaylar dediğimiz şeyler görür ve algılarız. Bütün bunlar, paralel evrenlerden görülenler ve algılananlardır.

    TAHSİN: Şu paralel evren dediğin yerde ben gibi başka bir ben var mı? Varsa hangimiz gerçek sayılırız ?

    KIZ: Ey insanoğlu, her biri kendi gerçekliğini yaşar. Ayni şekilde o evrendeki sana göre, şu andaki sen ya geçmişsin ya da geleceksin.

    TAHSİN: Ama sadece biri gerçek olabilir öyle değil mi ?

    KIZ: Kendini gerçek olarak algılayana göre değişmektedir.

    TAHSİN: Nasıl yani? Şimdi ben, paralel evrenlerin birinde yaşayan ama kendini gerçek olarak algılayan biri olabilir miyim?

    KIZ: Daha önce hiç tanımadığın birini ya da görmediğin bir yeri tanıdığını hissetmedin mi? Kendini çok genç ya da çok yaşlı hissettiğin olmadı mı? Bir işin sonunu merak ettiğin ama içinden bir sesin, bu işin olmayacağını söylediğini veya olması mümkün görünmeyen bir işin olacağını söylediğini duymadın mı? Neden bazı insanlar bazı şeyleri hemen kabul ederler veya çok zor kabul ederler? Bazıları niye hemen dost olurlar veya sebepsiz düşman olurlar? Hiç düşündün mü?

    TAHSİN: Ama ben gerçek olan olmalıyım, başka türlü olamaz bu çok saçma.

    KIZ: Otobüste beraber yolculuk yaptığın ihtiyarı hatırlıyor musun? Hani sana ‘’İnsanın her zaman kavuşacağı bir ailesi vardır ama bugün ama yarın,’’ demişti. Sence bir tahmin miydi ya da geçmişteki sana, gelecekteki senden bir haber miydi? Veya sana şöyle sorayım; uyuduğu sırada rüyada kendini gören bir adam düşün. O anda rüyayı gören mi gerçek yoksa rüyada gördüğü kendi mi gerçek ?

    Tahsin ‘’Rüyayı gören mi gerçek yoksa rüyada görülen mi gerçek,’’ diye tekrar ederken otobüsün ani bir şekilde fren yapması ile kendine gelir. Necati amca, şoförün uyukladığını fark edip anında müdahale yaparak, otobüsün feci bir kaza yapmasına son anda engel olmuştu. Herkes şaşkın bir şekilde ne olduğunu anlamaya çalışarak birbirlerine sorular soruyordu. Tam da uçurum kenarında durmuşlardı, eğer Necati amca müdahale etmeseydi şimdi çoktan gecenin karanlığında aşağı yuvarlanmışlardı. Biraz hava almak için yolcular otobüsten aşağı indiler. Tahsin, yolun kenarından aşağı bakarken ayni rüyada gördüğü şekilde, tam olarak otobüsün aşağı yuvarlandığı yer olduğunu gördü. Sonra rüyada yaralanan kolunun ağrıdığını hissetti, eliyle başını yokladı. Başında da ayni rüyada olduğu şekilde yara vardı, bu nasıl olurdu? Adeta aklı durmuştu, düşünemiyordu. Kız ne demişti: ‘’Rüyayı gören mi gerçek yoksa rüyada görülen mi gerçek?…’’

    Necati amca usulca Tahsin’e yaklaşarak ‘’sence hangisi gerçek,’’ diye sordu. Tahsin daha büyük bir şaşkınlıkla ihtiyarın yüzüne bakakaldı.

    Bülent Gökçen
     

    avatar

    Yayınlayan: Bulent Gokcen