Kitabullah’ı Okumak

  • Kitabullah’ı Okumak

     

    Kâinat bir kitaptır ve insan bu kitabı okuyacak olan talebedir. Her insan Rahman isminin talebesidir. Müderris Rahman ve talebe de insan olunca, bu ikisine bir okul lazımdır. İkisi diye söylenmesindeki gaye, varlığımızdaki mevcut boyutların, beş duyu algılamasına göre izah edilmesi sebebi iledir. Okulumuz, Cenabı Allah’ın sonsuz Esma’larından mevcut olan Kâinat kitabıdır. İşte bu kâinat, hem okuyacağımız kitaptır hem de her sayfası, ayrı bir sınıf ve derslik olan okulumuzdur.
    Şu üzerinde et ve kemik bir beden içinde yaşadığımız Arz, bu kâinat kitabının sayfalarından bir sayfa, sınıflarından bir sınıftır. Arz üzerinde yaşam deneyimleyen her insan, hem birey olarak hem de insanlık âlemi olarak sürekli tekâmül etmektedir. Kuran’ı Kerim kitabına kadar gönderilen tüm kitaplar, insanlık âleminin tekâmül seviyesine göredir. Birey olarak ise, hala geçmiş ümmetlerin seviyesinde bulunan kişiler ve dahi kavimler, Kuran kitabından, insanlık âleminin tekâmül seviyesini yakalamış olanların anladığını anlayamaz ve idrak edemez.
    Cenabı Allah’ın, Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) özünden inzal ettiği Kuran kitabı, bu kâinat kitabının bir numunesidir. Kâinatta (maddi ve manevi âlemlerin cümlesinde) her ne var ise bu Kuran kitabında cem edilmiştir. Kitap, ilim demektir. İlim ise Cenabı Allah’ındır ve dilediği kuluna, dilediği kadarını ihsan eder.
    ‘’İlminden, dilediği kadarını dilediğine ihsan eder’’ denmesindeki gaye; İnsanların farklı bakış açıları ile farklı cihetlerden bakmaları sebebi iledir. Hangi bakış açısı ve hangi cihetten bakarsa baksın, gördüklerini bir bütünsellik içerisinde ele alabilenler, insanlık âleminin tekâmül seviyesini yakalamış düşünenlerdir ve düşündürebilenlerdir.

     

    Eğer çok kısa bir örnek verecek olursak:

     

     

    Bal deyince kimi, sarı renkte ve petek içinde tatlı bir sıvı düşünür, kimi de arıların hayatını, renk renk çiçekleri ve balın yapılışını düşünür, kimi de kavanozdaki etiketli halini düşünür. Yani kişi, bilgi derecesine (veri tabanı) ve düşünebildiği kadarı ile ifadelerin ve sözlerin içini doldurabilir.

     

    Her insan, Cenabı Allah’ın sonsuz Esmasından, farklı Esma kombinasyonları ile yaratıldığı için, hepsi ayrı bir mana ihtiva etmektedir. Her insanın özündeki mana farklı olduğundan dolayı, Kuran kitabından kendine söylenenlere, işittiği seslere ve gördüğü suretlere, kendindeki mevcut mana istikametinde mana verecektir. Yani farklı bakış açısı ve farklı cihetlerden bakmış olacaktır.
    Bakış açımızın pozitif bir şekilde, tek bir noktada odaklanmasını talep ediyorsak ki buna TEVHİD denmektedir, sevmek zorundayız. Kişi ancak tanıdığını, bildiğini ve kendine yakin hissettiğini sevebilir. Dolayısı ile sevmek için bilmek zorundayız, bilmek için ise ilim merdivenlerini çıkmak zorundayız. Merdivenin her bir basamağı idrak ve müşahede kapasitemizin artması demektir. İdrak ve müşahede ettikçe, sevdiğimizi daha yakin tanımış olacağımızdan, sevgimiz de ayni orantıda artacaktır. Sevgi arttıkça, tanımak için daha bir gayret sarf etmeye çalışacağız ve böylece her yeni An’ımız, bir önceki An’ımıza denk olmayacaktır ki, denk olursa ziyanda olduğumuz, en yetkili ağızdan bildirilmiştir. Buna bazı büyüklerimiz ‘’Vel talebi, Vel Arz’ı’’ demektedirler. Yani ‘’İlim; talepkâr ve nasipkâr olana verilir…’’

    İlim arttıkça, cehaletimizin sınırları daralacaktır. Yani biri genişleyecek, diğeri küçülecektir. Cehalet bir kabuk gibi, düşüncelerimizin, fikirlerimizin dolayısı ile hislerimizin etrafını çepeçevre sarmıştır. Bu kabuğun yani kozanın dışında sonsuz bir âlem vardır. Ama bizim âlemimiz ya da evrenimiz bu kozanın içidir. İlim bu kabuğu kırmamıza, kozamızı parçalamamıza yardım eder. Tahsil ettiğimiz ilimden her bir şube, kozamızın içinden sonsuzluğa bir delik, bir pencere açacaktır. Açılan bu deliklerden içeri sızan, sonsuzluğa ait nur ışımaları, o güne kadar nasıl bir kabuk ve koza içinde yaşadığımızı bize gösterecek ve bu halden kurtulmak için daha bir gayret sarf etmeye teşvik edecektir.

     

     

    Tekâmül ettiğimiz ölçüde, kabiliyetimiz ve istidadımız oranında, Cenabı Allah, peyderpey ilminden ve manalarından ilham edecektir. Bu olay bireysel planda da böyledir, Âdem (a.s.) zamanından bugüne değin, tüm insanlık âlemi için de böyledir. Cenabı Allah, insanlık âleminin tekâmülü için gerekli olan her ne ise, Peygamberlerine parça parça inzal etmiştir. Bu konuyu en güzel bir şekilde izah eden Muhiddin İbni Arabî şöyle buyurmaktadır:

     

    ‘’Her bir asırda yaşayan kavimlerin idrak ve istidatları birbirinden farklıdır. Bu yüzden her bir Nebi’ye verilen Risalet ilmi, ümmetinin istidadına göredir. Ne eksik, ne de noksandır.
    Çünkü ilim onların istidatlarından fazla olursa, ilmi açıklamak esnasında güç olur ve anlayamazlar. Eğer noksan olursa, herkese kendi hakkı verilmemiş olur, bu ise zulümdür. Hâlbuki Hak Teâlâ Hazretleri Hâkimdir, her şeyi en güzel şekilde tertip buyurur ve herkese kendi hakkını verir. İşte dinler ve mezheplerin ihtilafındaki hikmet (farklılık) sırrı budur.’’

     

    Tekâmül süreci, suretten manaya doğru olan bir idrak yolculuğudur.

     

     

    İnsanlık âleminin tarihi içerisinde bir takım kavimlerin suretlere tapması, bu insanların idraklerinin ve tekâmül seviyelerinin bir göstergesidir. Bireysel planda da bu hakikat böyle işlemektedir. İslam denen evrensel sistemden anladığımız kadarı ile yaşadığımız Müslümanlık dini içerisinde, şekil ile gaye arasında ne kadar fark var ise, söz ile mana arasında ne kadar fark var ise, bir zamanlar bir takım suretlere tapan insanların anlayışı ile bugün manaya yönelmiş insanlar arasında ayni fark vardır. Namazın şekline takılan kişi, ayni suretlere tapan insanlara misaldir. Öyleyse namazı bütün manaları ile yaşamaya çalışan insanoğlunun durumunu, var sen kıyas et.

     

    Tekâmül, suretten-manaya, somuttan-soyuta doğrudur. Bunu iyi düşünmek lazımdır. Suretler mecazdır, birer kapıdır. Görünen bu suretlerin, kapıların ardında hakikatler vardır. Dünyada karşılaştığımız her bir nesnenin, her bir olayın ve durumun, ayni rüyada olduğu gibi bir manası vardır. Beş duyu ile algıladığımız durum, nesne ve olayların ardındaki MANA, esas olandır. İşte bu mananın kişiye açılabilmesi için ‘’Bir zaman göz, kulak, dil kapılarını kapa ki, Cenabı Hakk kendisine, senin gönlünden bir kapı açsın’’ buyrulmuştur.

     

    Gönlünde açılan kapı, manaya vakıf olman ve idrak etmen demektir.

     

    İnsanoğlunun define arar gibi arayıp durduğu altınlar ve hazineler, işte bu manalardır. Lakin aradığının kendinde olduğundan habersiz olan nice gafiller, yıllardır toprağı eşeleyip dururlar. İnsan, Cenabı Allah’ın ilahi hazinelerinin hem kapısı hem de hazinedarı kılınmıştır ama bundan da habersizdir…

     

    Neden haberimiz var ki dostlarım? Suretler, beş duyumuzun algılayabileceği uyarıcılardır. Nasıl ki; rüyamızda gördüğümüz suretlerin arka planında bir mana ve yorum var ise, ölümden sonraki hayata göre bir rüya sayılan bu dünya hayatındaki durum, olay ve nesnelerin de bir manası ve yorumu vardır. Bu âlemde algıladığımız her durum, her olay ve nesnelerin ve dahi suretlerin ardındaki ilahi manayı görmek ve duymak lazımdır. Beşeri Aşk dahi İlahi Aşk’a açılan bir kapıdır dostlarım. Kişi eşinin, sevdiğinin suretinde özellikle de yüzünde, Cemalullahı seyreder. Yüz, Cemalullah’a misaldir. Tasavvufta mürşidini rabıta etmenin bir hikmeti de bu olsa gerektir. İnsanoğlunun iki kaşının arasına ‘’Kab-ı Kavseyn’’ denilmiştir ehlince. Ehlinin bu sözünü, suretten-manaya formülü içinde tekrar düşünmek lazımdır. Düşünmek ‘’Kitabullah’ı Okumaktır’’ dostlarım.

     

    Bülent Gökçen

     

    SAYGILARIMLA

     

    Bu Yazı ilk defa www.insanigelisim.com  sitemizde yayınlanmaktadır

     

    avatar

    Yayınlayan: Bulent Gokcen