ZAMANIN DOKUSU (7)
Mardin’ deki Profesör Ahmed Bey ve ekibi hararetli bir çalışma içindeydiler Tüm uğraşıları salgının tedavisinden çok yayılmasını engellemek içindi ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuşlardı. Bölgenin kayalık ve kıraç topraklara sahip olması vahşi hayvanlar ve kuşlar tarafından salgının yayılmasını engellemişti. Devletin havadan yaptığı ilaçlama sayesinde, kuşlar ve vahşi hayvanlar telef edilmiş, bulunabilinenler yakılarak imha edilmişti.
Yaklaşık dört aydır Mardin’e kısmi olarak, Dargeçit ilçesine ise genel olarak giriş çıkışlar yasaklanmış olduğundan, İnsanlara bulaşması da büyük ölçüde engellenmişti. Tek sorun, olaya müdahale eden sağlık ekiplerinin ve güvenlik güçlerinin, bu hastalığın tedavisi bulunana kadar bölgede kalmalarının zorunlu olmasıydı. Hastalar konteynırlar içinde gözetim altında tutuluyor, virüsün vücut içindeki seyri inceleniyor ve beyin faaliyetlerini nasıl kilitlediği çözülmeye çalışılıyordu. Daha önce üretilen serum, hiçbir şekilde işe yaramıyordu ve virüs, çok hızlı bir şekilde değişim gösterebiliyordu. Tıp tarihinde görülmemiş bir olaydı.
Bu süre zarfında kadın hastalardan doğum yapanlar olmuştu. Normal olarak bebeğin, anneden bu hastalığı kapması gerekiyordu. Oysaki bebeklerin yapılan muayenesinde hastalığın izine rastlanmamıştı. Hâlbuki insanın gen yapısının, atadan oğla geçtiği ve bazı hastalıkların, genetik olarak kalıtsal olduğu biliniyordu. Acaba virüsün, birinci kuşak olan bebeğin DNA sarmalında saklandığı yani kayıt altına alındığı ve sonraki kuşaklarda mutasyon geçirerek ortaya çıkması mı söz konusuydu. ?
Bebeklerden alınan DNA ve kan örnekleri tekrar tekrar kontrol ediliyor ama bir türlü virüsün izine rastlanamıyordu. Bu olay, bazı hastalıkların genetik olarak kalıtsal olduğu fikrini çürütüyordu. Dünya kamuoyu ve bilim dünyası, bu olayın üstüne odaklanmıştı. Ebeveynlerin yakalandığı salgına çare bulunamıyor, virüsün vücuttaki seyri durdurulamıyor ama ayni kişilerden dünyaya gelen bebeklerde bu hastalığın ve virüsün izine bile rastlanamıyordu.
AHMED: İnsan DNA’sı, protein üretmek için mevcut potansiyelinin (%10) kullanmaktadır. Kalan (%90)’lık potansiyelin ne işe yaradığı veya kullanılıp kullanılmadığı henüz tespit edilemedi’’
ROSE: Bebeğin mevcut DNA sının bu virüsü yendiğini mi söylemek istiyorsunuz’’
AHMED: Hayır tam olarak değil ama bunu başka türlü nasıl izah edebiliriz? Verdiğimiz ilaçlar ve kullandığımız serum hastalarda dahi işe yaramazken, bağışıklık sistemi henüz gelişmemiş olan bebeklerde işe yaradığını düşünmek çok saçma olur bence’’
ROSE: Tedavi yöntemlerimizin dışında bir etken sayesinde mi bu bebeklerin virüsü yendiğini söylüyorsunuz? Eğer öyleyse ayni etkenin, anneleri üzerinde de kendini göstermesi gerekmez mi ?’’
AHMED: Ben sadece bir açıklama bulmaya çalışıyorum, lütfen münakaşaya girmeden durum değerlendirmesi yapalım’’
ROSE: Haklısınız Ahmed Bey, kusura bakmayın bu olay hepimizin sinirlerini biraz yıprattı da.’’
AHMED: Haklısın Rose Hanım, hepimizin sinirleri yıprandı ama bu işi de çözmek zorundayız’’
ROSE: Bölge teknolojiden yoksun olduğu için elektromanyetik dalga kirliliği hemen hemen yok gibi. İnsanları tamamen doğal besleniyorlar ve topraktan yapılma evlerde yaşıyorlar. Dolayısı ile vücutlarındaki negatif elektrik, toprakla sürekli temas sağlandığı için vücuttan atılmakta. Güneş ışığından da sağlıklı bir şekilde istifade ediyorlar’’
AHMED: Bu saymış olduğunuz etkenlerin hepsi, bölge insanının DNA yapısını pozitif yönde etkilemesi muhtemeldir.’’
ROSE: İhtimal ne demek Ahmed Bey? Bu salgınla karşı karşıya kalana kadar bölge insanı gayet sağlıklı bir yaşama sahipti. Devletimizin yaptığı araştırmalar bunun böyle olduğunu gösteriyor.’’
AHMED: Kusura bakmayın ama sizin devletinizin bu bölge üzerinde yapmış olduğu bu araştırmanın niyeti ne kadar sağlıklı ?’’
ROSE: Ahmed Bey; bütün bu olanlar için bizi suçladığınızı biliyorum, tipik bir Yahudi düşmanlığı var bu coğrafyada. Ancak bir bilim adamı olarak, sizin daha tarafsız düşüneceğinizi umuyorum.’’
AHMED: Atom bombasını yapan kişide, saygın bir bilim adamıydı hanımefendi. Üstelik burada bilim adamlarını değil, devletlerin birbirleriyle olan gayri resmi mücadelesini sorguluyorum. Bu bölgede yapmış olduğunuz araştırmanın gerçek niyetini söyleyecek misiniz yoksa ben, sizin üzerinizden bir tahminde bulunayım mı ?’’
ROSE: Benim üzerimden tahminde mi bulunacaksınız ama nasıl ?’’
AHMED: Sizin gerçek bir Yahudi olmadığınızı biliyorum. Küçük bir kızken çok kuvvetli olan psişik yetenekleriniz sayesinde keşfedildiniz ve bir şekilde özel olarak koruma ve eğitime alındınız.
ROSE: Bakıyorum da hakkımda bayağı bilgi toplamışsınız. Lakin benim üzerimden herhangi bir neticeye ulaşamazsınız Ahmed Bey’’
AHMED: Haklısınız hanımefendi, kusura bakmayın. Bütün bu yaşananlar hepimizin sinirlerini yıprattığı için birbirimize çatıyoruz.’’
ROSE: Bu bebeklerin, salgına yakalanmamalarını nasıl açıklayabiliriz? Hala bir fikir üzerinde yoğunlaşamadık’’
YUSUF: Müsaade ederseniz, benim bu konuda bir fikrim var efendim’’
ROSE: Buyur delikanlı, seni dinliyoruz’’
YUSUF: Amerika’da ki bir üniversitenin, ‘’İnsan DNA’sında ki genetik kodlamanın çözümü’’ile ilgili kurmuş olduğu, Uluslar arası araştırma ekibinde görev yapmış olan bir Hocam vardı, Filiz hocam’’
ROSE: Ben Filiz Hocayı tanıyorum, gerçi şahsen değil ama Zamanda üç gün öncesinin, görüntü ve ses kayıtlarını çözümleyebildiğini hatta zaman kapısı çalışmaları olduğunu da duydum’’
YUSUF: Filiz hocamın dediğine göre ‘’ ’Gezegenimizin hem kendi Güneş’inden hemde diğer Güneş sistemlerinden gelen kozmik ışınlara maruz kaldığını ve bu kozmik ışınların, İnsan DNA’sına etki ederek tekâmül sürecini tetiklemektedir
Canlı DNA’sını bir bilgisayar yazılımına benzemektedir ve kozmik ışınlar sayesinde bu yazılımın güncellenmektedir.’’
AHMED: Filiz hocanın dillendirdiği bu görüş şekilci ve gelenekçi müslümanlar tarafından tepki ile karşılanmıştı. Zira Müslüman bir bilim adamı olarak ileri sürdüğü bu görüşü, uzaylıların varlığını savunan çevreler için dayanak teşkil etmişti.’’
ROSE: Peki sizce uzaylılar varmı efendim?’’
AHMED: Evrende bizim dışımızda, sayısını ve durumlarını ancak Cenabı Allah’ın bildiği nice bilinçler var efendim. İnsan denilen varlık, bu et ve kemik bir beden değil ki! Bin odalı kâinat sarayı diye ifade edilen şu âlemde, üzerinde yaşadığımız şu boyut bile tek bir düzlemden oluşmuyor. Yaşadığımız şu boyutun bile sayısız düzlemleri ve bu düzlemlerde yaşayan nice bilinçleri var. Ancak bu bilinçler, yaşadıkları düzlemin özelliğine göre surete bürünmüşlerdir. Bizim (5) duyumuz ise her sureti algılayacak kapasitede değildir maalesef. Ancak bilinç düzeyinde bunlarla her daim etkileşim ve iletişim içindeyiz’’
ROSE: O zaman daha başka başka boyutlar ve bu boyutlara ait düzlemlerde var diyorsunuz? Tabiî ki bu düzlemlerde yaşayan bilinçlerde haliyle’’
AHMED: Elbette ancak insanların uzaylı sandığı bir takım değişik olaylarda yok değil hani’’
YUSUF: Cinler gibi mi efendim?’’
AHMED: Ben başka bir şey söyleyecektim ama madem bu konuya da söz geldi, evet cinler gibi. Cinlerin değişik türleri ve türlerin kendi özelliklerine göre insanoğlunu kandırma yöntemleri vardır. Uzaylı aldatmacası da bu yöntemlerden biridir sadece… Çoğu insan, uzaylı gördüklerini sanırken bunların oyununa gelmektedir aslında’’
ROSE: Siz ne söyleyecektiniz az önce ?’’
AHMED: Evrenin maddesel görüntüsünün altında enerji yumağı şeklinde dalgasal muazzam bir okyanus var. Bu okyanusun içindeki tüm nesneler ve bilinçlerle, radyo dalgaları misali iç içe yaşıyoruz. İşte bu radyo dalgaları gibi, sayısını dahi bilemeyeceğimiz frekanslar mevcuttur. Her frekans farklı bir boyut farklı bir âlemdir. Her boyutun ve âlemin varlıkları da ancak kendi frekanslarında olanları algılayabilir. Her bilinç algıladığını madde olarak kabul eder ve ‘’Dünyam’’ der.
Bazen dünyanın manyetik alanında bölgesel ya da genel olarak değişimler olur. Bu değişimlerin neticesinde, ruhumuza ve bedenimize uygulanan manyetik çekim kuvveti, maddenin titreşimini etkileyerek, doğal dalgasında iniş ve çıkışlara sebep olur. Bu iniş ve çıkışlar farklı evrenlerin frekanslarının birbirine karışmasına ve etkileşime girmesine sebep olur. İşte tam bu anlarda bir takım açıklayamadığımız olaylar yaşarız. İşte bu anlarda gördüğümüz ya da gördüğümüzü sandığımız bir takım görüntüleri cin, uzaylı veya batılı ülkelerin insanlarının inanışında bulunan hayalet sanırız. Ama kimse farklı bir evren ve o evrene ait yaşamdan sahneler gördüğünü akıl edemez.’’
ROSE: Ahmed Bey bakıyorum da, doktorluğunuzun yanı sıra ilgi ve bilgi alanınız bayağı geniş. Açıkçası bir Müslümanın bu derece geniş bir bilgiye sahip olabileceğini hiç düşünmemiştim. Ancak! Şu batılı ülkelerin kültüründe bulunduğunu söylediğiniz hayalet olayının da aslı olduğunu biliyorsunuz değil mi ?’’
AHMED: Kişi ilaç ya da başka bir yöntemle hipnoz edildiği zaman, ruh’un koruyucu çemberi kalkar. Bu koruyucu çember kalktıktan sonra kişiye cin ya da hayalet denen mahlûkat musallat olur. Hayalet denen şeyin aslı, kişinin enerji bedeninin, tamamen cinni olmuş halidir.
Kâfir ve zulmet içinde yaşayan ve sadece görüntüde insan olan kişilerde olur bu olay. Bunların enerji bedenleri, tamamen Narani olup, karanlıklarla kaplı olduğu için cinnidir. Hangi hayvanın sıfatı üzereyse, enerji beden, o hayvanın suretindedir. İşte bu kişi hipnoz olduğu zaman, ruhun koruma kalkanı kalkar ve bu mahlûk serbest kalır.’’
ROSE: İnsan beyinlerinin moleküllerinin titreşimi eğer belli bir düzeyin üstüne çıkabilirse, ilk etapta yüksek düzeyde titreşen beyinlerin frekansı ile bir etkileşime girer. Bu etkileşim önceleri bir takım fenomenlere sebep olur.’’
YUSUF: Yüksek düzeyde titreşen beyinler ile etkileşime giren gelişmekte olan beyinlerin gördükleri fenomenler nereden kaynaklanıyor?’’
ROSE: Yüksek düzeyde titreşen beyinlerin frekansı, insanların, hayvanların, elementlerin ve tüm Güneş sisteminin titreşim frekansını içermektedir. Böyle yoğun ve kapsayıcı beynin frekansı ile etkileşime geçen gelişmekte olan beyinlerde, bu yoğun titreşim içinden algıladıkları kendisinde üç boyutlu görüntüye veya sese sebep olabilir. Kişi gördüğü ya da duyduklarını, kendi dışında zan ettiğinden hayalet gördüm, hayvan konuştu ve ya ağaç konuştu diyebilir.’’
AHMED: O zaman insanların beyinlerinin titreşim farklılığı, insanları birbirine çekerken, itebilir de. Frekansı ve titreşimi daha kuvvetli olanlar, kendilerinden daha alt seviyede olanları etkileyebilir ve üzerinde tasarruf dahi edebilirler değil mi ?’’
ROSE: Evet haklısınız Ahmed Bey; Ancak birbirini itme ve çekme meselesi sadece beyin titreşimi ile değil tüm vücudun titreşimi de buna dâhildir.’’
YUSUF: Peki bütün bu titreşimlerin veya frekansların, kişinin yaşadığı ortamla bir alakası varmı Rose hanım?’’
ROSE: Elbette var Yusuf Bey. Bölgenin oksijen oranı, yeraltındaki madenlerin çeşitliliği, elektronik kirlilikten korunmuş olması, kişinin beslenmesi ve beraber yaşadığı insanların düşünce şekilleri, hep tetikleyici ve belirleyici özelliklerdir. Bütün bu saydıklarım ve insan, bir piyanonun tuşları gibidir. Her biri kendine özgü sese sahiptir ama hepsinin birbiriyle olan kombinasyonları, sonsuz çeşitlilikte sesleri meydana getirir.’’
AHMED: Ama bütün bu seslerin birleştiği ortak bir ses, ortak bir anahtarda var. Biz o sese, o anahtara ‘’HU’’ diyoruz, değil mi Yusuf?’’
YUSUF: Evet hocam’’
ROSE: Biraz açarmısınız Ahmed Bey?’’
AHMED: Bunu da sen anlat delikanlı’’
YUSUF: Cenabı Allah’ın Zat’ına “HU” diye işaret edilir. Burada “U” harfi sesli ektir. Geriye sadece “H” kalır. “H” harfi Hidrojen atomunun simgesidir. Âleme şekil veren sestir. O ses kesildiği zaman, âlem dağılır, toz duman olur. Evren SES ile ayakta durmaktadır ve tek bir SES ile yıkılacaktır.
Hidrojen atomu, yaratılan her şeyin aslı ve temelidir. Bildiğimiz bütün elementler ve atomlar, Hidrojen atomunun farklı kombinasyonlarla bir araya gelmesidir. Elementler ve atom cetvelinde de ilk sırada yer alır. Yani varlık, BİR olanın farklı olarak algılanmasından başka bir şey değildir. Çokluk ve çeşitlilik algılayana göredir.
AHMED: Yani kısaca anahtar ses, ortak ses NEFESTİR efendim. Esas olan NEFESTİR geri kalan her şey bu nefesle vücut bulan nefislerdir efendim’’
Bu söz üzerine Rose Hanım susmuş daha doğrusu susmak zorunda kalmıştı. Yusuf’a dönerek az önce anlatmaya başladığı şeyin yarım kaldığını ve kaldığı yerden devam etmesini söyledi
YUSUF: Filiz hocama yani dillendirdiği bilimsel bulgulara göre tüm hastalıkların ve insan ömrünü uzatmanın tek çözümü, DNA sarmalında gizliydi. İleri sürdüğü teorisine göre;’’ Kuran’ı Kerim’deki temel (28) harf, nasıl değişik şekillerde ve sayılarda farklı kombinasyonlarla bir araya gelip Ayetleri, Ayetler bir araya gelerek Sureleri ve Sureler de bir araya gelerek Kuran’ı Kerim kitabını oluşturuyorsa ve bu kitabın, İlahi bir Kelam olması açısından tüm âlemlerin sırrını ve işleyişini içine alıyorsa ayni şekilde insan DNA’sında bulunan (4) temel harfin farklı kombinasyonlarla bir araya gelmesi de ayni şeydi.’’
AHMED: Çok enteresan bir tespit bu, daha önce hiç duymadım. Ah! Rahmetli Filiz hocayı yakinen tanımak isterdim’’
ROSE: Siz Müslümanların kutsal kitabınızın alfabesinde bulunan (28) harfin sadece (4) harfinin, insan DNA’sına misal olduğunu söylediniz. Peki, geri kalan (24) harf neyin nesi oluyor ?’’
YUSUF: İnsan bedenlerinin varlığı ve varlığını sürdürdüğü şu alem, bütün alemler içinde bir alem sadece..Buradan başka daha nice alemler ve o alemlerde yaşayan bilinçler ve bu bilinçlerin giydiği bedenler var. Onlarda Kuran’ı Kerim’in (28) harfinden bir takım harflerin, değişik kombinasyonlarla bir araya gelmesinden oluşmaktadır. Yani bir bakıma DNA yapısı farklıdır.’’
AHMED: İnsan, madde bedeni ile aşağıların en aşağısında olduğu için (4) harfle başlayıp, (28) harfe doğru, tekâmül edecektir o zaman. ‘’
YUSUF: Tabi ki bu tekâmül, sadece bu dünya hayatı ile sınırlı değildir. Ölüm ve sonrasında içinde bulunacağımız boyutlar ve bu boyutların durumuna göre (28) harfin farklı harflerinin, farklı kombinasyonlarla bir araya gelmesinden müteşekkil bedenlere bürüneceğiz.’’
AHMED: İyi de bu anlatmış olduklarının, bebeklerin salgına yakalanmaması ile alakası ne ?’’
YUSUF: Bu yörede hamile kalan kadınların, hamileliğinin üçüncü ayında ziyaret ettiği bir türbe var.’’
AHMED: İyi de, bu işin türbe ile ne alakası var?’’
YUSUF: Tam olarak bende bilmiyorum ama bir şeyler çıkar diye anlatıyorum sadece’’
ROSE: Buyurun Yusuf Bey, devam edin’’
YUSUF: İsterseniz bu ben anlatmayayım. Türbeye gidelim ve oradaki görevli anlatsın’’
ROSE: Görevli mi ?’’
YUSUF: Tam olarak görevli sayılmaz, sadece bir ihtiyar. Türbede yatan zat’ın, torunuymuş.’’
AHMED: Hadi gidelim bakalım’’
Gidecekleri türbe, Dargeçit ilçesine bağlı Kara Hamza köyünün hemen girişinde bulunmaktaydı. Köyün az ilerisinde nehrin üstüne kurulmuş bir köprü vardı ama bölgede ki terör, bu köprüyü vurmuş olduğundan, kullanılamaz duruma gelmişti. Bölgede devam eden bu salgın hastalık yüzünden terör faaliyetleri de durmuş, teröristler bölgeden uzak durmaktaydılar. Türbenin yanına vardıklarında (70) yaşlarında bir ihtiyar ile karşılaştılar. İhtiyarın evi, türbenin az ilerisinde bulunmaktaydı. Köyün, Osmanlı’dan kalma camisi, teröristler tarafından sığınak olarak kullanıldıktan sonra havaya uçurulmuştu. Sözde camiyi bombalama suçunu devletin üzerine atacaklardı ama bomba vaktinden önce patlayınca, sözde terörist gurubun bölge lideri ve birkaç terörist ölünce, bütün foyaları ortaya çıkmış oldu.
AHMED: Selamün Aleyküm amca, Merhaba’’
TÜRBEDAR: Ve Aleyküm Selam doktor bey, Merhaba’’
AHMED: Amca, doktor olduğumu nereden bildiniz?’’
TÜRBEDAR. Siz, Allah’ın Selamını verir iken, Muhammed’i olduğumu nereden bildiyseniz, bende oradan bildim doktor bey’’
YUSUF: Amca, ben Yusuf, bu hanımefendi de Doktor Rose. Sizin adınız nedir acaba?’’
TÜRBEDAR: Adım Mahfuz’dur, Yusuf oğlum. Hanım kızım sizde hoş geldiniz’’
ROSE: Nasıl diyordunuz? Hoşbulduk ve merhaba’’
TÜRBEDAR:Merhaba,merhaba..Hele şöyle oturun bakalım,ne derdiniz varsa konuşalım’’
YUSUF: Biz şu türbede yatmakta olan zat’ın hikâyesini dinlemeye geldik, Mahfuz amca’’
TÜRBEDAR: Dedem Şehmuz’u öğrenmeye geldiniz demek. Dedemin annesi, (…) Baba diye bilinen bir Şeyh’in manevi müritlerindenmiş.’’
AHMED: (….) Babamı ?’’
TÜRBEDAR: ’Mardin’e bağlı Habur’da oturan ve (…) Baba diye bilinen bir Şeyh varmış. Müritlerinden ve onu sevenlerinden oluşan kalabalık bir cemaat’i varmış. Bunun yanında, onu inkâr eden ve aleyhinde konuşan avam da çokmuş. Bu inkârcılardan birisi de Mardin hükümdarıymış. Bir gün ikisi bir araya geldiklerinde, Hükümdar:
(Ben mazurum, çünkü zahire göre, senden ve müritlerinden inkâr edilmesi ve kötülenmesi gereken işler zuhur ediyor. Doğru yolda olduğunuzu kabul etmemizi istiyorsan, bize açık bir keramet göster) demiş. Bunun üzerine şeyh:
(Ben Allah’ın emriyle şimdi öleceğim. Beni istediğin yere defnet. Beş ay sonra dirilip çıkacağım)der. Hükümdar:
(Bu kerameti gösterirsen mesele kalmaz) der. Ondan sonra şeyh öldü ve hükümdar, derin bir kuyu kazdırıp onun cenazesini oraya gömdürdü. Aklınca, şeyhin çıkmasını önlemek için de, kuyuyu taş ve harçla doldurttu ve üstüne bir kubbe yaptırarak önüne gece-gündüz nöbetçi bıraktı. Beş ay dolduğunda şeyhin çıkmadığını gören hükümdar, onun müritlerini toplayarak kendilerine sövdü, hakaret etti ve ağır sözler söyledi. Fakat şeyh yirmi gün sonra ortaya çıktı. Bunun üzerine yaptığı kötülüklere pişman olup utanan hükümdar, ondan, gecikmesinin sebebini sorduğunda. Şeyh:
(Gecikmemin sebebi, çıkmamı engellemek ve kendi inadını başa vardırmak için o yere yaptığın fuzuli ve haram masraflardı. Çünkü o masrafları milletin sendeki malından yapmıştın) demiş.
İşte dedemin annesi, bu şeyh’in manevi müritlerindenmiş. Dedeme hamile iken bir gece ölmüş. Burada adettir, gece ölünce sabaha, gündüz ölünce geceye bırakmazlar. Kadıncağızı gece gece hemen gömmüşler.’’
ROSE: İnanılmaz bir şey bu; cahilliğin bu kadarına da pes doğrusu’’
AHMED: Size katılıyorum Rose Hanım, böyle bir cahillik olabilir mi ?’’
ROSE: Yalnız anlamadığım bir şey var. Bu anlattığınız rivayetin doğruluğu ne kadar güvenilir. Bir insanın (5) ay sonra dirilip, tekrar çıkması tıbben imkânsız bir durum.’’
TÜRBEDAR: Hanım kızım, sizin tıp dediğiniz de sonuçta insanoğlunun deneme-yanılma metodu ile elde ettiği bilgiler değil mi ?’’
ROSE: Evet ama’’
TÜRBEDAR: İnsanoğlunun bildiği, bilmediklerinin yanında deryada bir damla bile değil be kızım.’’
ROSE: İyi ama’’
AHMED: Hele bir dinleyelim bakalım ne anlatacak? Siz devam edin lütfen.’’
TÜRBEDAR: İnsanın kalbinde siyah bir nokta vardır. Adına FUAD denir. Bu siyah nokta insanın ilk hücresidir. Hazreti Muhammed (s.a.v.) Efendimizin, Miraç hadisesinde Hakk’a bu noktadan baktığı söylenmektedir. Burası (7) uyurun mağarasıdır der evliyayı kiram hazretleri.’’
YUSUF: Şu Ashab-ı Kehf mağarası gibi mi ?’’
TÜRBEDAR: Ateş-hava-su-toprak,kalbe ait (4) unsurdur. Allah-Muhammed-Ali ise FUAD denen üçüzdür. İşte bu saydıklarıma (7) uyurlar denir.’’
YUSUF: Mecazen mi denmektedir?’’
TÜRBEDAR: Yusuf oğlum, ben öyle mecazen, neçazen bilmem. Ne öğrendiysem onu derim. Sen ister sahih anlarsın ister mecazen’’
AHMED: Dur hele Mahfuz amca, ben biraz farklı izah edeyim’’
TÜRBEDAR: Buyur doktor bey; de hele’’
AHMED: İnsan denen et-kemik bedenin rengi, Kırmızı-Turunç-Yeşil ve Mor olmak üzere (4) ayrı renkten oluşur. İç boyutumuzun ki bunun bir adı Âdem’dir. İşte bu Âdem’in rengi, Mavi, Sarı, Çivit olmak üzere (3) ayrı renktir. Rose hanım sizin bu konularda bilginiz var sanırım. Lakin siz farklı bir açıdan bakıyorsunuz herhalde?’’
ROSE: Yeşil rengin Akıl olduğunu, Sarı rengin nefis olduğunu, Mavi rengin Ruh olduğunu ve çivit renginin Üst bilinci temsil ettiğini biliyorum. Gerçi siz çok farklı izah ettiniz ve gerçekten çok şaşırdım. Yusuf’un anlattığı şu (28) harf meselesinden beri müthiş bir merak içindeyim, adeta şaşkına döndüm’’
TÜRBEDAR: Bahsettiğimiz bu noktadan, ışık beden ile uzaya çıkılarak gizli âlemler gezilir. Kalp çürüyene kadar CAN, bu FUAD noktasında kalabilir. Evliyaullah belli bir süre kalbini durdurarak FUAD ile yeniden çalıştırabilir. Anlattığım zat’ı kiramda bu şekilde yapmış olsa gerek. İşte Şehmuz dedemin annesi böyle bir zat’ın manevi müridiymiş.’’
ROSE: Mürid dediğiniz talebesi oluyor herhalde ?’’
TÜRBEDAR: Doğru Hanım kızım, bir anlamda talebesi oluyor’’
ROSE: İyi ama aralarında yüzyıllar var bunların. Bu nasıl mümkün oluyor ki ?’’
TÜRBEDAR: Hanımefendi; siz İsrailli idiniz değil mi ?’’
ROSE: Evet ama konuyla ne ilgisi var?’’
TÜRBEDAR: Siz Yahudilerin, bu gibi konulardan haberi olması ve bilgisi olması lazım. Davut (a.s.) verilen ZEBUR’ DA (11) çeşit ilim vardı der Evliyaullah’’
ROSE: (11) çeşit ilim mi varmış ?’’
TÜRBEDAR: 1-)Mutlak vücuda dair ilimler
2-)Yüce Hakk’ın yaptığı tecellilere dair ilim
3-)Bir şeyi emre hazır ve amade kılmak, ayrıca tedbir ilmi
4-)Mevcudat hakikatlerine dair ilim
5-)Kabiliyetler ve istidatlar ilmi
6-)Tabiiyet ilmi
7-)Riyazet ilmi
8-)Konuşmak ilmi
9-)Hilkat ilmi
10-) Hikmet ilmi
11-) Feraset ilmi
AHMED: Ben size demedim mi? Siz gerçek bir Yahudi değilsiniz hanımefendi’’
ROSE: Beni bu sefer fena sıkıştırdınız Ahmed Bey. Doğru, ben gerçek bir Yahudi değilim ama tam olarak Hıristiyan da değilim. Yalnız bu anlattıklarınız karşısında şaşkına döndüğümü ve Kuran’ı Kerim kitabını çok merak ettiğimi söyleyebilirim. Şu işlerin üstesinden bir gelelim, ilk işim bir Kuran’ okumak olacak’’
AHMED: İnşaallah’’
ROSE: Arada yüzyıllar olduğu halde, kadın nasıl onun talebesi oluyor hala demediniz’’
TÜRBEDAR: Geceleyin kişi uyuduğu zaman, ışık bedeni yani Berzah âleminde giyeceği enerji bedeni, fizik bedenden ayrılır. Mümin kişilere bu enerji bedenleri ile görev verilir. Bir kısmı ise halen Hayatta olan Velilerin ya da Berzahtaki meclislerin halkasında eğitime alınır. Bu kişiler hayatta olan bir Veliye ya da Berzah’ta olan bir Veliye intisaplıdırlar. Çoğu ertesi sabah uyandığında ya hatırlamaz ya da hatırladıklarını rüya sanmaktadırlar.
Dedemin annesinin okuma-yazması olmadığı gibi Kuran okumayı da bilmezmiş. Ama akşamları rüyasında sürekli Kuran okumaktaymış. İşte bu okuduğu Kuran ayetleri, diğer boyutta, kendisine verilen Kuran dersidir. Bu kişi, dünyadan berzah âlemine intikal ettiği zaman, Kuran’ı öğrenmiş olarak gider. Eğitim süreci orada da devam etmektedir. Berzah âleminde de bir takım hayat mertebeleri ve vazifeleri vardır. Ahir zamandaki büyük mücadelede, berzah kapıları açılacak ve bu âleme yardıma gelenler olacaktır.’’
ROSE: Peki bu anlattıklarınız, kutsal kitabınızda var mı? Oradan da kanıtlayabilir misiniz?’’
TÜRBEDAR: Hanım kızım, Kuran’ı Kerim’in manaları, mana içinde manaları, Ledünni manaları ve Sırları, dibi olmayan bir kuyu gibidir. Aradığın ve sorduğun her şey bu kitapta mevcuttur. Ama her kes o manayı çıkarıp alamaz. Anlattıklarımın hepsi, elbette kitapta mevcuttur ama zahir dairesinde anlamak pek zordur.
Kuran’ı Kerim’in Nahl suresinin (5-6) ayet meali şöyledir:
‘’ Ve hayvanları da yarattı; Sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz. Akşamları getirir, sabahları götürürken onlarda sizin için bir güzellik vardır’’
Bu ayetin zahiri manasının ardında öyle gizli bir mana var ki, akıllara durgunluk verir. Bu ayetlerde geçen hayvanlar ifadesi, insanın fizik bedenine işaret eder. Dünya bir otlaktır ve bu otlaktan, bedenin ihtiyacı olan nasip alındıktan sonra akşam evlere dönerken sevinç içinde döneriz. Evlerimizde bizi bekleyen zevklendiğimiz eşlerimiz ve neşelendiğimiz çocuklarımız vardır. Ama bu manadan da öte, fizik beden uyku ile bağlanarak istirahata çekilir ve dinlendirilir. Lakin kişinin ruhu uyumadığı için, enerji bedene bürünerek somut ve soyut âlemlerde gezintiye çıkar. Ruh bu âlemlerin güzellikleri ve sırları içinde, sabah uyanıncaya kadar zevklenir.
Sabah olunca, dinlenmiş olan fizik beden, bu seferde dünya güzelliklerinden zevk almak üzere salıverilir.
Ahiret, güçlükle varılabilecek bir memlekettir. Bu memlekete götüreceğimiz günah ya da sevap gibi yükleri, bu dünyada bunlarla ilgili amelleri işleyerek bu bedenler taşır. Devam eden (7) ayet meali şöyledir:
‘’Kendisine ulaşmadan canlarınızın yarısının telef olacağı şehirlere onlar, ağırlıklarınızı da taşımaktadırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz şefkatli ve merhametlidir’’
Bu ayet mealinde fizik beden muhatap olmaktan düşüyor, direkt olarak Ruh’a hitap ediliyor. Hitap ruh’a olunca, fizik bedenin aslı misal veriliyor ve hayvan deniyor.
Hayvan ise ya binektir ya da kendisinden başka yönlerden istifade edilendir. Fizik bedeni muhatap alan ayetlerin hikmeti ise Ruh’un fizik bedene bürünmesinden dolayıdır. Uykuda, fizik beden muhatap olmaktan düşer. (7) ci ayetin bir de bugünkü zamane şartlarına bakan yönü vardır. Hayvanların binek olduğu nazara verilirken, günümüzdeki mevcut şartlarla bu ifadenin içini doldurur isek; Binek olan hayvanların yerini bu gün arabalar, uçaklar almıştır. Çok yakın bir zamanda ise uzay mekikleri, ışınlanma, boyut kapıları, uzay gemileri ve enerji beden yolculukları alacaktır.
Araba bugün hem binektir, hemde evinin önünde konu-komşuya, eşe-dosta sergilenen bir ziynettir.’’
AHMED: Hay Allah senden razı olsun Mahfuz amca. Biz ne için geldik, nasibimize neler çıktı’’
ROSE: Hakikaten şok üstüne şok yaşıyorum yaa. Allah’ım ben bugüne kadar hiç yaşamamışım, resmen körmüşüm’’
TÜRBEDAR: Evim şuracıkta, haydi gelin bir şeyler yiyelim. Sohbete evde devam ederiz’’
İhtiyar türbedar, bizimkileri alarak evine götürür. Kalın taşlarla örülmüş duvarlar ve toprak damı olan yörenin tipik evlerinden biriydi, ihtiyarın evi. Bahçenin bir kısmı yine taşlarla çevrilmiş, kalanı ise ağaç dalları ile tamamlanmıştı. Yaz olduğu için birkaç baş büyük hayvan, bahçeye salıverilmişti. Bizimkiler daha bahçe kapısından içeri girerken, ihtiyarın en küçük kızı ‘’Baba, baba’’ diyerek koşarak geldi.
TÜRBEDAR: Hele dur hayırdır ne bu telaş ?’’
KIZ: Baba, annemle ekmek yoğuracaktık. Bir tane yılan, kırlangıç yuvasından yumurtaları yemiş ve bizim hamur teknesinin üzerindeki ekşi hamurun üstüne kusmuş. Onu diyecektim’’
Kız böyle söyleyince Ahmed Bey adeta şok olmuştu. Yolculuğa çıkmadan önce meczup Raşid abi ne demişti?’’ Bir yılan kırlangıç yumurtasını yiyecek ve ekşi hamurun üstüne kusacak. Aradığınız ve arayacağınız şifa ondadır’’
(Bu yazı dizisindeki olaylar ve kişiler tamamen hayal kurgusudur.)
Bülent Gökçen
http://www.zamanindokusu.com/