<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnsani Gelişim Hareketi &#187; Prof.Dr.Yunus Cengel</title>
	<atom:link href="http://www.insanigelisim.com.tr/author/prof-dr-yunus-cengel/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.insanigelisim.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 29 Oct 2011 12:42:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Elmas Teorisi Din ile Bilimi Barıştıracak</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3158-elmas-teorisi-din-ile-bilimi-baristiracak.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3158-elmas-teorisi-din-ile-bilimi-baristiracak.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Nov 2010 21:39:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Prof.Dr.Yunus Cengel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[B-ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Biri]]></category>
		<category><![CDATA[Bu]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Diye]]></category>
		<category><![CDATA[Dr Yunus]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[Elmas Teorisi Din ile Bilimi Barıştıracak]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Grafit]]></category>
		<category><![CDATA[Madde]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Peki]]></category>
		<category><![CDATA[Prof Dr]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Yunus Çengel]]></category>
		<category><![CDATA[Tabaka]]></category>
		<category><![CDATA[Toprak]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3158</guid>
		<description><![CDATA[Bugünkü bilim herşeyin madde ve enerjiden ibaret olduğunu öngörüyor. Nevada Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yunus Çengel ise tabiattaki herşeyin madde ve mana karışımı olduğunu söylüyor. Çengel, Einstein gibi gözlem...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_3156" class="wp-caption aligncenter" style="width: 451px"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/teorielmaz.bmp" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/teorielmaz.bmp?referer=');"><img class="size-full wp-image-3156" title="Elmas Teorisi Din ile Bilimi Barıştıracak - Prof.Dr.Yunus Çengel " src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/teorielmaz.bmp" alt="İkinci Boyut ve Elmas Teorisi-Prof.Dr.Yunus Çengel" width="441" height="176" /></a><p class="wp-caption-text">Elmas Teorisi Din ile Bilimi Barıştıracak - Prof.Dr.Yunus Çengel </p></div>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bugünkü bilim herşeyin madde ve enerjiden ibaret olduğunu öngörüyor.  Nevada Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yunus Çengel ise tabiattaki  herşeyin madde ve mana karışımı olduğunu söylüyor. Çengel, Einstein  gibi gözlem ve muhakemeye dayandırdığı ve Elmas Teorisi adını verdiği  teorisiyle bilimde çığır açmayı hedefliyor.<br />
 Yeni teori şu: “Dünyada her şey madde ve mânâ karışımıdır. Yani dünyada  bir madde boyutu var. Fakat bir de madde olmayan bir sürü şey var.”  Muhakeme ve gözleme dayalı Elmas Teorisi’nin müspet ilimlere tamamen  uygun olduğunu söyleyen Çengel, Einstein’ın da 1905’te, yayınlarını,  muhakemeye dayanarak yaptığını hatırlatıyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Elmasın, kurşun kalemlerde iç olarak kullandığımız grafit denen madde  ve sobalarda yaktığımız kömürle aynı malzemeden olduğunu biliyor  muydunuz? Peki o zaman, torbası 10 YTL’ye satılan kömür ile küçük bir  parçasına dahi paha biçilemeyen elmasın farkı ne diye sorduğunuzu duyar  gibi oluyoruz. Bilim adamları, elmas ile kömürü birbirinden ayıran  özelliğin, elmasta karbon atomlarının düzlemsel bir tabaka yerine üç  boyutlu bir kristal oluşturacak şekilde dizilmeleri ve pozisyon  almalarında olduğunu söylüyor. Daha açık ifade edersek, toprak altında  yani karanlıkta kömür ile elmas madeninin içerik olarak aslında hiçbir  farkı yok. Fark, her ikisinin ışıkla buluşması ile ortaya çıkan durumda.  Yani, elmasın, ışığı kömür gibi emmeyip, yansıtması ve ışıltılı bir hâl  almasında. Ve insanların da bu ışıltılı hâle yüklediği mana ve anlamda.  Çünkü elmasın paha biçilemeyen madde olması ve güzelliği de bizler için  buradan geliyor. Işıltılı hâli bizler için bir anlam ifade etmeseydi,  elmas da dünyanın en pahalı madenlerinden biri olmayacaktı.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Ancak bugünün bilim adamlarının genel görüşü, her şeyin kaynağının  madde ve enerji olduğu yönünde. Dolayısıyla maddeye baktığımızda da  temel yapısı itibariyle her atomda elektron, proton ve nötron bulunuyor.  O zaman her şey elektron, proton ve nötrondan oluşuyor ve her şey madde  ve enerjiye dönüşebiliyor. Bu anlayışa göre altın da, demir de, kömür,  elmas ve taş da aynı şeyi ifade edecekti bizler için. Bir örnek daha  verelim. Elimizde bir gül var. Üzeri de çamurlu. Gül ve çamuru  laboratuvarda tahlil ettirdiğimizde her ikisinin temel yapısının da  madde olarak tamamen aynı olduğu rapor edilecekti bize: Elektron,  proton, nötron. Fakat gerçekte her ikisinin de farklı olduğunu  biliyoruz. Çünkü gül bizim hislerimizi harekete geçirebilecek kadar  güzelken, çamur tabiatta, kendisinden sakınılması gereken bir madde  olarak bilinmektedir. Peki o zaman gül ile çamuru birbirinden ayıran ve  bilimin ıskaladığı şey ne?</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yeni teori şu: “Dünyada her şey madde ve mânâ karışımıdır. Yani  dünyada bir madde boyutu var. Fakat bir de madde olmayan bir sürü şey  var.” İddiayı dile getiren isim ise Amerikan Nevada Üniversitesi eski  öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yunus Çengel. 20 yılı aşkın süredir ABD’de  bilim adamı olarak çalışan Çengel, buna “Elmas Teorisi” diyor. Prof.  Dr. Çengel, Elmas Teorisi’nin, bilimin gereği olan gözleme dayalı  olduğunu ifade ediyor. Yıllarca gözlemlediklerini Elmas Teorisi ile dile  getiren Çengel, böylece, birbiriyle küskün olan, hatta birbirinden uzak  duran bilim ile dinin barışmasına katkı sağlamayı amaçlıyor.  Barışırlarsa ne mi olacak? Yunus Çengel’in deyimiyle, bilimin önü daha  da açılacak.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Duanın iyileşmeye etkisi inceleniyor</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Amerika’da tıp bunu başarmış. Mesela daha önce kabul görmeyen  akupunktur tam anlaşılamamış olsa da tıpta kullanılıyor. Bizde ‘kocakarı  ilaçları’ olarak bilinen bitkisel ilaçlarla tedaviye de başlamış  Amerikan tıp dünyası. Son gelinen noktada Pensilvanya Üniversitesi,  araştırılacak konular arasına duayı da almış. Üniversite, duanın  iyileşmeye etkisini inceleyecek. Ancak, Prof. Çengel’in söylediğine göre  tıp biliminin kat ettiği yola karşılık fizik bu konuda hâlâ kör. Yani  maddenin dışında bir şeyin varlığını kabul etmemeye direniyor. Çengel,  geliştirdiği Elmas Teorisi’ne daha da açıklık getirmek için bu noktada  bir örnek daha sunuyor: “Kitabı ele alalım. Kitabımızın ağırlığı 100  gram olsun. Bunun 99 gramı kağıt, 1 gramı mürekkepten müteşekkil. Ve  yanda da yine 99 gram ağırlığında boş kağıt ile üzerine 1 gram mürekkep  dökülmüş bir malzeme olsun. İkisini karşılaştırdığımızda, malzemesi  tamamen aynı olmasına rağmen ikincisinin kitap olmadığını söyleyeceğiz.  Demek ki kitabı kitap yapan mânâsıdır.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Din ile bilimin birbirine küsmesi Osmanlı’nın son dönemlerine  dayanıyor. Aslında din ile bilimin küskünlüğü kilisenin meselesi. Ancak  Türk bilim dünyası da bu sorunla yıllarca boğuşmak durumunda kalmış. Ama  bundan önce İslamiyet’te ilim ile din beraber yol almış. Hatta biri  parlak olduğu zaman diğeri de en parlak devrini yaşamış. Bu uzun bir  süre böyle devam etmiş.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Aslında bu kavganın Avrupalılar için haklı bir mücadele olduğunu  söyleyen Çengel’e göre onların ilerlemesine engel olan Hıristiyanlıktı:  “Çünkü kilisenin bilim üzerine muazzam bir tahakkümü vardı.” Bu aşamadan  sonra Avrupa, bilimsel düşüncenin gelişmesi için dinden tamamen  ayrılmaya karar verdi. Onlara göre din ile bilim bir arada gitmeyecekti.  Bilimin özü sorgulamak, gözlemlemekti. Hıristiyanlıkta ise papaz ne  derse o oluyordu.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bilim önyargısız değil, dine karşı önyargılıdır</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Devamını Yunus Çengel’den dinleyelim: “Avrupa Rönesans hareketi ile  bunu aştı. Ama Avrupa’da bilim adamlarının muazzam bir kuyruk acısı  vardır; bu bağnazlıktan, taassuptan, tahakkümden dolayı. O yüzden dine  karşı belki bir kin, nefret, düşmanlık gibi hisler kaldı. Sonuçta bu  ikisi ayrıldı ve bilim muazzam şekilde gelişti. Ama muhalif olarak  gelişti. Hatta önyargı o kadar ilerledi ki, bugün inancı ima eden şeyler  bile dışlanır. ABD’de bu konuda tartışmalar çıkıyor.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Elmas Teorisi ile, yani varlıkların madde dışında bir de mânâ  âlemleri olduğunun kabulü ile mühendislik âleminde yeni bir çığır  açacağını, fizik dünyasında da çalkantıya sebep olacağını belirten Yunus  Çengel, teori sayesinde insanların evrene, tabiata bakışının  değişeceğini düşünüyor. Şu anda riayet edilen “Her şey madde ve  enerjidir. Her şeyin kaynağı da madde ve enerjidir.” bakış açısının da  bırakılacağını kaydediyor. Çünkü sunumunun müspet ilimlere tamamen uygun  olduğunu, gözleme, muhakemeye dayandığını, müspet ilimlerde yerleşmiş  hiçbir kurala aykırı bir durumun bulunmadığını söylüyor. Çengel  teorisinin önünün açık olduğunu vurgulayarak şu örneği veriyor:  “Einstein 1905’te, tamamen muhakemeye dayanarak yayınlarını yaptı. Şu  anda 2005’teyiz. Birleşmiş Milletler 2005’i Fizik Yılı ilan etti. Sebebi  de Einstein’ın sunduğu üç tane tebliğ. Einstein o zaman akademisyen  bile değildi. O zaman uçuk gibi geldi insanlara. Fakat daha sonra  bakıldığında hakikaten her şeyin uygun olduğu görüldü. Zaten Einstein’ın  bir sözü var, ‘Eğer bir fikir başta saçma ve uçuk gelmiyorsa onun için  ümit yok demektir.’ diye. Onun için Elmas Teorisi’ni anlamakta  fizikçiler biraz zorlanacak. Felsefe uzmanları da bunu gayet iyi  anlayacak.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Çengel aslında jeotermal enerji, güneş enerjisi ve enerji  tasarrufu gibi alanlarda uzman. Lisansüstü ve doktorasını ABD’de  tamamlamış. 1980’den 2002’ye kadar, önce Kuzey Carolina  Üniversitesi’nde, daha sonra Nevada Üniversitesi’nde dersler vermiş.  Asıl çıkışını, 2002 yılında 4. baskısını gerçekleştiren, Çince, Japonca,  Korece, İspanyolca, Türkçe, Farsça ve Yunancaya da çevrilen  “Thermodynamics: An Engineering Approach” (Mühendislik Yaklaşımıyla  Termodinamik) adlı kitabıyla yapmış ve ABD’de en çok tercih edilen  mühendislik kitaplarının yazarı bir bilim adamı. Bunun dışında dört  kitabı daha bulunan Çengel, 2002’den bu yana, istediği zaman Nevada  Üniversitesi’nde ders verme hakkına sahip. 1955 yılında doğup büyüdüğü  Kuşadası’nda, kendisini yeni kitaplar yazmaya, yayımlanmış kitaplarını  yeni baskılar için hazırlamaya ve Türkiye’nin her tarafında konferanslar  vermeye adamış biri.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Çengel, ilkokulu Kuşadası’nda okuduktan sonra ortaokul ve  liseye Aydın’da devam eder. Aydın Lisesi’nde iken ikinci sınıfta  TÜBİTAK’ın açtığı imtihanı kazanarak burs almaya hak kazanır. Bilim  Teknik dergisi ile ilk defa bu vesileyle tanışır. “Aileden bir doktor  çıksın.” baskılarına karşı, geleceğe yönelik heyecanlı bir meslek olur  düşüncesiyle, fakat henüz tam ne olduğunu bilmediği mühendisliği tercih  eder. Liseyi bitirdiği 1972’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Makine  Mühendisliği Bölümü’ne girer.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">İETT dersanesinde öğrenilen İngilizce</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Tipik Türk eğitim sisteminin ürünü ile hayalindeki mühendislik farklı  çıkınca, henüz birinci sınıfta iken okulunu bile değiştirmeyi düşünür.  İmdadına 3. ve 4. sınıflarda verilen mesleki dersler yetişir ve okulda  kalır. 1976’da öğrenci olayları sebebiyle üniversite bir yıl kapalı  kaldığından, yedi kardeş içinde üniversiteyi bitiren tek çocuk olarak  1977’de İTÜ’den mezun olur. Okuldan geriye aklında ‘Hayal kırıklığı,  eğitim sisteminin ruhsuzluğu, hocaların formaliteciliği yani dersi  verip, bırakın başka kitaplar önermeyi, kendi dersinin bile kitabını  öğrenciye aldırmayan, fotokopiler sayesinde, geçmiş yıllarda çıkan soru  kalıplarının ezberlenmesi sonucu gelen bir mezuniyet’ kalmıştır.  Öğrencilerinin muhakeme yönü çok gelişmiş olmayan, zaten gelişmesi  teşvik edilmeyen bir eğitim düzenidir bu. Ama buna rağmen kaldığı ev ile  kampüs arasındaki mesafede, İETT’de geçen 1 saatlik süreyi  değerlendirerek kendi çabasıyla İngilizceyi öğrenir. Bir nevi ‘İETT  dersanesi’ne gider.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Üniversiteyi bitirmesine yakın koridorda gözüne ilişen “Türkiye Demir  Çelik İşletmeleri ABD’ye mastır için lisansüstü öğrenci gönderecektir.”  ilânı, onun hayatının akışını tamamıyla değiştirir. 1977 Aralık ayında  North Carolina State University’de lisans üstü eğitimine başlar: “ABD’ye  gidince, bizde tabii iyi çocuk havası var. Derslerimize çalışacağız,  hoca ne derse yapacağız. Amerika’da eğitim sistemi değişik ama sonuçta  yine her şey size bağlı. İnisiyatif kullanma alışkanlığı kazanmadığımız  için böyle bir şey yok.” Türk eğitim sisteminin izlerini üzerinden  atması uzun süre mümkün olmaz.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">İki yıllık eğitim süresinin sonlarına doğru gördüğü bir ilân yine  hayatının akışını değiştirmeye yeter. Asistanlığa başvurur, kazanır.  Güneş enerjisi dersinin asistanlığını yapar. “Bir şey yapınca en  mükemmelini yapmak” prensibi, onun için, geleceği yönlendiren önemli bir  meziyet olur. Güneş enerjisi dersinin iki hocası, normalde kendilerinin  yapacağı işleri de bu genç asistanın yapması karşısında ondan çok  memnun kalır ve üniversitede kalıcı olması talebinde bulunurlar  Çengel’den. Bunun üzerine doktoraya başvurur. Bir tarafta burslu okuduğu  Demir Çelik İşletmeleri’ne dönmek diğer tarafta da ABD’de kalıp  akademik hayatını sürdürmek tercihleri vardır. Sınava girer, sonuçlar  belli oluncaya kadar da Demir Çelik İşletmeleri’nde çalışmaya başlar:  “Dönerken bir yandan da Demir Çelik’te çalışacağım için, yetkililer ‘Biz  seni ABD’ye gönderdik. Sen şu an yüksek mühendissin. Artık senin  fikirlerinden istifade edelim’ derlerse ben ne cevap vereceğim diye  düşündüm. Yani gerçek hayata yönelik bir proje, düşünce geliştirmemişim.  İnisiyatif kullanmamışım. Ondan sonra dedim ki ABD’deki bütün bu  eğitimim boşunaymış.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Çengel, beklediği cevap gelince 1980’de tekrar geri döner  ABD’ye: “Döndüğümde bu kez dizginleri elime aldım. Dedim ki, ‘Bundan  sonra iyi çocuk rolünü bırakıyorum. Artık sorgulayan, inisiyatif  kullanan ve bunu saygı ve edep ölçüleri içinde yapan bir kişi olacağım.’  Ve benim hayatta üretici olmam 1980’de başladı. Ondan sonra zaten  nereye el attıysam onu sorgulayarak, ölçerek, bakarak yapmaya başladım.”  Yunus Çengel, yine koridorda yürürken hocalardan bir teklif daha alır.  Bu sefer mühendisliğin en belalı derslerinden biri olan termodinamik  dersi vermesi istenir ondan.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Çengel ABD’deki öğrencilerine verdiği termodinamik dersine çok  iyi hazırlanır. Dersle ilgili, kütüphanelerde ilâve kaynaklar bulur,  gerçek hayattan örneklerle dersini anlaşılır kılar. Bu çabasının  sonucunu da, ABD’de sömestr sonunda yapılan ve bu sefer öğrencinin  hocayı değerlendirmeye tabi tuttuğu demokratik bir uygulamada alır.  Türkiye’de tartışmalara sebep olan sistem, ABD’de devlet  üniversitelerinde dahi yıllardır uygulanmaktadır. Çünkü orada, öğrenciyi  müşteri gibi gören üniversite, öğrenci tarafından sevilmeyen veya  kalitesi düşük hocaların kendisine ‘müşteri’ kaybettireceği korkusunu  yaşamaktadır. Amerikan sisteminde bir üniversitenin öğrenci kaybetmesi  durumunda, Çengel’in ifade ettiği gibi, üniversite kapısına kilit vurmak  zorunda kalır. Rektöre de hesap vermek düşer. Bu durumda Türkiye için  YÖK’ün kulakları çınlasın demekten başka diyecek bir şey yok!</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Sınavda hocaların öğrenci ile teması, derse hakimiyeti, anlatma  kabiliyeti gibi özellikler öğrenciler tarafından not verilerek  değerlendiriliyor. İlgili bölüm sekreterinin yürüttüğü işlemin  neticeleri hocalara da bildiriliyor ve sonuca göre herkes kendisine  çekidüzen veriyor. İşte, Yunus Çengel de, henüz daha doktora öğrencisi  olmasına rağmen verdiği dersler nedeniyle sömestr sonunda  değerlendirmeye tabi tutulduğunda, öğrencilerin oylarıyla “Karno” adı  verilen mükemmellik ödülünü, bölüm tarihinde Dr. unvanı almadan kazanan  ilk kişi olur. Sömestr sonunda öğrenciler tarafından yapılan  değerlendirmede sorulan sorulardan biri de ders kitabı ile ilgilidir.  Yunus Çengel’in kendi bölümü ile ilgili yapılan en önemli ve değişmeyen  eleştiri ise “Hoca harika ama kitap rezil” olmaktadır. Prof. Çengel,  öğrencinin rahat anlayabileceği şekilde bolca malzeme toplayıp dersini  öyle yaptığından, sonunda elinde oldukça geniş bir kaynak biriktiğini  fark eder. Hemen dört bölüm yazıp iki yayınevine gönderir. Yayınevleri  de uzman kişilerden “termodinamik dersi böyle anlatılmalı” raporu  karşısında onun kitabını basma yarışına girer: “İnisiyatif kullanmak  burada önemli işte. Mesela 25 yaşına gelinceye kadar bizim haddimize mi  düşmüş, onca yıllık hocaların yazdığı bir kitabı beğenmeyip sorgulamak  diye düşünürdüm. Baktım ki mastırını bitirmiş birisi olarak onlardan  daha iyisini yapabiliyoruz. Bu bana müthiş bir özgüven verdi. Dönüm  noktası oldu benim için.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">7 dile çevrilen ders kitabı</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Sonuçta Çengel’in McGraw-Hill tarafından 1989’da basılan Mühendislik  Yaklaşımı ile Termodinamik kitabı, sahasında piyasadaki kemikleşmiş  kitaplardan daha fazla ilgi uyandırır ve yedi dile çevrilerek  uluslararası bir başarı yakalar: “Kitap şu anda ABD’de ve dünyada bir  numara. Benim felsefem şuydu. Ders kitapları öğrenciler içindir, hoca  için değil. Bunun için bayağı bir ilgi gördü. Ve bu da şu intibaı verdi.  Türkiye’den çıkan birisi kendi konusunda dünyada lider olabiliyor.  Karamsarlığa hiç gerek yok. Yeter ki düzgün prensipler edinilsin, sebat  edilsin ve de mükemmellikten taviz verilmesin.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">1984’te doktorasını bitiren Çengel, mezun olduğu okul değil de Nevada  Üniversitesi’nde göreve başlar. Çünkü Amerika’da önemli bir anlayış da  üniversitelerin kendi mezunlarını hoca olarak barındırmamalarıdır.  Çengel, bunun altında yatan sebebi şöyle açıklıyor: “Birincisi,  üniversiteye yeni fikirler gelsin amacı güdülür. Ayrıca, doktorada mezun  olmuş öğrencisi başka üniversitelerde hoca olarak işe alınırsa, bizim  ürünümüz demek ki para ediyor diye düşünülmektedir.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">1985’ten 2002’ye kadar Nevada Üniversitesi’nde ders veren Yunus  Çengel, Amerikan üniversitelerinde yaygın olan her 6 yılda 1 sene  ücretli izin hakkını da kitap yazmak üzere kullanır. Uygulamanın amacı,  hocanın çalışmaları varsa, hocayı yüklerinden arındırmak, yoksa,  kendisini yenileyip tazelenmesini sağlayacak süreyi ona temin etmektir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">2002’de, istediği zaman ders verme hakkı baki kalmak üzere Nevada  Üniversitesi’nden emekli olan ve çocuklarının İslam ve Türk kültüründen  uzak kalmaması için Türkiye’ye dönen Çengel, şimdilerde hem Elmas  Teorisi üzerine, hem de yazmış olduğu Termodinamik ve Isı Transferine  Giriş, Isı Transferi: Pratik Bir Yaklaşım, Isıl-Akışkan Bilimlerin  Esasları ve Akışkanlar Mekaniği adlı kitaplarının yeni baskıları  üzerinde çalışmakla meşgul.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">ASME (Amerikan Makine Mühendisleri Birliği) ve ASEE’nin (Amerikan  Mühendislik Eğitimi Birliği) üyesi olan Yunus Çengel’in asıl ilgi alanı  enerji. Mükemmel Mühendislik Kitabı Yazımı nedeniyle ASEE tarafından  verilen Seçkin Yazar Ödülü’nü 1992 ve 2000 yıllarında alan ve bu ödülü  tarihinde iki kez kazanan tek kişi olan Çengel, Enerji Bakanlığı’nın  rakamları ile Türkiye’nin enerjide nerede ise dörtte üçünün dışa bağımlı  olduğunu, halbuki iç kaynakların harekete geçirilmesi ile bunun çok  rahat karşılanabileceğini söylüyor. Enerji Bakanlığı’nın gündeminde yer  alan 4-5 nükleer santral yapımına harcanacak meblağın 10 milyar doları  bulacağını, aslında buna hiç gerek olmadığını, çünkü Türkiye’nin  alternatif ve yenilenebilir doğal enerji kaynaklarına sahip olduğunu  ifade ediyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">2004 rakamları ile Türkiye’nin kullandığı elektrik miktarı 150 milyar  kw/saat. Buna rağmen kurulu gücü ancak 37 bin MG (mega watt). Çengel,  Türkiye’nin kömür kaynaklarının sonsuz denecek kadar fazla olduğunu,  kirliliği sebebiyle onu göz ardı etsek dahi, Türkiye’de kullanılmayan  hidrolik enerji ile bile tüm bu ihtiyacın karşılanabileceğini söylüyor.  Üstelik bunlar Enerji Bakanlığı’nın bildiği ve etüdünü yaptığı veriler.  Yunus Çengel, bunların dışında, Türkiye’de hiç kullanılmayan 4 bin 500  MG gücünde jeotermal enerji kaynağı da bulunduğunu, keza, 83 bin Kw/saat  rüzgar enerjisinin bile Türkiye’nin ürettiği 37 bin mega watt rakamını  çok rahat karşılayabileceğini hatırlatıyor. Sonra kayıp-kaçak oranı  dünyada ortalama yüzde 8’ler civarında iken Türkiye’de yüzde 22. Bunun  yarıya indirilmesi halinde dahi 4 bin mega watt enerjinin elde  kalacağını söyleyen Çengel, böylece 10 milyar dolar harcanarak elde  edilmesi planlanan 5 bin MG enerji üretecek nükleer santrale ihtiyaç  duyulmayacağını söylüyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Pek bilinmeyen enerji çeşidi: Tasarruf</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Hoca’nın dikkatimize sunduğu önemli bir enerji kaynağı daha  var. ‘Keşfedilmeyi bekleyen tükenmez enerji kaynağı’ olarak sunduğu,  Türk halkının pek bilmediği bu enerji çeşidi de tasarruf. Çengel,  1970’lerde Arap ülkelerinin uyguladığı petrol ambargosu sayesinde  Amerikalıların tasarrufu öğrendiğini anlatarak, Amerika’nın, eğer o  tasarruf tedbirlerini almasa idi bugün kullandığı enerjinin yüzde 80  daha fazlasını kullanacağını söylüyor. Tasarruf sonucunda Amerika’da  inşaatına başlanan 107 bin megawat kapasiteli 97 nükleer santral yapımı  da iptal edilmiş. Türkiye ise ABD’nin 1970’lerde yaptığı hatayı  tekrarlamak üzere.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Peki tasarruf nasıl yapılıyor? Önce ev ve işyerlerinde kullanılan ve  Avrupa ve Amerika verilerine göre Türkiye’de 2-3 kat daha fazla olan  metrekare başına enerji kullanımı yarıya düşürülebilir. Bunun için önce  tasarruf ampulleri kullanmakla işe başlamak gerekiyor. Sonraki ve en  önemli tasarruf kaynağı izolasyon. ABD’de tüm duvarlar izolasyonlu olmak  durumunda. Yoksa belediye inşaata izin vermiyor. ABD’nin izolasyondan  yıllık tasarrufu 177 milyar dolar. Türkiye’de çift cam kullanımına  geçilmesinin dahi önemli bir tasarruf sağladığını söyleyen Çengel,  burada halkı uyarma ve bilgilendirme konusunda üniversiteleri de göreve  çağırıyor ve bir seferberlik başlatılmasının şart olduğunu vurguluyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Son sözü yine Türkiye’de okuyup ABD’de doktora yapan ve akademik  hayatında başarılara imza atan, Elmas Teorisi’ni geliştiren Türk  profesör Çengel’e bırakalım: “Türkiye’de bence en büyük israf beyin gücü  israfı. Bunu önlemenin de yolu istişareyi esas almak, gerçek  demokrasiyi tesis etmek. Türkiye’de saltanatın yıkılması lazım. Ruhu  hâlâ Türkiye’ye hükmediyor. O yüzden bu AB süreci çok önemli. Bu süreçte  biz demokrat olmayı öğreneceğiz. Sonra Türkiye kendi beyin gücünü  keşfedecek.”</span></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="653" title="1" title="16 May 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3158-elmas-teorisi-din-ile-bilimi-baristiracak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Elmas Teorisi Din ile Bilimi Barıştıracak</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3392-elmas-teorisi-din-ile-bilimi-baristiracak-2.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3392-elmas-teorisi-din-ile-bilimi-baristiracak-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Nov 2010 23:39:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Prof.Dr.Yunus Cengel</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[B-ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Biri]]></category>
		<category><![CDATA[Bu]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Diye]]></category>
		<category><![CDATA[Dr Yunus]]></category>
		<category><![CDATA[Einstein]]></category>
		<category><![CDATA[Elmas Teorisi Din ile Bilimi Barıştıracak]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[Grafit]]></category>
		<category><![CDATA[Madde]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Peki]]></category>
		<category><![CDATA[Prof Dr]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Yunus Çengel]]></category>
		<category><![CDATA[Tabaka]]></category>
		<category><![CDATA[Toprak]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3158</guid>
		<description><![CDATA[Bugünkü bilim herşeyin madde ve enerjiden ibaret olduğunu öngörüyor. Nevada Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yunus Çengel ise tabiattaki herşeyin madde ve mana karışımı olduğunu söylüyor. Çengel, Einstein gibi gözlem...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_3156" class="wp-caption aligncenter" style="width: 451px"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/teorielmaz.bmp" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/teorielmaz.bmp?referer=');"><img class="size-full wp-image-3156" title="Elmas Teorisi Din ile Bilimi Barıştıracak - Prof.Dr.Yunus Çengel " src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/teorielmaz.bmp" alt="İkinci Boyut ve Elmas Teorisi-Prof.Dr.Yunus Çengel" width="441" height="176" /></a><p class="wp-caption-text">Elmas Teorisi Din ile Bilimi Barıştıracak - Prof.Dr.Yunus Çengel </p></div>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bugünkü bilim herşeyin madde ve enerjiden ibaret olduğunu öngörüyor.  Nevada Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yunus Çengel ise tabiattaki  herşeyin madde ve mana karışımı olduğunu söylüyor. Çengel, Einstein  gibi gözlem ve muhakemeye dayandırdığı ve Elmas Teorisi adını verdiği  teorisiyle bilimde çığır açmayı hedefliyor.<br />
 Yeni teori şu: “Dünyada her şey madde ve mânâ karışımıdır. Yani dünyada  bir madde boyutu var. Fakat bir de madde olmayan bir sürü şey var.”  Muhakeme ve gözleme dayalı Elmas Teorisi’nin müspet ilimlere tamamen  uygun olduğunu söyleyen Çengel, Einstein’ın da 1905’te, yayınlarını,  muhakemeye dayanarak yaptığını hatırlatıyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Elmasın, kurşun kalemlerde iç olarak kullandığımız grafit denen madde  ve sobalarda yaktığımız kömürle aynı malzemeden olduğunu biliyor  muydunuz? Peki o zaman, torbası 10 YTL’ye satılan kömür ile küçük bir  parçasına dahi paha biçilemeyen elmasın farkı ne diye sorduğunuzu duyar  gibi oluyoruz. Bilim adamları, elmas ile kömürü birbirinden ayıran  özelliğin, elmasta karbon atomlarının düzlemsel bir tabaka yerine üç  boyutlu bir kristal oluşturacak şekilde dizilmeleri ve pozisyon  almalarında olduğunu söylüyor. Daha açık ifade edersek, toprak altında  yani karanlıkta kömür ile elmas madeninin içerik olarak aslında hiçbir  farkı yok. Fark, her ikisinin ışıkla buluşması ile ortaya çıkan durumda.  Yani, elmasın, ışığı kömür gibi emmeyip, yansıtması ve ışıltılı bir hâl  almasında. Ve insanların da bu ışıltılı hâle yüklediği mana ve anlamda.  Çünkü elmasın paha biçilemeyen madde olması ve güzelliği de bizler için  buradan geliyor. Işıltılı hâli bizler için bir anlam ifade etmeseydi,  elmas da dünyanın en pahalı madenlerinden biri olmayacaktı.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Ancak bugünün bilim adamlarının genel görüşü, her şeyin kaynağının  madde ve enerji olduğu yönünde. Dolayısıyla maddeye baktığımızda da  temel yapısı itibariyle her atomda elektron, proton ve nötron bulunuyor.  O zaman her şey elektron, proton ve nötrondan oluşuyor ve her şey madde  ve enerjiye dönüşebiliyor. Bu anlayışa göre altın da, demir de, kömür,  elmas ve taş da aynı şeyi ifade edecekti bizler için. Bir örnek daha  verelim. Elimizde bir gül var. Üzeri de çamurlu. Gül ve çamuru  laboratuvarda tahlil ettirdiğimizde her ikisinin temel yapısının da  madde olarak tamamen aynı olduğu rapor edilecekti bize: Elektron,  proton, nötron. Fakat gerçekte her ikisinin de farklı olduğunu  biliyoruz. Çünkü gül bizim hislerimizi harekete geçirebilecek kadar  güzelken, çamur tabiatta, kendisinden sakınılması gereken bir madde  olarak bilinmektedir. Peki o zaman gül ile çamuru birbirinden ayıran ve  bilimin ıskaladığı şey ne?</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yeni teori şu: “Dünyada her şey madde ve mânâ karışımıdır. Yani  dünyada bir madde boyutu var. Fakat bir de madde olmayan bir sürü şey  var.” İddiayı dile getiren isim ise Amerikan Nevada Üniversitesi eski  öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yunus Çengel. 20 yılı aşkın süredir ABD’de  bilim adamı olarak çalışan Çengel, buna “Elmas Teorisi” diyor. Prof.  Dr. Çengel, Elmas Teorisi’nin, bilimin gereği olan gözleme dayalı  olduğunu ifade ediyor. Yıllarca gözlemlediklerini Elmas Teorisi ile dile  getiren Çengel, böylece, birbiriyle küskün olan, hatta birbirinden uzak  duran bilim ile dinin barışmasına katkı sağlamayı amaçlıyor.  Barışırlarsa ne mi olacak? Yunus Çengel’in deyimiyle, bilimin önü daha  da açılacak.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Duanın iyileşmeye etkisi inceleniyor</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Amerika’da tıp bunu başarmış. Mesela daha önce kabul görmeyen  akupunktur tam anlaşılamamış olsa da tıpta kullanılıyor. Bizde ‘kocakarı  ilaçları’ olarak bilinen bitkisel ilaçlarla tedaviye de başlamış  Amerikan tıp dünyası. Son gelinen noktada Pensilvanya Üniversitesi,  araştırılacak konular arasına duayı da almış. Üniversite, duanın  iyileşmeye etkisini inceleyecek. Ancak, Prof. Çengel’in söylediğine göre  tıp biliminin kat ettiği yola karşılık fizik bu konuda hâlâ kör. Yani  maddenin dışında bir şeyin varlığını kabul etmemeye direniyor. Çengel,  geliştirdiği Elmas Teorisi’ne daha da açıklık getirmek için bu noktada  bir örnek daha sunuyor: “Kitabı ele alalım. Kitabımızın ağırlığı 100  gram olsun. Bunun 99 gramı kağıt, 1 gramı mürekkepten müteşekkil. Ve  yanda da yine 99 gram ağırlığında boş kağıt ile üzerine 1 gram mürekkep  dökülmüş bir malzeme olsun. İkisini karşılaştırdığımızda, malzemesi  tamamen aynı olmasına rağmen ikincisinin kitap olmadığını söyleyeceğiz.  Demek ki kitabı kitap yapan mânâsıdır.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Din ile bilimin birbirine küsmesi Osmanlı’nın son dönemlerine  dayanıyor. Aslında din ile bilimin küskünlüğü kilisenin meselesi. Ancak  Türk bilim dünyası da bu sorunla yıllarca boğuşmak durumunda kalmış. Ama  bundan önce İslamiyet’te ilim ile din beraber yol almış. Hatta biri  parlak olduğu zaman diğeri de en parlak devrini yaşamış. Bu uzun bir  süre böyle devam etmiş.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Aslında bu kavganın Avrupalılar için haklı bir mücadele olduğunu  söyleyen Çengel’e göre onların ilerlemesine engel olan Hıristiyanlıktı:  “Çünkü kilisenin bilim üzerine muazzam bir tahakkümü vardı.” Bu aşamadan  sonra Avrupa, bilimsel düşüncenin gelişmesi için dinden tamamen  ayrılmaya karar verdi. Onlara göre din ile bilim bir arada gitmeyecekti.  Bilimin özü sorgulamak, gözlemlemekti. Hıristiyanlıkta ise papaz ne  derse o oluyordu.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bilim önyargısız değil, dine karşı önyargılıdır</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Devamını Yunus Çengel’den dinleyelim: “Avrupa Rönesans hareketi ile  bunu aştı. Ama Avrupa’da bilim adamlarının muazzam bir kuyruk acısı  vardır; bu bağnazlıktan, taassuptan, tahakkümden dolayı. O yüzden dine  karşı belki bir kin, nefret, düşmanlık gibi hisler kaldı. Sonuçta bu  ikisi ayrıldı ve bilim muazzam şekilde gelişti. Ama muhalif olarak  gelişti. Hatta önyargı o kadar ilerledi ki, bugün inancı ima eden şeyler  bile dışlanır. ABD’de bu konuda tartışmalar çıkıyor.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Elmas Teorisi ile, yani varlıkların madde dışında bir de mânâ  âlemleri olduğunun kabulü ile mühendislik âleminde yeni bir çığır  açacağını, fizik dünyasında da çalkantıya sebep olacağını belirten Yunus  Çengel, teori sayesinde insanların evrene, tabiata bakışının  değişeceğini düşünüyor. Şu anda riayet edilen “Her şey madde ve  enerjidir. Her şeyin kaynağı da madde ve enerjidir.” bakış açısının da  bırakılacağını kaydediyor. Çünkü sunumunun müspet ilimlere tamamen uygun  olduğunu, gözleme, muhakemeye dayandığını, müspet ilimlerde yerleşmiş  hiçbir kurala aykırı bir durumun bulunmadığını söylüyor. Çengel  teorisinin önünün açık olduğunu vurgulayarak şu örneği veriyor:  “Einstein 1905’te, tamamen muhakemeye dayanarak yayınlarını yaptı. Şu  anda 2005’teyiz. Birleşmiş Milletler 2005’i Fizik Yılı ilan etti. Sebebi  de Einstein’ın sunduğu üç tane tebliğ. Einstein o zaman akademisyen  bile değildi. O zaman uçuk gibi geldi insanlara. Fakat daha sonra  bakıldığında hakikaten her şeyin uygun olduğu görüldü. Zaten Einstein’ın  bir sözü var, ‘Eğer bir fikir başta saçma ve uçuk gelmiyorsa onun için  ümit yok demektir.’ diye. Onun için Elmas Teorisi’ni anlamakta  fizikçiler biraz zorlanacak. Felsefe uzmanları da bunu gayet iyi  anlayacak.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Çengel aslında jeotermal enerji, güneş enerjisi ve enerji  tasarrufu gibi alanlarda uzman. Lisansüstü ve doktorasını ABD’de  tamamlamış. 1980’den 2002’ye kadar, önce Kuzey Carolina  Üniversitesi’nde, daha sonra Nevada Üniversitesi’nde dersler vermiş.  Asıl çıkışını, 2002 yılında 4. baskısını gerçekleştiren, Çince, Japonca,  Korece, İspanyolca, Türkçe, Farsça ve Yunancaya da çevrilen  “Thermodynamics: An Engineering Approach” (Mühendislik Yaklaşımıyla  Termodinamik) adlı kitabıyla yapmış ve ABD’de en çok tercih edilen  mühendislik kitaplarının yazarı bir bilim adamı. Bunun dışında dört  kitabı daha bulunan Çengel, 2002’den bu yana, istediği zaman Nevada  Üniversitesi’nde ders verme hakkına sahip. 1955 yılında doğup büyüdüğü  Kuşadası’nda, kendisini yeni kitaplar yazmaya, yayımlanmış kitaplarını  yeni baskılar için hazırlamaya ve Türkiye’nin her tarafında konferanslar  vermeye adamış biri.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Çengel, ilkokulu Kuşadası’nda okuduktan sonra ortaokul ve  liseye Aydın’da devam eder. Aydın Lisesi’nde iken ikinci sınıfta  TÜBİTAK’ın açtığı imtihanı kazanarak burs almaya hak kazanır. Bilim  Teknik dergisi ile ilk defa bu vesileyle tanışır. “Aileden bir doktor  çıksın.” baskılarına karşı, geleceğe yönelik heyecanlı bir meslek olur  düşüncesiyle, fakat henüz tam ne olduğunu bilmediği mühendisliği tercih  eder. Liseyi bitirdiği 1972’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Makine  Mühendisliği Bölümü’ne girer.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">İETT dersanesinde öğrenilen İngilizce</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Tipik Türk eğitim sisteminin ürünü ile hayalindeki mühendislik farklı  çıkınca, henüz birinci sınıfta iken okulunu bile değiştirmeyi düşünür.  İmdadına 3. ve 4. sınıflarda verilen mesleki dersler yetişir ve okulda  kalır. 1976’da öğrenci olayları sebebiyle üniversite bir yıl kapalı  kaldığından, yedi kardeş içinde üniversiteyi bitiren tek çocuk olarak  1977’de İTÜ’den mezun olur. Okuldan geriye aklında ‘Hayal kırıklığı,  eğitim sisteminin ruhsuzluğu, hocaların formaliteciliği yani dersi  verip, bırakın başka kitaplar önermeyi, kendi dersinin bile kitabını  öğrenciye aldırmayan, fotokopiler sayesinde, geçmiş yıllarda çıkan soru  kalıplarının ezberlenmesi sonucu gelen bir mezuniyet’ kalmıştır.  Öğrencilerinin muhakeme yönü çok gelişmiş olmayan, zaten gelişmesi  teşvik edilmeyen bir eğitim düzenidir bu. Ama buna rağmen kaldığı ev ile  kampüs arasındaki mesafede, İETT’de geçen 1 saatlik süreyi  değerlendirerek kendi çabasıyla İngilizceyi öğrenir. Bir nevi ‘İETT  dersanesi’ne gider.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Üniversiteyi bitirmesine yakın koridorda gözüne ilişen “Türkiye Demir  Çelik İşletmeleri ABD’ye mastır için lisansüstü öğrenci gönderecektir.”  ilânı, onun hayatının akışını tamamıyla değiştirir. 1977 Aralık ayında  North Carolina State University’de lisans üstü eğitimine başlar: “ABD’ye  gidince, bizde tabii iyi çocuk havası var. Derslerimize çalışacağız,  hoca ne derse yapacağız. Amerika’da eğitim sistemi değişik ama sonuçta  yine her şey size bağlı. İnisiyatif kullanma alışkanlığı kazanmadığımız  için böyle bir şey yok.” Türk eğitim sisteminin izlerini üzerinden  atması uzun süre mümkün olmaz.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">İki yıllık eğitim süresinin sonlarına doğru gördüğü bir ilân yine  hayatının akışını değiştirmeye yeter. Asistanlığa başvurur, kazanır.  Güneş enerjisi dersinin asistanlığını yapar. “Bir şey yapınca en  mükemmelini yapmak” prensibi, onun için, geleceği yönlendiren önemli bir  meziyet olur. Güneş enerjisi dersinin iki hocası, normalde kendilerinin  yapacağı işleri de bu genç asistanın yapması karşısında ondan çok  memnun kalır ve üniversitede kalıcı olması talebinde bulunurlar  Çengel’den. Bunun üzerine doktoraya başvurur. Bir tarafta burslu okuduğu  Demir Çelik İşletmeleri’ne dönmek diğer tarafta da ABD’de kalıp  akademik hayatını sürdürmek tercihleri vardır. Sınava girer, sonuçlar  belli oluncaya kadar da Demir Çelik İşletmeleri’nde çalışmaya başlar:  “Dönerken bir yandan da Demir Çelik’te çalışacağım için, yetkililer ‘Biz  seni ABD’ye gönderdik. Sen şu an yüksek mühendissin. Artık senin  fikirlerinden istifade edelim’ derlerse ben ne cevap vereceğim diye  düşündüm. Yani gerçek hayata yönelik bir proje, düşünce geliştirmemişim.  İnisiyatif kullanmamışım. Ondan sonra dedim ki ABD’deki bütün bu  eğitimim boşunaymış.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Çengel, beklediği cevap gelince 1980’de tekrar geri döner  ABD’ye: “Döndüğümde bu kez dizginleri elime aldım. Dedim ki, ‘Bundan  sonra iyi çocuk rolünü bırakıyorum. Artık sorgulayan, inisiyatif  kullanan ve bunu saygı ve edep ölçüleri içinde yapan bir kişi olacağım.’  Ve benim hayatta üretici olmam 1980’de başladı. Ondan sonra zaten  nereye el attıysam onu sorgulayarak, ölçerek, bakarak yapmaya başladım.”  Yunus Çengel, yine koridorda yürürken hocalardan bir teklif daha alır.  Bu sefer mühendisliğin en belalı derslerinden biri olan termodinamik  dersi vermesi istenir ondan.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Çengel ABD’deki öğrencilerine verdiği termodinamik dersine çok  iyi hazırlanır. Dersle ilgili, kütüphanelerde ilâve kaynaklar bulur,  gerçek hayattan örneklerle dersini anlaşılır kılar. Bu çabasının  sonucunu da, ABD’de sömestr sonunda yapılan ve bu sefer öğrencinin  hocayı değerlendirmeye tabi tuttuğu demokratik bir uygulamada alır.  Türkiye’de tartışmalara sebep olan sistem, ABD’de devlet  üniversitelerinde dahi yıllardır uygulanmaktadır. Çünkü orada, öğrenciyi  müşteri gibi gören üniversite, öğrenci tarafından sevilmeyen veya  kalitesi düşük hocaların kendisine ‘müşteri’ kaybettireceği korkusunu  yaşamaktadır. Amerikan sisteminde bir üniversitenin öğrenci kaybetmesi  durumunda, Çengel’in ifade ettiği gibi, üniversite kapısına kilit vurmak  zorunda kalır. Rektöre de hesap vermek düşer. Bu durumda Türkiye için  YÖK’ün kulakları çınlasın demekten başka diyecek bir şey yok!</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Sınavda hocaların öğrenci ile teması, derse hakimiyeti, anlatma  kabiliyeti gibi özellikler öğrenciler tarafından not verilerek  değerlendiriliyor. İlgili bölüm sekreterinin yürüttüğü işlemin  neticeleri hocalara da bildiriliyor ve sonuca göre herkes kendisine  çekidüzen veriyor. İşte, Yunus Çengel de, henüz daha doktora öğrencisi  olmasına rağmen verdiği dersler nedeniyle sömestr sonunda  değerlendirmeye tabi tutulduğunda, öğrencilerin oylarıyla “Karno” adı  verilen mükemmellik ödülünü, bölüm tarihinde Dr. unvanı almadan kazanan  ilk kişi olur. Sömestr sonunda öğrenciler tarafından yapılan  değerlendirmede sorulan sorulardan biri de ders kitabı ile ilgilidir.  Yunus Çengel’in kendi bölümü ile ilgili yapılan en önemli ve değişmeyen  eleştiri ise “Hoca harika ama kitap rezil” olmaktadır. Prof. Çengel,  öğrencinin rahat anlayabileceği şekilde bolca malzeme toplayıp dersini  öyle yaptığından, sonunda elinde oldukça geniş bir kaynak biriktiğini  fark eder. Hemen dört bölüm yazıp iki yayınevine gönderir. Yayınevleri  de uzman kişilerden “termodinamik dersi böyle anlatılmalı” raporu  karşısında onun kitabını basma yarışına girer: “İnisiyatif kullanmak  burada önemli işte. Mesela 25 yaşına gelinceye kadar bizim haddimize mi  düşmüş, onca yıllık hocaların yazdığı bir kitabı beğenmeyip sorgulamak  diye düşünürdüm. Baktım ki mastırını bitirmiş birisi olarak onlardan  daha iyisini yapabiliyoruz. Bu bana müthiş bir özgüven verdi. Dönüm  noktası oldu benim için.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">7 dile çevrilen ders kitabı</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Sonuçta Çengel’in McGraw-Hill tarafından 1989’da basılan Mühendislik  Yaklaşımı ile Termodinamik kitabı, sahasında piyasadaki kemikleşmiş  kitaplardan daha fazla ilgi uyandırır ve yedi dile çevrilerek  uluslararası bir başarı yakalar: “Kitap şu anda ABD’de ve dünyada bir  numara. Benim felsefem şuydu. Ders kitapları öğrenciler içindir, hoca  için değil. Bunun için bayağı bir ilgi gördü. Ve bu da şu intibaı verdi.  Türkiye’den çıkan birisi kendi konusunda dünyada lider olabiliyor.  Karamsarlığa hiç gerek yok. Yeter ki düzgün prensipler edinilsin, sebat  edilsin ve de mükemmellikten taviz verilmesin.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">1984’te doktorasını bitiren Çengel, mezun olduğu okul değil de Nevada  Üniversitesi’nde göreve başlar. Çünkü Amerika’da önemli bir anlayış da  üniversitelerin kendi mezunlarını hoca olarak barındırmamalarıdır.  Çengel, bunun altında yatan sebebi şöyle açıklıyor: “Birincisi,  üniversiteye yeni fikirler gelsin amacı güdülür. Ayrıca, doktorada mezun  olmuş öğrencisi başka üniversitelerde hoca olarak işe alınırsa, bizim  ürünümüz demek ki para ediyor diye düşünülmektedir.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">1985’ten 2002’ye kadar Nevada Üniversitesi’nde ders veren Yunus  Çengel, Amerikan üniversitelerinde yaygın olan her 6 yılda 1 sene  ücretli izin hakkını da kitap yazmak üzere kullanır. Uygulamanın amacı,  hocanın çalışmaları varsa, hocayı yüklerinden arındırmak, yoksa,  kendisini yenileyip tazelenmesini sağlayacak süreyi ona temin etmektir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">2002’de, istediği zaman ders verme hakkı baki kalmak üzere Nevada  Üniversitesi’nden emekli olan ve çocuklarının İslam ve Türk kültüründen  uzak kalmaması için Türkiye’ye dönen Çengel, şimdilerde hem Elmas  Teorisi üzerine, hem de yazmış olduğu Termodinamik ve Isı Transferine  Giriş, Isı Transferi: Pratik Bir Yaklaşım, Isıl-Akışkan Bilimlerin  Esasları ve Akışkanlar Mekaniği adlı kitaplarının yeni baskıları  üzerinde çalışmakla meşgul.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">ASME (Amerikan Makine Mühendisleri Birliği) ve ASEE’nin (Amerikan  Mühendislik Eğitimi Birliği) üyesi olan Yunus Çengel’in asıl ilgi alanı  enerji. Mükemmel Mühendislik Kitabı Yazımı nedeniyle ASEE tarafından  verilen Seçkin Yazar Ödülü’nü 1992 ve 2000 yıllarında alan ve bu ödülü  tarihinde iki kez kazanan tek kişi olan Çengel, Enerji Bakanlığı’nın  rakamları ile Türkiye’nin enerjide nerede ise dörtte üçünün dışa bağımlı  olduğunu, halbuki iç kaynakların harekete geçirilmesi ile bunun çok  rahat karşılanabileceğini söylüyor. Enerji Bakanlığı’nın gündeminde yer  alan 4-5 nükleer santral yapımına harcanacak meblağın 10 milyar doları  bulacağını, aslında buna hiç gerek olmadığını, çünkü Türkiye’nin  alternatif ve yenilenebilir doğal enerji kaynaklarına sahip olduğunu  ifade ediyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">2004 rakamları ile Türkiye’nin kullandığı elektrik miktarı 150 milyar  kw/saat. Buna rağmen kurulu gücü ancak 37 bin MG (mega watt). Çengel,  Türkiye’nin kömür kaynaklarının sonsuz denecek kadar fazla olduğunu,  kirliliği sebebiyle onu göz ardı etsek dahi, Türkiye’de kullanılmayan  hidrolik enerji ile bile tüm bu ihtiyacın karşılanabileceğini söylüyor.  Üstelik bunlar Enerji Bakanlığı’nın bildiği ve etüdünü yaptığı veriler.  Yunus Çengel, bunların dışında, Türkiye’de hiç kullanılmayan 4 bin 500  MG gücünde jeotermal enerji kaynağı da bulunduğunu, keza, 83 bin Kw/saat  rüzgar enerjisinin bile Türkiye’nin ürettiği 37 bin mega watt rakamını  çok rahat karşılayabileceğini hatırlatıyor. Sonra kayıp-kaçak oranı  dünyada ortalama yüzde 8’ler civarında iken Türkiye’de yüzde 22. Bunun  yarıya indirilmesi halinde dahi 4 bin mega watt enerjinin elde  kalacağını söyleyen Çengel, böylece 10 milyar dolar harcanarak elde  edilmesi planlanan 5 bin MG enerji üretecek nükleer santrale ihtiyaç  duyulmayacağını söylüyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Pek bilinmeyen enerji çeşidi: Tasarruf</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yunus Hoca’nın dikkatimize sunduğu önemli bir enerji kaynağı daha  var. ‘Keşfedilmeyi bekleyen tükenmez enerji kaynağı’ olarak sunduğu,  Türk halkının pek bilmediği bu enerji çeşidi de tasarruf. Çengel,  1970’lerde Arap ülkelerinin uyguladığı petrol ambargosu sayesinde  Amerikalıların tasarrufu öğrendiğini anlatarak, Amerika’nın, eğer o  tasarruf tedbirlerini almasa idi bugün kullandığı enerjinin yüzde 80  daha fazlasını kullanacağını söylüyor. Tasarruf sonucunda Amerika’da  inşaatına başlanan 107 bin megawat kapasiteli 97 nükleer santral yapımı  da iptal edilmiş. Türkiye ise ABD’nin 1970’lerde yaptığı hatayı  tekrarlamak üzere.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Peki tasarruf nasıl yapılıyor? Önce ev ve işyerlerinde kullanılan ve  Avrupa ve Amerika verilerine göre Türkiye’de 2-3 kat daha fazla olan  metrekare başına enerji kullanımı yarıya düşürülebilir. Bunun için önce  tasarruf ampulleri kullanmakla işe başlamak gerekiyor. Sonraki ve en  önemli tasarruf kaynağı izolasyon. ABD’de tüm duvarlar izolasyonlu olmak  durumunda. Yoksa belediye inşaata izin vermiyor. ABD’nin izolasyondan  yıllık tasarrufu 177 milyar dolar. Türkiye’de çift cam kullanımına  geçilmesinin dahi önemli bir tasarruf sağladığını söyleyen Çengel,  burada halkı uyarma ve bilgilendirme konusunda üniversiteleri de göreve  çağırıyor ve bir seferberlik başlatılmasının şart olduğunu vurguluyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Son sözü yine Türkiye’de okuyup ABD’de doktora yapan ve akademik  hayatında başarılara imza atan, Elmas Teorisi’ni geliştiren Türk  profesör Çengel’e bırakalım: “Türkiye’de bence en büyük israf beyin gücü  israfı. Bunu önlemenin de yolu istişareyi esas almak, gerçek  demokrasiyi tesis etmek. Türkiye’de saltanatın yıkılması lazım. Ruhu  hâlâ Türkiye’ye hükmediyor. O yüzden bu AB süreci çok önemli. Bu süreçte  biz demokrat olmayı öğreneceğiz. Sonra Türkiye kendi beyin gücünü  keşfedecek.”</span></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="594" title="2" title="18 May 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3392-elmas-teorisi-din-ile-bilimi-baristiracak-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İkinci Boyut ve Elmas Teorisi</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3154-ikinci-boyut-ve-elmas-teorisi.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3154-ikinci-boyut-ve-elmas-teorisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Nov 2010 21:35:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Prof.Dr.Yunus Cengel</dc:creator>
				<category><![CDATA[B-ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Bile]]></category>
		<category><![CDATA[Bunu]]></category>
		<category><![CDATA[Ciddi]]></category>
		<category><![CDATA[Enerji]]></category>
		<category><![CDATA[engel]]></category>
		<category><![CDATA[evren]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Boyut ve Elmas Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Yunus Çengel]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyah]]></category>
		<category><![CDATA[Tek]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Zemin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3154</guid>
		<description><![CDATA[GİRİŞ Müsbet ilmin kaynağı gözlemdir, kamçısı da merak ve sorgulamadır. İlmin gelişmesi önündeki en büyük engel ise şartlanmadır ve onun da kaynağı herşeyin üzerine siyah bir cehalet örtüsü çeken alışkanlıktır....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><strong><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/teorielmaz.bmp" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/teorielmaz.bmp?referer=');"><img class="aligncenter size-full wp-image-3156" title="İkinci Boyut ve Elmas Teorisi-Prof.Dr.Yunus Çengel" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/teorielmaz.bmp" alt="İkinci Boyut ve Elmas Teorisi-Prof.Dr.Yunus Çengel" /></a>GİRİŞ</strong></span><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><br />
 Müsbet ilmin kaynağı gözlemdir, kamçısı da merak ve sorgulamadır. İlmin  gelişmesi önündeki en büyük engel ise şartlanmadır ve onun da kaynağı  herşeyin üzerine siyah bir cehalet örtüsü çeken alışkanlıktır. İki şeyi  her zaman birlikte görmeye alışan bir insan, zamanla bu iki şeyi  birbirinin parçası veya birini diğerinin kaynağı olarak algılar ve biri  olmadan diğerinin olamıyacağı hissine kapılır. Zamanla betonlaşan bu  önyargıları kırmak gerçekten çok zordur. Okullarda yapmaya çalıştığımız  en mühim şeylerden biri öğrencilerin beraberlerinde getirdikleri bu tür  yanlış anlamaları söküp doğruları ile değiştirmek. Ama bunu bile tam  olarak başardığımız söylenemez. Mesela hiçbirimiz termodinamiğin birinci  kanununda ifadesini bulan enerjinin korunumu prensibine itiraz etmeyiz,  ama yalıtılmış bir odanın ortasına konup kapısı açık olarak  çalıştırılan bir buzdolabının odayı soğutmayıp aksine ısıtacağını kabul  etmekte zorlanırız. Çünkü buzdolabı ile soğutmayı beraber görmeye  şartlandık. Farelerle yapılan deneyler de şartlanmanın nasıl yanlış  bilgilerin kaynağı olabileceğini gösteriyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Benzer şekilde, biz herşeyi – kuvvet, sevgi, öfke ve hatta hayat,  görme, işitme vs – ancak etkileri maddede görülünce algılıyabiliyoruz ve  tabii olarak herşeyin kaynağının madde olduğu yanılgısına düşüyoruz.  Pek de sorgulamadan kendimizi içinde bulduğumuz bu önyargı günümüzde de  ilmin üzerine kurulduğu platformu oluşturmaktadır. Ancak gittikçe  yükselen bu binanın oturduğu zeminin sağlamlığı artık yavaş yavaş  sorgulanmaya başlanmalı ve gerekirse zemin muhkem hale getirilmelidir.  Bu makalede evren ve varlıklar hakkındaki madde (veya enerji)’den oluşan  tek katmanlı mevcut görüş ciddi olarak sorgulanmakta ve varlıklar  hakkındaki anlayışımızı derinden etkiliyecek ve hatta değişterecek yeni  bir görüş ortaya konmaktadır. Tüm varlıkların madde ve madde-dışı (mana)  unsurlar karışımı olduğu gözlemlerle izah edilmekte ve evrenin aslında  madde-enerji katmanı ile beraber çok sayıda madde-dışı katmandan  oluştuğu gösterilmektedir. Maddeye dayalı mevcut evren anlayışımızı  temelinden sorguluyan bu iddialı yaklaşım okuyucuların değerlendirmesine  sunulmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><strong>MADDE VE ENERJİ</strong></span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Einstein’ın meşhur E = mc2 formülünden de görüleceği gibi, madde ile  enerji aynı varlığın iki değişik tezahürüdur ve biri diğerine  dönüşebilir. Yani madde ve enerji aslında eşdeğerdir ve maddeye  enerjinin bir şekli olarak da bakılabilir. Keza, “maddenin korunumu” ve  “enerjinin korunumu” kanunlarının ifade ettiklerinin aksine, evrende  korunan madde veya enerji değil, ikisinin toplamıdır. Madde ve enerjinin  ayrı ayrı korundukları prensibi temel değil pratik bir yaklaşımın  sonucudur ve sağladığı kolaylıktan dolayı genel kabul görmüştür.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Madde, hidrojen ve karbon gibi elementlerden, elementler atomlardan,  atomlar elektron, proton ve nötronlardan, proton ve nötronlar da  quarklardan ve hepsi en niyayet evrenin temel yapı taşı olduğu tahmin  edilen nötrino parçacık (veya dalga)’larından oluşur. Elektron, quark ve  nötrino parçacıkları zıplayıp duran toplardan ziyade dalgalara  benzerler ve dalga özellikleri taşırlar. Mesela elektronların dalga  özelliği interference deneyi ile kolayca gösterilebilir. Diyebiliriz ki  fiziksel evren parçacıklardan veya başka bir bakış açıyla dalgalardan  oluşur – aynen bir TV yayını gibi. Yani tüm evrenin hammaddesi en temel  şekliyle ifade etmek gerekirse, “enerji dalgası”dır. Televizyon yayın  dalgaları ekranda nasıl elma, çiçek, kuş veya insan imajları  oluşturuyorlarsa, evrendeki enerji dalgaları da elma, çiçek, kuş ve  insan (ve hatta ses) oluyor. Yani bir insan bedeninin hammaddesi ile bir  kuş veya elma veya bir kayanın hammaddesi tamamen aynı – hepsi  elektron, proton ve nötronlardan (veya TV yayını gibi dalgalardan)  oluşuyorlar.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Madde ve enerjinin birbirine dönüşümü, parçacık fiziği araştırma  merkezlerinde rutin olarak yapılan işlerdendir. Her parçacığın  “karşımadde” (antimatter) denen kütlesi aynı yükü zıt bir ikizi vardır.  Bir parçacık kendi karşıparçacığı ile karşılaştığı zaman, parçacıkların  ikisi de yok olup eşdeğer miktarda bir enerjiye dönüşür. Gerekli  kütle-enerjiyi oluşturmaya yeterli enerji bulunduğu zaman da bir  parçacık-karşıparçacık çifti oluşabilir. Mesela bir elektron ile  pozitron (pozitif yüklü elekton veya anti-elektron) yüksek hızda  çarpıştırıldıkları zaman, birbirlerni yok edip eşdeğer miktarda gama  ışını ve gama ışınından da quark ve antiquark parçacıkları oluşur.  Benzer şekilde bir proton ve antiproton (negatif yüklü proton)  çarpıştırılınca gluon ışını ve ondan da quark, antiquark, elektron ve  nötrino parçacıkları oluşur.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Artık bu madde-enerji dönüşümleri atom seviyesinde de oluyor. 2002  yılında CERN laboratuvarında negatif yüklü bir antiprotonla pozitif  yüklü bir antielektrondan bir antihidrojen atomu yapılmış ve bu  antihidrojen atomu hidrojen atomu ile çarpıştırıldığında her iki atomun  da yok olup eşdeğer miktarda bir enerjiye dönüştüğü gözlenmiştir (Bilim  ve Teknik, Aralık 2002). Güneşte her saniye 5 milyon ton madde enerjiye  dönüşür. Bütün bu gözlemler açıkça gösteriyor ki madde enerjinin bir  şeklidir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Parçacık fiziği teorileri, evrenin ilk oluşum aşamalarında madde ve  karşımaddenin aynı miktarda olmasını gerektirir. Ama bugün karşımadde  yok denecek kadar azdır ve bu madde-karşımadde dengesizliği bir muamma  olmaya devam etmektedir. Gerçi bu böyle olmasaydı, evrende madde diye  birşey kalmayacak ve herşey elektomanyetik radyasyona dönüşecekti. “CP  ihlali” denen bu aykırılık hala izah edileceği günü beklemektedir. Ama  her halükarda bizim temel yapı taşımızın televizyondaki bir insan  imajının elektromanyetik radyasyon olan temel yapıtaşından pek de farkı  yoktur. Ve denebilir ki elektrikler kesilince nasıl bir televizyon yayın  âlemi yok oluveriyorsa, bize çok sağlam görünen bu evrenin de bir anda  yok oluvermesi gayet mümkündür.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bu televizyon analojisi şu meraklı soruyu da akla getirir: Televizyon  yayını ve evrenin temel yapıtaşları aynı olduğuna ve televizyon âlemi  her an yeni yayınla tazelendiğine göre, acaba evren de daimî olarak her  an yenileniyor mu? Acaba iddia edildiği gibi herşeyi yutan  karadeliklerin tam aksini yapan beyaz noktalar var mı? Sakın bu beyaz  noktalar karadeliklerin yapışık ikizleri olmasın? Neyse, biz bu konulari  bilim-kurgu yazarlarına bırakıp konumuza devam edelim.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Galaksilerdeki yıldızları bir arada tutan çekim kuvvetinin görülen  kütle ile sağlanması mümkün değildir. O halde göremediğimiz bir  “karanlık madde” gerekli ilave çekim kuvvetini sağlamalıdır. Karanlık  madde ışık vermez, ışığı almaz ve yansıtmaz. Karanlık madde electron,  proton ve nötrondan oluşmaz</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Evrendeki tüm maddenin %80’i karanlık maddedir ve karanlık maddenin  en muhtemel temel yapıtaşı adayı evreni dolduran gölgemsi madde  parçacığı olan nötrinodur. Yani içinde yaşadığımız evrenin büyük kısmı  fiziken değil “ilmen” mevcuttur. Ayrıca, zaman ve mekân madde yüzünden  vardır. Yoksa madde, zaman ve mekânda var olan bir şey değildir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><strong>MADDEYİ BİR ARADA TUTAN TUTKAL: KUVVET</strong></span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Eğer evren sadece madde (veya enerji) olsaydı, büyük patlamadan (big  bang) sonra irili ufaklı bir toz bulutu (veya bir radyasyon alanı)  olarak kalacaktı. Atom gibi anlamlı yapıların oluşması, parçacıkların  bir araya getirilmesiyle olur ve bu da kuvvet gerektirir. Mesela proton  içinde quarkları ve atom çekirdeği içinde birbirini iten pozitif yüklü  protonları, güçlü kuvvet bir arada tutar.<br />
 Kuvvet maddeye etki eder, maddeyle iletilir, ama madde değildir.  Kuvvetin kendisi görülmez; varlığı madde üzerindeki etkisinden bilinir.  Bu etkinin kuvvet taşıyıcı parçacıklarla sağlandığı düşünülür –  elektromanyetik kuvvetin fotonlar ve yerçekimi kuvvetinin henüz  gözlenmemiş graviton adı verilen parçacıklar tarafından iletilmesi gibi.  Maddeye benzer olarak, tüm kuvvetlerin temel yapıtaşlarının aynı olduğu  kanaati yaygındır, ama bu kuvvetlerin birliği teorisi “unified theory”  henüz kanıtlanabilmiş değildir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Öyle görülüyor ki kuvvet olmasaydı, evrende biz dâhil herşey infilak  edip parçacık bulutuna dönecekti. Sanki herbir atomda kuvvetten oluşan  bir manevî kalıp, bir yuva, bir ruh vardır ve parçacıklar kanunların  yönlendirmesi ve sevketmesiyle bu yuvalarına koşup yerlerini  almaktadırlar. Yani en basit bir proton bile bir madde-mana karışımıdır  ve madde-dışı unsur olan kuvvet kaldırıldığı zaman fiziksel yapı adeta  yok olmaktadır – aynen bir binanın harcı çıkarıldığı zaman çöküp bir  tuğla yığınına dönmesi gibi. Bazı parçacık fizikçilerinin görüşlerine  göre her temel parçacığın bir “gölge” kuvvet taşıyıcı parçacığı ve her  kuvvet taşıyıcı parçacığın da bir “gölge” madde parçacığı vardır.  “Supersimetri” denen kütle parçacığı ile kuvvet taşıyıcısı arasındaki bu  ilişki üzerindeki çalışmalar CERN ve Fermilab laboratuvarlarında devam  etmektedir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Kuvvet taşıyıcısı bu tür parçacıklar henüz gözlenebilmiş değildir ve  gözlenmesi muhtemel de görülmüyor. Çünkü kuvvetin kaynağı madde  değildir. Madde veya enerjinin temel yapıtaşında (mesela nötrinoda)  kuvvet diye bir unsur gözlenmemiştir. Bilim gözlemlere dayanır. Kuvvetin  kaynağının madde olduğu tezi olsa olsa bir önkabuldur ve bu aşamada  bilimsellikten yoksundur. Madde ve kuvvetin yapışık ikizler gibi her  zaman beraber görülmeleri, objektifliklerini korumaları gereken  biliminsanlarını bile kuvvetin kaynağının madde olduğu konusunda  şartlandırmıştır ve bu önyargı yeni bilimsel açılımlar önünde ciddî bir  engel teşkil etmektedir. Kuvvet, maddeden bağımsızdır ve başlıbaşına  değişik bir boyuttur. Artık evrene tek katmanlı değil, iki katmanlı  (hatta çok katmanlı) bakma zamanı gelmiştir. Özetlemek gerekirse,</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Mevcut görüş (tek katmanlı): Varlık = Madde (veya enerji)</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yeni görüş (iki katmanlı): Varlık = Madde (veya enerji) + Kuvvet</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yani, elmasta karbon ile ışığı ayırd ettiğimiz gibi, madde ile  kuvveti de ayırd etmeli ve kuvveti evrende her maddeye tam nüfuz eden  yaygın ama görülmez bir ışık olarak görmeliyiz. Bu yaklaşım, madde veya  enerji ile ilgili bu güne kadar öğrendiğimiz hiçbir şeyi değiştirmemizi  gerektirmez. Ama kuvvet ile ilgili içinde bulunduğumuz tüm çıkmazlara  bir çıkış yolu açabilir – kuvvet taşıyıcı parçacıkların bir maddesi  olması gerekmediği gibi.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Büyük patlamadan önce evrenin sonsuz yoğunlukta bir nokta olduğunu ve  varlığı gözlenemediği halde etkisinin tezahürüne bakarak ilmen evrende  yaygın olarak karanlık maddenin var olduğunu kabulde zorlanmayan bilim  dünyası, bu tür yaklaşımlara alışkanlıkların getirdiği önyargı ile  değil, açık yüreklilikle ve objektif olarak bakmalıdır. Unutulmamalıdır  ki bilim tarihinde en büyük açılımlar, en “uçuk” fikirlerden çıkmıştır.  Bu kuvvetin kaynağının ne olduğu sorusu, büyük patlamadan evvelki sonsuz  yoğunluklu noktanın kaynağının ne olduğu sorusu gibi, felsefe ve  teolojiye havale edilebilir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Proton konusunu kapatmadan evvel ilginç bir gözlemi de ifade etmek  gerekir. Bilindiği gibi evrende bir kısmı tabii olarak bulunan bir kısmı  da laboratuvarda füzyon ile üretilebilen 100’den fazla element vardır.  Bu elementlerin temel farkı çekirdeklerindeki proton sayısıdır. Mesela  hidrojen atomunda 1, karbonda 12, demirde 26, ve altında 79 proton  vardır. Ama tüm protonlar birbirinin aynıdır – aynen pirinç taneleri  gibi. Şimdi düşünelim: Eğer 12 pirinç tanesini birlikte sıkı sıkı  bağlayınca 12’lik bir pirinç dizesi yerine bir mısır tanesi, 26 tanesini  bağlayınca bir bakla ve 79 tanesini bağlayınca bir fındık oluyorsa,  bunda bir iş var demektir. Veya 12 beyaz adam bir araya gelip  kenetlenince dev bir zenci adama ve ayrıldıkları zaman da tekrar 12  beyaz adama dönüyorlarsa… Daha da acaibi, iki mühendis kenetlenince bir  tıp doktoruna ve üç mühendis kentlenince bir avukata dönüyorlarsa…  Herhalde “pes” deriz. Karbon, demir ve altının karekterleri birbirinden  çok farklıdır, ama belli ki bu karekterler protonların kendilerinden  gelmiyor. Çünkü protonlarda ne karbon karekteri var, ne demir, ne de  altın. Hatta öyle görülüyor ki karbon veya demiri altına çevirmek gayet  mümkün – yapmamız gereken tek şey nükleer santrallarda uranyum atomunu  parçaladığımız gibi karbon veya demir atomlarını parçalayıp açığa çıkan  protonları 79’luk guruplar halinde biraraya getirmek.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Benzer şekilde, iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu bir araya  konursa, bu bir gaz karışımı olur ve karışım hidrojen ve oksijenin  özelliklerini taşır. Ama iki hidrejen ve bir oksijen kimyasal bir bağ  ile birbirine bağlanırsa, özellikleri tamamen değişik olan “su” oluşur.  Kimyasal bağları sağlayan kuvvette su veya başka bir bileşik madde  karekteri olmadığına göre, bileşimlerin karekterleri nereden geliyor?  Newton’un bir elmanın düşüşünü sorgulaması, fizikte bir çığır açtı.  Burada ifade edilen soruların cevabının etkisi, herhalde daha az  olmayacaktır. Biz evrenin tek boyutlu (madde) olduğunda ısrar edip  duralım ve iki boyutluluğa (madde ve kuvvet) “acaba mı” deyip mesafeli  duralım. Ben öyle zannediyorum ki yüzyılların getirdiği şartlanma ve  önyargıdan sıyrılmayı başarmış sorgulayıcı biliminsanları gözlemleyip  göstereceklerdir ki evren bir veya iki değil, çok boyutludur. Ve bu  boyutlardan sadece birisi içine çakılıp kaldığımız madde ile alakalıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><strong>EVRENİN GÖRÜNMEYEN MOTORLARI: KANUNLAR</strong></span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Kanun ve kurallar tüm dünyada düzen ve huzurun temelleridir ve bu,  evrende de böyledir. Mesela sadece yerçekimi kanunu iptal oluverse  herşey havada uçuşmaya başlar, ve tam bir kaos olur. Bir ülkedeki  kanunlar o ülkede yaşıyanların genel iradesini, evrendeki kanunlar da  tüm evrende hükümferma olan evrensel iradeyi yansıtır. Ülkelerde  polisiye kuvvetler bireylerin kanunlara itaatini sağlar. Evrende ise bu  işi evrensel kuvvetler ve etkiler yapar – yer çekimi kuvvetinin dünyada  herşeyin yerçekimi kanununa itaatini sağlaması gibi.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Kanunlar madde değildir ve o yüzden de zaman ve zemine bağlı  değildir. Böylelikle her yerde geçerlidir, ama hiçbir yerde değildir.  Maddenin her zerresinin tüm kanunlara tam itaati ve kanunların ancak  maddedeki tezahürüyle görülüp bilinmesi, kuvvet gibi, kanunların da  kaynağının madde olduğu önyargısını oluşturmuştur. Ama maddenin temel  yapıtaşı olan parçacık veya dalgalarda kanun diye bir unsur yoktur.  Hatta denebilir ki evrendeki tüm kütle yok olsa da kütlelerin çekim  kanunu ve hiçbir ısı iletimi olmasa da (tüm evrenin aynı sıcaklıkta  olması durumu gibi) ısının iletimi kanunu geçerlidir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bir maddeye aynı anda birçok kanun etki eder. Bizim gözlemlediğimiz  net etkidir. Biz analizlerde etkisi küçük olan kanunları kolaylık olsun  diye dikkate almayız, ama her kanun her yerde etkilidir. Mesela  elimizden bıraktığımız bir taşın düşüşünü analiz ederken genellikle  sadece yerçekimi kuvvetinin etkisini dikkate alırız ve havanın kaldırma  kuvvetini (Arşimet kanunu) ve sürtünme kuvvetini küçük oldukları için  (yoksa geçerli olmadıkları için değil) ihmal ederiz. Ama elimizden  bıraktığımız helyum gazı doldurulmuş bir balonun hareketini incelerken  havanın kaldırma kuvvetini mutlaka dikkate alırız, çünkü en büyük etkiyi  o yapar (helyum gazı havaya göre çok hafiftir).</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Madde-kanun ilişkisini daha iyi anlıyabilmek için helyum balonunu  tekrar dikkate alalım. Önce balonu serbest bırakıp havada yükselişini  videoya kaydedelim ve bir binanın tepesine varış zamanını ve nerede ve  ne zaman patladığını not edelim. Sonra bilgisayarda balonun (ve hatta  çevrenin) gerçekçi bir resmini çizip balon ve çevre şartları ile ilgili  tüm bilgileri girelim ve balonun hareketi ile ilgili tüm kanunları (yer  çekimi, sürtünme, kaldırma, idal gas, hava yoğunluğunun yükseklikle  değişimi, vs) uygulayıp balonun hareketini ekranda grafik olarak  izleyelim. Görülecektir ki bilgisayardaki sanal balonun hareketi gerçek  balonunki ile aynıdır. Sanal balon da binanın tepesine aynı zamanda  ulaşacak ve gerçeği ile aynı zaman ve yükseklikte patlayacaktır. Hatta  iki video yan yana oynatılırsa, gerçek balon hareketi ile sanalı ayırt  etmek neredeyse mümkün olmayacaktır. Buna benzer binlerce örnek  verilebilir ve bu örnekten son derece önemli sonuçlar çıkarılabilir:</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Önce şu gayet açık olarak görülüyor ki varlıklarda esas olan madde  değil, madde olmayan kanunlardır. Yani manadır. Kanunlar adeta bir yumak  gibi balona has bir ruh oluşturmakta ve balonun maddesi de o ruha tabi  olmaktadır. Balon sanki o madde-dışı ruha bir kılıf veya bir cesettir ve  kanun yumağından oluşan balon ruhunun göze görülmesini sağlar (akıl  gözü sanal balonun hareketini hayal perdesinde direk olarak ilim  ışığıyla görebilir; çünkü akıl madde değildir ve görmek için maddeye ve  bildiğimiz ışığa ihtiyacı yoktur). Ayni kanunlar ve dolayası ile aynı  ruh, taş gibi havadan ağır bir şeyi kaldırmak yerine yere indirir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Balonun maddesi her türlü tehlikeye açıktır ve her an patlayabilir.  Ama balon, parçalarına ve hatta atom ve moleküllerine bile ayrılacak  olsa onu uçuran ruh her zaman ve her yerde vardır. Balon sanki yok  olmakla sonsuzluğa ulaşır. Kanunlardan oluşan o ruh, her zaman yeni bir  balona ve hatta aynı anda milyonlarca balona girerek gördüğümüz madde  âleminde tekrar arz-ı endam edebilir. Silahlar ve infilaklar balonun  atomlarını bile tahrip edebilir, ama o ruha hiçbir zarar veremez, çünkü  madde değildir. Evrende kanunlardan muaf olan hiç bir varlık olmadığına  göre diyebiliriz ki basit bir atom dâhil her şeyin en azından  kanunlardan oluşan bir manevi ikizi veya bir ruhu vardır. Kanunlar  kaldırılacak olsa, tüm varlıklar çözülür ve evren bir toz bulutuna  döner.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Balon örneğinden çıkarılacak ikinci bir ders de olayların daha  olmadan nasıl olacağını görmemizi sağlayan ilmin ve teorinin önemi ve  gücüdür. Varlıkların gayet düzenli ve sanatlı olması, her şeyde hassas  bir ölçü ile olması ve bir faydaya ve gayeye yönelik olması, evrende her  şeyin ilimle yapıldığını ve yaygın bir ilmin varlığını gösterir. İlim  de kanun gibi manadır, yani kaynağı madde değildir, çünkü maddenin temel  yapıtaşı olan parçacık veya dalgalarda ilim diye bir unsur yoktur. O  halde ilim sabittir – yani zaman ve mekânla değişmez, artıp eksilmez.  Değişen sadece bizim farkına vardığımız miktardır. Araştırmacıların  yaptığı ilmi icada etmek değil, ezelden beri var olan ilmi keşfetmektir –  bir hazine arayıcısının var olan bir defineyi keşfetmesi gibi.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Varlıklardaki yaygın ilim ışığı, ancak akıl gözü ile görülür. Zaten  ilmî araştırmalarda genellikle yapılan da gözlemlerle varlıklardaki bu  ilim pırıltılarını görmeye çalışmak, yeterince gözlem yaparak bu  pırıltıların hangi genel ilmî kuraldan kaynaklandığını ortaya koymak ve  yeterli sayıda yeni gözlemlerle bu kural veya teoriyi test ederek TESİD  etmektir. O yüzden termodinamikçi Botzman’ın dediği gibi, “iyi bir  teoriden daha pratik bir şey yoktur.” İlmin önemli bir kaynağı da kalbe  doğan ilhamdır. Önsezi, 6. his ve içgüdü ilmin akıl yerine kalbe  yansımalarıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Evrensel kanun ve prensipler değişimleri kural altına alan genel  ilimlerdir ve varlıkların durumlarına has ilimler için bir çerçeve  oluştururlar. Bir şey yaparken en iyisini yapmak ilim ile olur ve ilim  arttıkça her şeyin daha iyisi yapılır. O yüzden modern toplumlarda  yüzyıllarca yıllık ilim birikiminin okullarda genç dimağlara  aktarılmasına çok önem verilir. Çünkü yeni bir şey yaparken  kullanılabilecek en değerli unsur ilimdir. Mimar ve mühendis gibi  tasarım yapan kişiler, tasarlanan şeyi – mesela bir televizyonu – madde  kullanmadan ilim ile hayallerini kullanarak yaparlar ve tasarımı kâğıda  veya bir CD’ye kaydederler. Bu tasarım, yapılacak şeyin ilmî bir  vücudunu oluşturur. Artık usta ve teknisyenlere düşen, ilimden oluşan bu  ruha fabrikalarda binlerce hatta milyonlarca maddî ceset giydirmektir.  El becerisi isteyen işlerin artık gittikçe robotlara bırakıldığı dikkate  alınırsa, insan için en değerli şeyin ilim ile uğraşmak ve hayal ile  inşa etmek olduğu anlaşılır. Sağlam bir ilmî vücudu veya ruhu olmayan  şeylerin maddî bedenleri de sağlam olmaz ve uzun süre bir arada kalamaz.  Demokratik toplumlarda vizyonerlere değer verilir, çünkü onlar toplum  için yeni bir ruh inşa ederler. Toplum benimsediği bu yeni ruhu adapte  ederek yenilenir. Değişım istemeyen totaliter rejimlerde ise ilim ve  hayalleriyle topluma yeni bir ruh üreten düşünür ve yazarlar, en  tehlikeli kişiler olarak görülürler.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><strong>VARLIKLARA YENİ BİR BAKIŞ</strong><br />
 Çevremizi ve varlıkları algılamamızda genellikle beş temel duyumuza  (görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma) dayanırız. Bu beş duyu da  maddeyle ilişkilidir. Yani maddesi olmayan bir şeyi (akıl ve sevgi gibi)  göremeyiz ve yine maddesi olmayan şeylere dokunamayız. Bunun sonucu  olarak maddeyi gerçek varlık, maddesi olmayan şeyleri de adeta hayalî  varlıklar veya maddî etkileşimlerin tezahürleri olarak görürüz. Aslında  madde olarak algıladığımız herşey – atomaltı parçacıklardan galaksilere,  mikroplardan insana kadar – madde ve mana karışımıdır ve adeta madde ve  mana iplikleriyle dokunmuş bir kumaştır. Ve esas olan madde değil,  manadır. Madde sadece manaların beş duyumuz tarafından algılanmasını  mümkün kılan kılıf veya elbisedir. Yani mana öz, madde is kabuktur. Mana  zaman ve mekân üstü, madde is zaman ve mekâna ve dolayası ile fizik  kanunlarına tabidir. Manayı anlamakta zorlananlar için ikna edici ve  şüpheleri giderici çok örnekler vardır.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">İlk örnek olarak, 99 gram kâğıt ve 1 gram mürekkepten oluşan 100  gramlık bir kitabı göz önüne alalım ve bunu üzerine rasgele 1 gram  mürekkep dökülmüş 99 gram kâğıt ile karşılaştıralım. Madde olarak, 100  gramlık bir kitap ile 100 gramlık mürekkepli kâğıt arasında hiçbir fark  yoktur. Bunları madde tahlili yapan bir laboratuara göndersek, her ikisi  de aynı tahlille geri gelir. 100 gramlık kitap ile 100 gramlık  mürekkepli kâğıt madde olarak aynı olduğuna göre, bunların aralarındaki  her fark mana ile alakalıdır ve dolayası ile manevîdir. İşte kitap için  mana denen şey, kâğıt ve mürekkep dışındaki her şeydir. Kitap görünüşte  mürekkep ve kâğıttan oluşan, gözle görülen ve elle tutulan maddî bir  varlıktır. Ama aslında kitabı kitap yapan içindeki manalardır ve kitabın  maddesi manevî varlığı olan manası yanında bir hiç gibi kalır. Zaten  son yıllarda gittikçe yaygınlaşan ve onlarcası bir tek CD’ye veya  flashcarda sığan elektronik eKitapların ne kâğıdı vardır, ne de  mürekkebi. Kelimeler adeta ekran sahifelerinde ışığa dönüştürülen  elektrik enerjisiyle istenilen renkte yazılıp bozulabilmektedir. Hatta  denilebilir ki kitap denen şey manaların sahifelerde görünmesini  sağlayan bir perdedir, bir ekrandır, bir kılıftır, bir dürbündür.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Madde ve mana ilişkisini anlamaya yardımcı olacak diğer bir örnek de  güldür. Şöyle ki: Birbirinin tamamen aynı olan iki gül alalım ve  bunlardan birisini iyice ezerek çamur haline getirelim. Sonra da bu iki  gül arasında bir fark olup olmadığını soralım. Herhalde böyle bir soru  çok tuhaf bulunur ve gülün bir parça çamur ile mukayese edilemeyeceği  söylenir. Ancak gül ile onun çamur ikizi bir kimya laboratuarına  gönderilecek olursa, her ikisinin eşdeğer olduğu raporu gelecektir. Yani  madde olarak, bir gül ile onun ezilmesinden oluşan çamur arasında hiç  bir fark yoktur. Ama bunlar farklıdır ve aralarındaki fark madde  olmadığına göre tamamen manadır. (Hiç kimse herhalde bunlar madde olarak  aynı şeydir diye gül yerine gül çamuru vermeyi düşünmez). Demek gülün  çamurunda olmayan her özellik ve hasiyet mana ile alakalıdır ve manası  yanında gülün maddesinin kıymeti neredeyse bir hiçtir. Yani gülü gül  yapan maddesi değil, o maddede tezahür eden manadır. Gül adata bir mana  taşıyıcısıdır ve güzel manalar göndermek istendiğinde akla gelen ilk şey  güldür. Gülü alan kişi de gülün maddesini değil, gönderilen güzel  manaları alır ve hisleriyle masseder ve zevkedir. Tabi yanlışlıkla gözü  maddeden başka bir şey görmeyen manadan habersiz birilerinin eline  geçmezse – inek veya eşek gibi. İşte insan ile hayvan arasındaki en  temel fark, bu tür yüzlerce manevî hisler ve midelerdir. Yani hayvanda  bir, insanda ise yüzlerce mide vardır ve bunların biri hariç hepsi mana  ile alakalıdır. O yüzden yemek için yaşamak aslında insanlıktan istifa  etmektir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Gülü güzel yapan herhalde atomlarındaki güzellik değildir. Zira canlı  bir güldeki bir hidrojen veya azot atomu ile ezilip çamur haline  getirilmiş bir güldeki hidrojen veya azot atomu tamamen aynıdır – elmas  ile grafitteki karbon atomlarının aynı olması gibi. Parçalarında olmayan  bir şey bütününde olamayacağına göre (korunum kanunu), gülün güzelliği  kendisinden yani maddesinden değil, dışarıdan gelir – aynen elmasın göz  kamaştıran pırıltılarının dışarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi.  Gül ve diğer güzel şeylerin özelliği, bu güzelliği alıp  yansıtabilmeleridir – aynen elmasın özelliğinin ışığı alıp büyüleyici  bir şekilde yansıtabilmesi olduğu gibi. Bu da evrende madde (ve zaman)  ile ilgisi olmayan yaygın bir güzelliğin ve dolayası ile bir güzellik  katmanının, olmasını gerektirir. Eski Yunanlılar bile bu manayı  hissetmişler ki bu katmanı “güzellik tanrıçası” Venüs veya Aphrodite  olarak kutsallaştırmışlardır.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Son bir örnek olarak da bir sineği gözlemleyelim. Diğer canlılar  gibi, sineğin de temel yapı taşları hidrojen, oksijen, azot ve karbon  atomlarıdır. Bunlar da diğer atomlar gibi elektron, proton ve  nötronlardan oluşur. Yani tüm varlıklar, canlı olsun cansız olsun,  atomlarlardan (veya elektron, proton ve nötronlardan) yapılmışlardır ve  bu temel yapı taşlarını bir arada tutan harç da kuvvetlerdir. Şimdi yeni  ölmüş bir sineği canlı bir ikizi ile yan yana koyup karşılaştıralım.  Ölümle madde kaybı veya kazancı olmadığı için, bu iki sinek madde olarak  birbirinin aynıdır. Hatta eğer canlı sinek hareketsizse, canlıyı ölüden  ayırmak baya zordur. O zaman diyebiliriz ki canlı ve ölü sinek  arasındaki her fark – hayat, görme, işitme, nizam, güzellik, şuur,  sevgi, vs – madde-dışıdır yani mânâdır. Mesela hayatı ele alacak  olursak, canlıların temel yapıtaşı olan atom veya moleküllerde (veya  onların da temel yapıtaşları olan parçacık veya dalgalarda) hayat diye  bir unsur yoktur. Yapıtaşında olmayanın bütününde olamıyacağına göre,  hayat madde olamaz. O halde hayat, madde-dışı bir şeydir, yani mânâdır,  ve zaman ve mekana tabi değildir. O zaman evrende yaygın bir “hayat”  katmanı vardır, ve bu hayat ışığını alabilen her şey – maddî vücudu  olsun veya olmasın – canlıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Gözlemler, dünyadaki tüm canlıların ortak vasfının su içermeleri  olduğunu gösteriyor – aynen mikrodalga fırınlarda eletromanyetik  radyasyonu emerek ısıtılabilecek şeylerin ortak vasfının su içermek  olduğu gibi. Bu yüzden başka gezegenlerde hayat aramak, su arayarak  yapılır. Ama su, hayatın kaynağı değildir, ve olamaz. Çünkü iki hidrojen  ve bir oksien atomundan oluşan su molekülünde hayat diye bir şey  yoktur, ve suyun kendisinde olmayan bir şeyin kaynağı olduğu iddiası  abestir – aynen rengarenk pırıltılarıyla göz kamaştıran elmasın ışık  kaynağı olduğu iddiası gibi, veya televizyon aletinin ekranında görülen  görüntülerin kaynaği olduğu iddiası gibi. Ayrıca, mâna olan hayatın  varlığı için maddenin varlığı şart değildir, ve bedeni olmayan canlılar  da pekala mümkündür.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><strong>ELMAS: MADDESİ ve PIRILTILARI</strong><br />
 Elmas deyince akla elmasın malzemesi değil, ona canlılık veren ve  gözleri ve kalpleri okşayan cıvıl cıvıl rengarenk büyüleyici pırıltıları  gelir. Aslında elmasın temel yapıtaşı siyahlığı ve matlığı ile bilinen  ve üzerine düşen ışığın neredeyse tamamını emen (ki sihahlığın sebebi  budur) karbon elementidir. Elması baştacı yaptıran şey, kesif olan  malzemesinin kıymeti ve miktarı değil, kendisi dışındaki latif bir âlemi  (ışık âlemini) içine alıp onun cilvelerini tezahür ettirebilmesidir. O  yüzden en kıymetli elmas, büyüklüğü ve ağırlığı en fazla olan değil,  saflığı, berraklığı ve kusursuzluğuyla ışığı en güzel bir şekilde  yansıtan elmastır. Yani ışığın pırıltılarını en mükemmel şekilde  gösteren ve kendisi adeta hiç görülmeyen elmastır. O kadar ki elmasa  bakan sadece ışığın sergilediği güzellikler manzumesini görür ve  malzemesi olan karbonu hiç fark etmez. Demek elmas yok oldukça var  oluyor ve var oldukça yok oluyor.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Herkes bilir ki elmasın pırıltılarının kaynağı kendi malzemesi değil,  dışarıdan gelen ışıktır. Yani gözleri kamaştıran o büyüleyici  pırıltılar elmasın yapıtaşı olan karbon atomlarından gelmez; güneş veya  lamba gibi dışarıdaki bir ışık kaynağından gelir. Bu, elması karanlık  bir odaya götürerek kolayca ispat edilebilir. Görülecektir ki karanlıkta  elmasın pırıltılarından hiçbir eser kalmaz, kendisi bile görülemez.  Demek elması elmas yapan ve ona şatafat, güzellik ve bir bakıma hayat  veren, dışarıdan gelip onda yansıyan ışıktır ve ışıksız bir elmas ruhu  gitmiş ölü bir ceset gibidir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Elmastan çıkıyor gibi görünen ışığın dışarıdan geldiğini izah etmeye  kalkmak, belki malumu ilam etmektir ve abesle iştigal etmek gibi  görülebile. Çünkü bunun aksini iddia edecek kimse yoktur. Fakat herkesin  kolayca kabul edebileceği bu basit gözlem, anlaması ve ulaşılması çok  zor bazı mühim hakikatlere çıkan merdiven olabilir ve o yüzden önemi  büyüktür. Şimdi başlangıç olarak şu soruyu soralım: Eğer dünyada  karanlık diye bir şey olmasaydı ve güneş vs gibi ışık kaynakları  görülmeseydi, yani her tarafta “yaygın” bir aydınlık olsaydı, acaba  artık her zaman parıldayan elmastan gelen ışığı nasıl izah edecektik?  Yine kolayca bu ışığın dışarıdaki görmediğimiz bir kaynaktan geldiğini  mi söyleyecektik veya bu parıltıların kaynağının elmasın kendisi  olduğunu mu iddia edecektik? İnsanların genelde görüşlerinin kısa olduğu  ve olaylara yüzeysel baktığı dikkate alınırsa, bu sefer cevap hiç de  kolay değil. Bu durumda biz yaygın bir ışığın farkında bile  olmayacağımız için, muhtemelen nasıl olduğunu anlamasak bile parıldayan  ışıkların elmasın kendisinden geldiğini iddia edecektik ve aksini  düşünemeyecektik bile. Böylelikle de “derin” bir yanılgıya düşmüş olacak  ve çelişkiler ve çıkmazlarla boğuşup duracaktık. Mesela, tek bir karbon  atomunun (veya grafit halinde dizilen birçok karbon atomlarının) ışık  vermediğini görecek ve yapıtaşında olmayan bir hasiyetin bütününde nasıl  olabileceği temel sorusuna cevap arayacaktık.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bir kısım araştırmacılar karbon atomunu en ince ayrıntılarına kadar  inceleyip ışığın atomun neresinden kaynaklandığını anlamaya çalışırken,  ışık vermeyen grafitle ışık veren elmas arasındaki farkın atomlarda  değil atomların diziliminde olduğunu gören diğer araştırmacılar da  ışığın sırrını atomların kendilerinde değil, dizilimlerinde yani atomlar  arası bağlarda arayacaktı. Delil olarak da elmasın şekli ve kesimi  değiştikçe verilen ışığın nasıl değiştiği gösterilecekti. Sonunda  birbiriyle çelişen ve kafaları karıştıran birçok teoriler kurulacak,  bazı teoriler ret edilirken bazıları da tutarsızlıklarına rağmen daha  iyisi olmadığı için bir süreliğine de olsa kabul görecekti. Ve temel  yanılgı içindeki bu araştırmalar “pozitif bilim”, ve bu araştırmaları  yapanlar da “bilim insanı” olarak takdim edilecekti. Işığın kaynağını  dışarıda arama teklifleri ise akılları gözlerine inmiş bu kişiler  tarafından “bilimsel olmayan” bir yaklaşım olarak değerlendirilecek ve  dikkate alınmayacaktı. Bu önyargılı yaklaşım, bilimin önünü açmak yerine  bir set oluşturacak ve bilimin önünü tıkınacaktı. Bilim tarihine  bakıldığında, bilim dünyasındaki en büyük açılımların “alışılmışın  dışında” yaklaşımların sonunda gerçekleştiğini görürüz – Einstein’ın bir  asır evvel klasik mekaniğin katı kurallarından sıyrılıp izafiyet  teorisini kurması gibi.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yukarıdaki tartışmaların ışığında (hımm, yoksa tartışmalardan da mı bir nevi ışık çıkıyor?), elması şöyle ifade edebiliriz:</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Elmas = Karbon + Işık</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yani elması elmas yapan ışıktır, daha doğrusu ışığı içine alıp  yansıtabilme özelliğidir. İlginçtir ki elmasın etrafı da ışıkla doludur,  ama biz her tarafı kuşatan o ışığı farketmiyoruz bile. Bu görmediğimiz  ışık aslında uzay dâhil her tarafta vardır, ama biz ışığın pırıltılarını  elmas gibi ışığı alıp yansıtan maddelerde görürüz. O yüzden denebilir  ki karbon malzemesinden olan bir şey, eğer ışığı alıp yansıtabiliyorsa  elmastır, yoksa grafittir. En harika elmas, ışığı optik ilmi  kurallarınca en harika şekilde yansıtandır. Dolayısıyla, elması keserken  ve işlerken göz önünde tutulan temel şey ışıktır ve ışığı yansıtma  özelliğidir. İyi bir elmas sanatkârı olmanın birinci şartı da ışığı ve  özelliklerini iyi bilmektir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Görüldüğü gibi, elmasın hakikati ve göz kamaştıran büyüleyici  pırıltılarının sırrı ancak her tarafta yaygın olan ışık âleminin  varlığını farkedince ve elmasa karbon ve ışık âlemlerinin uyumlu bir  birleşimi olarak bakınca anlaşılır. Bu basit gözlem, varlıkların  mahiyetini anlamakta sihirli bir anahtar rolü oynayacak ve çevremizi  algılayışımızı ve yaratılış hakkındaki anlayışımızı derinden  etkileyecektir. Varlıkları temel katmanlarına ayırma yaklaşımı aynı  zamanda ilmin önünü açacak ve insanlığın yücelmesinin ve dünyada gerçek  bir medeniyetin kurulmasının çekirdeğini oluşturacaktır. O yüzden, bu  yaklaşıma “elmas teorisi” denmesi gayet uygun düşecektir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">KAPANIŞ<br />
 Müspet ilmin kaynağı gözlemdir. M.Ö. 5. yüzyılda Empedocles tarafından  basit gözlemlere dayanarak herşeyin hava, toprak, su, ve ateşten ibaret  olduğu ifade edildi ve bu teori yüzyıllar boyunca bilime hükmetti. Ancak  17. yüzyıldan itibaren evrenin yapısının tekrar sorgulanmaya başlanması  ve elementlerin keşfiyle ilmî gelişmelerin önü açıldı ve birçok yeni  bilim dalları doğdu. Bugün gayet iyi biliyoruz ki her şey 100 küsur  elementten oluşur, ve her madde bu elementlerin bir kombinasyonu olarak  ifade edilebilir. Bu açılım birçok yeni kimyasal bileşenin de keşfini ve  modern kimyanın gelişimini beraberinde getirdi.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Günümüz bilim dünyasının da ciddî bir saplantısı, herşeyin kaynağının  madde veya onun eşdeğeri enerji olduğu önkabulüdür. Bu da bilimde  tıkanmalara ve çıkmazlara yol açmaktadır. Bilim dünyası artık fark ve  itiraf etmelidir ki maddenin temel yapıtaşı olan parçacık veya enerji  dalgasında kuvvet, irade, hayat, şuur, görme, sevgi, güzellik, vs gibi  şeyler yoktur, ve temel yapıtaşlarında olmayan bütününde olamaz. Artık  evrenin madde-enerjiden oluşan tek katmanlı olduğu yaklaşımının  bırakılıp çok katmanlılık, yani varlıkların madde ile beraber kuvvet,  irade, hayat, şuur, görme, sevgi, güzellik, vs gibi birbirinden bağımsız  madde dışı yani mânâ katmanlarından oluştuğu görüşü ciddî olarak  dikkate alınmalıdır. Bu görüş, müsbet ilmin kaynağı olan gözlemlerle tam  uyumludur. Evrenin büyük patlama öncesi madde-enerjisinin kaynağı gibi,  bu katmanların kaynağı tartışmaları da felsefe ve teolojiye  bırakılabilir. Elmasın hakikatı, ancak parıltıların karbon atomlarından  değil elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği farkedilince  anlaşılır. Televizyonun hakikatı, değişik yayınların aletin içinden  değil dışarıdaki onlarca yayın katmanından geldiği görülünce, yani  televizyon aletinin yayınların kaynağı değil sadece alıcısı olduğu  farkedilince anlaşılır. Eşyanın da hakikatı, maddedeki kuvvet ve hayat  gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin parçacıklarından değil  madde-dışı katmanlardan geldiği farkedilince anlaşılacaktır. İnsanlık  için gerçek aydınlanma o zaman başlayacaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Prof.Dr.Yunus Çengel</span></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="532" title="1" title="08 May 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3154-ikinci-boyut-ve-elmas-teorisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İLİM: VARLIKLARIN İÇ YÜZÜNÜ AYDINLATAN MANEVÎ IŞIK</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3108-ilim.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3108-ilim.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Oct 2010 16:49:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Prof.Dr.Yunus Cengel</dc:creator>
				<category><![CDATA[B-ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Adamlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Dolar]]></category>
		<category><![CDATA[Gibi]]></category>
		<category><![CDATA[İşinin Ehli Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Iyi]]></category>
		<category><![CDATA[Ki]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel miras]]></category>
		<category><![CDATA[Madde]]></category>
		<category><![CDATA[Meta]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Yunus Çengel]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3108</guid>
		<description><![CDATA[İçinde bulunduğumuz çağa haklı olarak bilgi çağı deniyor. Bilişim ve iletişim, çağımıza damgasını vuran yüksek değerler. Bilişim ve iletişim teknolojilerinin dünyayı bir ağ gibi sardığı çağımızda, yükselen bilim güneşi iletişim...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_3109" class="wp-caption aligncenter" style="width: 510px"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ilim.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ilim.jpg?referer=');"><img class="size-medium wp-image-3109 " title="ilim" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ilim-500x375.jpg" alt="İLİM: VARLIKLARIN İÇ YÜZÜNÜ AYDINLATAN MANEVÎ IŞIK" width="500" height="375" /></a><p class="wp-caption-text">İLİM: VARLIKLARIN İÇ YÜZÜNÜ AYDINLATAN MANEVÎ IŞIK</p></div>
<h5 style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">İçinde bulunduğumuz çağa haklı olarak bilgi çağı deniyor. Bilişim ve  iletişim, çağımıza damgasını vuran yüksek değerler. Bilişim ve iletişim  teknolojilerinin dünyayı bir ağ gibi sardığı çağımızda, yükselen bilim  güneşi iletişim ışınlarıyla her akıl sahibine ulaşıyor. Bilim değişimi  tetikliyor ve teknoloji bu değişimin motorluğunu yapıyor. Eskiden  zenginliğin ölçüsü sahip olunan toprak ve doğal kaynaklardı ve  zenginleşmenin yolu daha çok toprağa hükmetmekten geçiyordu. Mekanik  bilimlerin ve sanatların gelişimi ve sonrasındaki sanayi devrimi bu  anlayışı değiştirdi ve hammaddenin değerini kat kat arttıran sanayileşme  zenginliğin yeni ölçüsü oldu. Yirminci asrın ikinci yarısından itibaren  ise eğitime ve bilimsel araştırmalara yönelinmesiyle mamul madde yerine  bilgi üretimi ön plana geçti ve bilgi en kıymetli meta oldu. O kadar ki  yüksek teknoloji ürünlerinde hammaddenin kıymeti bilginin yanında çok  küçük kaldı. Meselâ iki tonluk bir uydunun değeri 200 milyon dolar  cıvarındadır. Yani kilosu 100 bin dolar. Kullanılan malzemenin kilosunun  sadece bir kaç dolar olduğu dikkate alınırsa, bilgi ve becerinin  kıymeti kolayca görülür. Zaten bu yüzden zamanın akıl ve bilim zamanı  olduğunu gören ülkeler bilgi-tabanlı ekonomiye bir an evvel geçmek için  gayret göstermektedirler. Bilim ve teknolojiye hâkim olanlar refah,  kuvvet ve itibara sahip olmaktadırlar. Artık en zengin ülkeler en çok  doğal kaynağa sahip olanlar değil, en yüksek beyin gücüne sahip  olanlardır. En güçlü firmalar da araştırma ve geliştirmeye yönelip  teknoloji geliştiren firmalardır. Zamanın değişen değerlerini iyi okuyan  ülkeler, net beyin göçü almak için gerekli altyapıyı oluşturup bir  cazibe merkezi olmakta ve böylelikle bilgiyle donanımlı kişileri ve  dolayesi ile bilgiyi kendilerine çekmektedirler.</span></h5>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bilgi, ülkeler ve firmalar için olduğu kadar kişiler için de bir  gelişmişlik ölçüsü ve bir zenginliktir. Bu yüzden çocuklar erken  yaşlarda eğitime başlamakta ve hayatlarının önemli bir kısmını okullarda  geçirmektedirler. Yıllar süren bu zahmetli sürecin sonucu, aklın bilgi  gıdasıyla gelişip büyümesi, sağlam bir bilgi altyapısının oluşması ve  bilimsel bir bakış açısının kazanılmasıdır. Varlıklara ve olaylara  bildiğimiz maddî ışıkla bakıp sadece dış yüzeylerini görme yerine  onların derinliklerine nüfuz eden manevî bilgi ışığıyla bakıp içlerini  görebilmenin verdiği memnuniyet ve haz, görme özürlü bir kişinin  gözlerinin açılıp âlemi temaşa edebilmesinden doğan haz ve heyecandan  aşağı değildir. Cehalet karanlığından çıkıp bilgi aydınlığına ulaşmanın  verdiği ferahlık, karanlık bir bodrum katından çıkıp aydınlık bir üst  daireye taşınmanın verdiği ferahlıktan geri kalmaz. Toplumları  aydınlatmada ilim güneşi münevverlerin yaydığı ilim ışığı, gökteki  güneşin verdiği ışıktan önemsiz değildir. O yüzden ilim tahsilinin temel  gayesi ve neticesi, kişinin akıl ve fikir âleminin inşası, imarı ve  aydınlatılmasıdır. Akıl unsuruyla, kendine küçük bir ev yapmak yerine,  modern tesislerle donatılmış nezih bir mega site yapmaktır. Bu sırrı  anlamıyanlar, üniversiteye gitmenin gayesini bir meslek sahibi olmaya  indirgerler ve hatta iyi gelir getiren bir meslekleri varsa yüksek  öğretime gerek bile görmezler. Hâlbuki insanları diğer varlıklardan  ayıran en mühim özellik ilimdir ve insanlığa layık en ulvî faaliyet ilim  ile meşguliyettir. İnsanların en yücesi ise boyu en uzun olan değil  ilmen (ve ahlaken) en yüksek seviyede olandır. En nezih geziler ise  fikir âlemi gibi mânâ âlemlerinde yapılan gezilerdir. O kadar ki ABD’li  filozof Ralph Emerson’a göre “Seyahat, aptalların cennetidir.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">İnsan fıtraten meraklı ve heyecanlı bir varlıktıır ve yeni şeyler  öğrenmeye ve yükselmeye meyli ve şevki vardır. Hayvanlardan farklı  olarak insanlarda bildiğimiz maddî mide ile beraber çok sayıda mânâ  mideleri vardır ve akıl bu midelerin önde gelenlerindendir. Akıl  midesinin gıdası ilimdir ve aklen gelişkin bir insanın aklıyla ilim  yemekten aldıği haz, ağzıyla yediği lezzetli bir yemekten aldığı hazdan  daha az değildir. Beden midesi belli bir miktar yemek yendikten sonra  doyar ve yemeğin miktarı biraz kaçırılırsa rahatsız olur. Akıl midesi  için ise bir sınır söz konusu değildir. Ömür boyu ilim yese yine doymaz.  Hatta yedikçe daha da gelişir ve daha çok yemek ister. Böylelikle hayat  bir ilim ziyafeti olur ve kişi kalpte hissedilen nezih bir haz ile  apaydınlık bir iç âlemde yaşar.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Herkeste olan biyolojik göz, bildiğimiz maddî ışık vasıtasıyla  varlıkların sadece görünen yani dış yüzünü görür. Bu göz karanlıkta  göremez ve ışık olmasaydı gözün varlığı anlamsız olurdu. Gözden en fazla  istifade, bol ışıklı yerlere giderek ve görülen âlemdeki güzel  manzaraları seyrederek edilir. Işık vasıtasıyla olan bu görsel  ziyafetler yaygın bir ışık âleminin varlığını gösterir ve onun kaynağına  işaret eder. Gündüzleri dışarıdaki her şeyi açıkça görmemiz, güneşten  gelen ışığın her yere ulaşıyor ve herşey tarafından alınıp yansıtılıyor  olmasındandır. Yani varlıkların dışlarının görülebiliyor olması, etrafta  yaygın bir ışık katmanının varlığını gösterir. Çünkü lamba ve bazı  radyoaktif maddeler gibi ışık saçanlar dışında varlıkların yapılarında  ışık yoktur ve kendilerinde olmayan şeyi veremezler. Dolayesi ile güneş  batınca veya lambalar söndürülünce tüm varlıklar adeta karanlığa  gömülürler. Doğuştan görme özürlüler için ise tüm varlıklar bir  muammadır. Görmenin ne büyük bir haz ve nimet olduğu görme duyusu  kaybedilince anlaşılır.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Görmenin diğer bir türü göz yerine akıl ile görmektir ve bu da maddî  ışıkla hiç alakası olmayan manevî ilim ışığı ile olur. Normal ışık  varlıkların dış yüzünü ve dışa dönük fiziksel özelliklerini, ilim ışığı  ise varlıkların iç yüzünü ve mahiyetini gösterir. Evet, çağımız bilgi  çağıdır ve bilimsel araştırmalar sonucu varlıklar ve olaylar hakkındaki  bilgimiz her geçen gün artmaktadır. Pozitif bilimlerin kaynağı gözlemdir  ve bilimsel araştırmalar varlıklar ve olaylar gözlenerek yapılır. Çünkü  atomdan galaksilere her şeyin madde-dışı sağlam bir ilmî yapısı vardır  ve herşey âdeta bir ilim ağı ile örülmüştür. Bilimsel çalışma denen şey  varlıkların bu ilmî vücudunu tam ve doğru olarak ortaya çıkarma  gayretlerinden ibarettir. Bu da varlıkların yapısındaki ilim  pırıltılarını gözlemliyerek, pırıltıların kaynağı olan evrensel ilim  güneşini akıl gözü ile görmek ve göstermekle yapılır. Tabi bu pırıltılar  ancak dikkat ile algılanır. Meselâ bir hücrenin kütlesi bir gramın  milyarda biri kadardır. Ama yok denecek kadar küçük olan o hücrede  gözlenen ilim ciltler dolusu kitapları doldurmuştur. Bilim insanları  için tüm evren bir laboratuvar veya bir gözlem evidir. Başka bir bakış  açısıyla evren bir bilim sofrası veya okunmayı ve anlaşılmayı bekleyen  gizemli bir kitaptır. Veya gezmekle bitmeyen zengin ve renkli bir  mânâlar âlemi.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Cep telefonu denince akla parçaları hassas ölçülerle ve uyumlu bir  şekilde yapılmış olan ve iletişimi sağlıyan bir teknoloji harikası gelir  – yoksa o telefonun temel yapı taşları olan karbon, hidrojen, bakır, vs  atomları değil. Bilginin mânâ olduğunu anlamak için birbirinin tamamen  aynı olan iki cep telefonu alalım ve bunlardan birisini iyice ezerek toz  haline getirelim. Sonra da bu iki telefon arasında bir fark olup  olmadığını soralım. Herhalde böyle bir soru çok tuhaf bulunur ve  telefonun bir toz yığını ile mukayese edilemiyeceği söylenir. Ancak  telefon ile onun toz yığını ikizi bir kimya laboratuvarına gönderilecek  olursa, her ikisinin eşdeğer olduğu raporu gelecektır. Yani madde  olarak, bir cep telefonu ile onun ezilmesinden oluşan toz yığını ikizi  arasında hiç bir fark yoktur. Ama bunlar farklıdır ve aralarındaki fark  madde olmadığına göre tamamen madde dışı yani manadır. Demek ezilmiş  telefonun toz yığınında olmayan her özellik ve hâsiyet mânâ ile  alakalıdır ve mânâsı yanında telefonun maddesinin kıymeti bir hiç gibi  kalır. Yani telefonu telefon yapan maddesi değil, o maddede tezahür eden  ilim gibi manalardır. Telefon adeta manevî ilim iplikleriyle dokunmuş  bir varlığın cisimleşmiş halidir. Bir çocuk bile deneme yanılma ile  telefonun yapımında kullanılan birçok bilgiyi keşfedebilir. Kişi  araştırdıkça aklıyla telefondaki bilgiyi yemeye devam eder, ama  telefondan hiçbir şey eksilmez. Çünkü yediği bilgi madde değil, mânâdır.  Telefonu satın alan kişi de onun maddesini değil maddeye nakşedilmiş  olan madde-dışı foksiyonelliğini ve faydalılığını almaktadır. Telefon  düştüğü zaman maddî varlığı parça parça olabilir, ama onun mânâ olan  ilmî varlığına hiçbir şey olmaz.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Cep telefonunu bir teknoloji harikası yapan herhalde atomlarındaki  harikalık değildir. Zira telefondaki bir karbon veya bakır atomu ile  ezilip toz haline getirilmiş bir telefondaki karbon veya bakır atomu  tamamen aynıdır. Parçalarında olmayan bir şey bütününde olamıyacağına  göre, telefonda varlığı görülen bilgi ışığı telefonun maddesinden değil,  dışarıdan gelir – aynen elmasın göz kamaştıran pırıltılarının elmasın  atomlarından değil dışarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi. Telefon  ve diğer teknoloji harikalarının özelliği, bilgi kullanarak  yapılmaları, ve neticede bu bilgiyi yansıtmalarıdır. Bu da evrende madde  (ve zaman) ile ilgisi olmayan yaygın bir ilmin, ve dolayesi ile bir  ilim katmanının, olmasını gerektirir. Eski Yunanlılar bile bu mânâyı  hissetmişler ki bu katmanı “bilim ve bilgelik tanrıçası” Metis olarak  kutsallaştırmışlardır.<br />
 Çevremizi ve varlıkları algılamamızda genellikle beş temel duyumuza  (görme, işitme, koklama, tatma, ve dokunma) dayanırız. Bu beş duyu da  maddeyle ilişkilidir. Yani maddesi olmayan bir şeyi (akıl ve sevgi gibi)  göremeyiz, ve yine maddesi olmayan şeylere dokunamayız. Bunun sonucu  olarak maddeyi gerçek varlık, maddesi olmayan şeyleri de adeta hayalî  varlıklar veya maddî etkileşimlerin tezahürleri olarak görürüz. Aslında  madde olarak algıladığımız herşey – atomaltı parçacıklardan galaksilere,  mikroplardan insana kadar – madde ve mânâ karışımıdır, ve adeta madde  ve mânâ iplikleriyle dokunmuş bir kumaştır. Ve esas olan madde değil,  mânâdır. Madde sadece mânâların aslında kendileri de mânâ olan beş  duyumuz tarafından algılanmasını mümkün kılan kılıf veya elbisedir. Yani  mânâ öz, madde is kabuktur. Mânâ zaman ve mekân üstü, madde is zaman ve  mekâna ve dolayesi ile fizik kanunlarına tabidir.<br />
 Cep telefonunda açıkça görülen yapısal incelik, ölçülü düzgünlük,  parçalardaki hassaslık, parçalar arasındaki mükemmel uyumluluk, uyumlu  fonksiyonellik, kullanıcıyı dikkate alan ergonomiklik, elektromanyetik  dalgaları alıp verme kabiliyeti, ve üretimdeki düzen ve intizam yüksek  ve kapsamlı bir ilmi gösterir, ve cep telefonunun bir yüksek teknoloji  yani yüksek teknik bilgi ürünü olduğu konusunda şüphe bırakmaz.  Telefonun fonksiyonelliği ve faydalılığı yine bir ilmi gösterir.  Görünüşteki zerafet, sanattaki harikalık, anten gibi gözü rahatsız eden  çıkıntıların saklanmasındaki maharet, ve estetiğe gösterilen itina yine  bir ilmi gösterir. Keza üretimin olabilecek en kolay, en verimli, ve en  israfsız şekilde yapılması yine bir ilmi gösterir. Hatta sadece  fabrikadan çıkan ürünlere bakarak cep telefonunun duvarlar arkasındaki  araştırma, geliştirme, ve üretim tesislerinde yaygın bir ilmin olduğu  söylenebilir.<br />
 Benzer şekilde etrafımıza dikkatle baktığımız zaman görürüz ki her şey  ilimle yapılmıştır. Atomaltı parçacıklardan galaksilere kadar herşeyde  yaygın bir ilim vardır, ve bu ilimleri keşfetmekle uğraşan “parçacık  fiziği”nden “astronomi”ye kadar sayısız bilim dallarının varlığı bunu  ispatlar. Hepsini bilmesek de her bir varlık ekolojik denge içinde bir  boşluğu doldurmakta ve faydalı bir görev yerine getirmektedir. Zaman  içinde hayretle keşfettiğimiz bu faydalılık ve işe yararlılık kapsamlı  bir ilmi gösterir; çünkü bir gayeye yönelik şeyler ilim ile olur. Çocuk  mamasının nasıl bilenler tarafından ilim ile yapıldığı konusunda şüphe  yoksa, mamadan çok daha harika olan ve biliminsanlarınca yeni faydaları  keşfedilmeye devam edilen anne sütünün de ilim ile olduğu konusunda  şüphe olamaz. Varlıkların her birinin tam bir nizam ve intizam içinde en  hassas ölçülerle yapılmış olmaları bir ilmi gösterir; çünkü intizam  ile, ölçü ile, tartı ile iş görmek kuvvetli bir ilim ile olur. Mesela  firavunların mezarları olarak inşa edilen piramitlerdeki geometrik  mükemmellik, bir çok uzmanın eski Mısır’da o tarihlerde yüksek bir ilmî  gelişmişlik olduğu sonucuna varmasına sebep olmuştur. Bir uçağın ilim  ile yapıldığı ve uçağın motorlarının ve kanat ölçülerinin ağırlığına  uygun olarak bilgili uzmanlar tarafından belirlendiği konusunda nasıl  bir şüphe yoksa uçak mühendislerinin hayret ve hayranlıkla seyredip  anlamaya çalıştıkları bir sineğin de ilimle yapıldığı konusunda şüphe  olamaz.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Einstein, geliştirdiği yerçekim alan denklemlerinin cazibesinin de  etkisiyle evrendeki düzenle alakalı sarsılmaz bir inanç sergilemiş ve bu  inanç onun hem fenci hem de dindar tarafları için bir temel  oluşturmuştur. Evrendeki nizamın mükemmelliğini 1929’da şu kelimelerle  ifade etmiştir: “Fen bilimleriyle uğraşan bir kişinin en yüksek hazzı,  Allah’ın kendisinin 4’ü bir asal sayı yapmasının mümkün olmadığı  kesinliğinde bu bağlantıları da mevcut hallerinden başka bir tarzda  düzenlemiş olabilmesinin mümkün olmadığı kanaatına varmasıdır.” Stephen  Hawking de aynı kanaati paylaşmaktadır: “Tüm bilim tarihi, olayların  rastgele meydana gelmediğinin, ancak ilahî veya gayri ilahî olarak ilham  edilen arka plandaki belirli bir düzenin varlığını yansıttığının kademe  kademe anlaşılması olmuştur.” Bediüzzaman ise bilim dallarını düzenin  varlığına ve düzenin varlığını da bir düzenleyinin varlığına delil  olarak görür: “Âlemin herbir nev’ine dair bir fen teşekkül etmiş ve  etmektedir. Fen ise, kavaid-i külliyeden [genel kaidelerden] ibarettir.  Külliyet-i kaide ise, o nev’de olan hüsn-ü intizamına keşşaftır  [keşfeden]. Demek cemi’ fünun, hüsn-ü intizama birer şahid-i sadıktır  [tüm bilimler düzenin güzelliğine birer doğru şahittirler].” “İşte aynen  bütün zihayat ve enva’-ı mahlûkat, zerrattan tâ manzume-i şemsiyedeki  seyyarata kadar [parçacıklardan güneş sistemindeki gezegenlere kadar];  öyle tam bir müvazene ve zerre kadar şaşırmaz bir düzgün ölçü  hükmetmesi, ihatalı [kapsamlı] bir ilme kat’î delalet ve parlak şehadet  eder. Demek ilmin her delili, Zât-ı Alîm’in mevcudiyetine dahi delildir.  Sıfat mevsufsuz olması muhal ve imkânsız olmasından bütün hüccetleri  Alîm-i Ezelî’nin vücub-u vücuduna kuvvetli ve gayet kat’î bir hüccet-i  kübradır [başlangıcı olmayan Alim bir Zat’ın varlığının gerekliliğine  kuvvetli ve oldukça kesin bir büyük delildir].”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Keza her biri bir sanat harikası olan varlıkların sanatlarındaki  itina ve süslendirilip en güzel şekle sokulmalarındaki ustalık yine  yaygın bir ilmi gösterir; çünkü sayısız muhtemel durumlar içinde en  düzenli, en sanatlı ve en güzel durumun seçilmesi ilim ile olur. Bütün  eşyadaki bu hal, yaygın bir ilmi gösterir. Sanat okullarında iç tasarım,  tekstil desen ve agaç işleme gibi sanat bilimlerinin öğretildiği  konusunda nasıl bir şüphe yoksa, bir sanat harikasi ve renk manzumesi  olan bir kelebeğin de ilimle yapıldığı konusunda şüphe olamaz.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Kapadokya vadisinde nefes kesici bir manzara oluşturan yüzlerce peri  bacalarına bakan bir kişi, bunların yağmur, dolu, ve rüzgar gibi bilgi  ile alakası olmayan kör tabiî olayların etkisiyle oluştuğu kanaatine  varabilir. Çünkü peri bacaları arasında hiçbir nizam ve intizam yoktur,  hiç bir gaye ve faydalılık gözetilmemiştir, hiçbiri bir özenle  yapılmamıştır ve yapımlarında hiçbir kural ve kaide kullanılmamıştır.  Aynı şey yeraltındaki mağaralar için de söylenebilir. Ama  peribacalarının altındaki yeraltı şehirlerine inen ve oradaki evleri,  merdivenleri, sütunları, duvar ve tavanlardaki resimleri ve sanatlı  işlemeleri ve hatta havalandırma bacalarını gören kişi derhal bunların  akıl ve ilim sahibi varlıklar yani insanlar tarafından yapıldığını anlar  – etrafta hiç bir insan görmese bile. Çünkü gaye gözeterek, özenerek,  ölçerek, faydalılığı esas alarak ve sanatla yapmak ancak ilimle olur. Bu  ev ve eşyalarda gözlenen ilme bakarak da o çağdaki insanların bilim  seviyesi kolaylıkla tespit edilebilir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Varlıkların meydana gelmesindeki harika kolaylık mükemmel bir ilme  işaret eder, çünkü bir işin kolayca yapılması ilim ve beceri ile olur.  Hatta evrende herşey o kadar kolaylikla olmaktadır ki insan adeta “kendi  kendine oluveriyor” zannına kapılır. Mesela bir kişi tavukların yediği  ot, hububat, vs gibi şeylerden bir yumurta yapmayı keşfetse, herhalde  kendisi takdir ve hayranlıkla anılır ve günlerce iftiharla ilmin  ulaştığı yüksek seviyeden ve insan aklının harikalığından bahsedilirdi –  bunu yapmak için kocaman ve pahalı bir fabrika kurmak gerekse bile. Ama  nedense akıl ve ilim konusunda hiç bir iddiası olmayan tavukların sanat  ve ilim harikası olan yumurtayı küçücük vücutlarında ışıksız bir  ortamda hem de el değmeden ve de hijyen olarak yapıyor olmaları nedense  kimsenin dikkatini çekmiyor. Çünkü o kadar kolay yapılıyor ki adeta  aniden hiç yoktan varoluveriyor. Hele belli sıcaklıkta tutulan  yumurtanın karanlık kabuk içinde hiç el değmeden cisimleşmiş bir sanat  ve bilim abidesi olan bir civcive dönüvermesi yine akılları aciz bırakan  derin bir ilme işaret eder. Keza toprağa ekilen bir çekirdeğin sonsuz  bir kolaylık içinde bir ağaç olması ve toprak hammaddesinden yapraklar  dokunup meyveler yapılması – mesela nar tanelerinin hiç de hijyen  olmayan şartlarda inci taneleri gibi pak ve temiz olarak tam bir nizam  içinde yerlerine dizilmeleri, ve beyaz tüllerle ayrılmış kümelerin  biyolojik olarak parçalanabilen (biodegradable) bir malzemeyle  ambalajlanıp dallarda teşhir edilmeleri – hayalinden bile aciz olduğumuz  sonsuz bir ilmin varlığı konusunda şüphe bırakmaz.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Acaba bir kişi evdeki artık yemekleri ve bozulmaya yüz tutmuş sebze  ve meyveleri alıp bunlardan yumurta yapan ve arda kalan malzemeyi de  çiçeklere koyabileceğimiz gübreye çeviren karpuz büyüklüğünde bir makine  yapsaydı – üstelik de maliyeti bir karpuz fiatını aşmasaydı ve biblo  gibi mutfağın bir köşesine koyabileceğimiz bir güzellikte olsaydı –  biliminsanları dahil tüm insanlık bu kişideki sanat ve estetikle  bezenmiş harika ilmi tam bir hayret ve hayranlıkla ayakta alkışlamaz  mıydı? Bunun nasıl yapıldığını görmek için başta biliminsanları olmak  üzere herkes büyük bir merak içinde sıraya girmez miydi? Hele bu  yumurtalar belli bir sıcaklıkta 21 gün bekletilince kabuğun içinde bir  yumurta makinesine dönse ve bu makine yine yemek artıklarıyla büyüyüp  bir süre sonra kendisi yumurta yapmaya başlasa acaba “olamaz” diye  haykırmaz mıydık? Hele hele bu makine bir de görüyor olsaydı ve arasıra  dışarıya gezmeye çıksaydı “rüya görüyor olmalıyım” deyip kendimizi  cimcirmez miydik? Bu mucit kişiyi baştacı etmez miydik ve kendisine en  yüksek bilim madalyalarını vermez miydik? Eğer evhamlı tipler isek,  aklımızı aciz bırakan ve bilim seviyemizi komik hale düşüren bu kişi  hakkında “mutlaka teknolojinin bizden kat kat ileri olduğu bir  gezegenden gelmiş olan bir uzaylı” spekülasyonlarına itibar etmez  miydik? Ama ne yazık ki herşeyin üzerine adeta kara bir bulut gibi sinen  ülfet perdesi çevremizdeki binlerce bu tür teknoloji harikalarını – hem  de canlılarını – görmemize engel olmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yukarıda verilen bir kaç örnek dâhil evrende herşeyin ilim ile  yapılıyor olması ve adeta varlıklardan ilim ışıldaması evrende herşeye  nüfuz eden yaygın bir ilim ışığının varlığını gösterir – aynen elmastaki  ışık pırıltılarının çevrede yaygın bir ışık aleminin varlığını  göstermesi gibi. Ancak varlıkların yapıtaşlarında “ilim” diye maddî bir  unsur yoktur ve dolayesiyle varlığı konusunda hiçbir şüphe bulunmayan  ilim madde değil mânâdır. Ve evrende yerçekimi kuvveti gibi herşeye  nüfuz eden ve zaman ve zemin üstü yaygın bir ilim katmanı vardır. Bu  madde-dışı (mânâ) ilim katmanından gelen ilim ışığı bildiğimiz ışıktan  farklı olarak maddî beden gözü ile değil manevî kalp ve akıl gözleri ile  algılanabilir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bildiğimiz ışık gözümüze iki şekilde ulaşır: ya kaynağından direk  olarak ya da varlıklardan yansıyıp indirek olarak. Birinci durumda ışık  saf ve aslî mahiyetini muhafaza ederek gelir; ikinci durumda ise  gözümüze ulaşan ışık pırıltıları eşyanın ışık ile etkileşimine bağlı  olarak değişiklik gösterebilir. Mesela bir portakala çarptıktan sonra  gözümüze gelen ışıkta karışımını renksiz olarak algıladığımız yedi renk  değil, ağırlıklı olarak turuncu rengi vardır. Dolayesi ile varlıklardan  yansıyarak gelen ışığı irdeliyerek kaynaktan çıkan ışığın mahiyetini  anlamaya kalkmak yanıltıcı olabilir. Bu analojiden hareketle denilebilir  ki ilim ışığını da algılamanın iki yolu vardır. Birincisi, ilim  ışığının vasıtasız olarak insanın mânâ merkezi olan kalp gözü ile  massedilmesi, ikincisi ise varlıklardan yansıyan ilim ışığı  pırıltılarının akıl gözü ile alınması. Birincisi içten gelen saf bir  ilmin menbaı, ikincisi ise dıştan gelen dağınık bilginin kaynağı.  Birincisi saf bir şeker gibidir ve hemen emilir, ikincisi ise  keçiboynuzu veya şeker kamışı gibidir ve önce iyice öğütülüp posalardan  arındırılması gerekir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Varlıklardan gelen dağınık bilim ışığının akıl tarafından en etkin  bir şekilde algılanabilmesi için aklın yeterince işlenmiş olması gerekir  – aynen elmasın ışığı büyüleyici bir güzellikte yansıtabilmesi için  önce birçok zor işlemden geçmesi gerektiği gibi. Aklın işlenmesi,  gelişmesi ve parlamasının yolu da ilme yönelmek ve ilimle meşgul  olmaktır ve hazma önem vermektir. Sonra da ilim pırıltılarını tasnif  edip muhakeme değirmeni ile öğüterek özü kabuktan ve madeni cüruftan  ayırmaktır. Bu şekilde arındırılıp hazma uygun hale gelen ilim ışığı  aklı aydınlatır ve kişiyi ilmen yüceltir. Dağınık bilim ışığını almaya  yönelik varlıkları ve olayları gözleme yolu herkese açıktır ve herkes  kabiliyeti elverdiği ölçüde aklını parlatabilir ve parlatmaya devam  edebilir – yeter ki gerekli gayreti göstersin. Madeleine L’Engle’ın  ifadesiyle “İlham, genellikle çalışırken gelir, çalışmaya başlamadan  evvel değil.”</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">İlmin direk olarak algılanması ise, onun anî olarak kalpte yansıması  ve hissedilmesidir. Beş duyudan farklı olarak maddî aracısı olmayan ve  varlığını herkesin farkettiği bu hisse altıncı his veya ilham denir ve  halk arasında “içime doğdu” olarak ifade edilir. Bu his muhtelif  derecelerde herkeste vardır ve kalbin saflığına, hassasiyetine ve  gelişmişliğine bağlı olarak gayet sağlam bir bilgi kaynağı olabilir –  yeter ki kişi kendini etkin bir alıcı konumuna getirsin ve o konumda  tutsun. Hayvanların inkârı mümkün olmayan ve “içgüdü” (İngilizce ve  bilim dünyasında “instinct”) olarak vasıflandırılan ilimleri tamamen bu  cinstendir, yani ilhamdır. İlhama en parlak şekilde mazhar olan  hayvanlar ise arı ve ipek böceği gibi maddeleri ve enaniyetleri küçük  ama marifetleri büyük olanlardır. Jim Rohn’a göre “Başarının sırlarından  biri, ilhamla karışık fikirlerdir.” Bahtiyar insan odur ki hem akıl hem  de kalp gözü açık olsun, ve ilmi tek değil çift kanaldan birden alsın.  Yani akıl ve kalbini her zaman uyanık ve alıcı konumunda tutsun.  Böylelikle ilmin şahikalarına tek kanatla zorlanarak değil, çift kanatla  süzülerek uçsun.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yeni bilginin kaynağı mevcut bilgi veya beyin değil, ilhamdır. O  yüzden yeni bilgi üretmek çok şey öğrenmenin doğal bir sonucu değildir.  Yani mevcut bilgi yeni bilgi üretemez. Öyle olsaydı, yeni bilgileri en  çok bilginin yüklü olduğu bilgisayarlar veya yüksek teknoloji ürünü  robotlar üretirdi. Başka bir tabirle, mevcut bilgi yeni bilginin kaynağı  olamaz. Çünkü bilinen bilginin bilinmiyen bir kısmı yok ki bilinen  bilgi o kısmın kaynağı olsun (eğer olsaydı, zaten o kısım da bilinen  bilginin bur parçası olarak biliniyor olacaktı). Bilginin kaynağının  beyin olduğunu zannedenlere şunu söylemek gerekir ki beyindeki karbon  kömürdeki karbondan, beyindeki hidrojen sudaki hidrojenden ve beyindeki  elektrik akımını sağlayan elektronlar evlerdeki elektrik tesisatında  akan elektronlardan hiç farklı değildir ve bu atom veya parçacıklarda  bilgi diye bir unsur yoktur. Parçalarında olmıyanın bütününde  olamıyacağına göre, insan beyninin bilginin kaynağı olduğu iddiası  abestir. Yeni bilgileri keşfedip ifade edenlerin genellikle iyi eğitim  görmüş kişiler olmasının sebebi beynin eğitimle değişmesi değil,  kişilerin ilimle meşgul olarak ilim ışınını alma kabiliyetlerini  geliştirmiş olmalarıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Bilinen bir şeyi veya yaşanan bir olayı düşünmek denen şey aslında  “irade” hüzmesinin “hafıza” sabitdiskinde kayıtlı olan o şey veya olaya  yönelerek okuyucusuyla onu “hayal” ekranına yansıtması ve dikkatin ona  çevrilmesidir. Bilmediğimiz bir şey hakkında düşünmek denen şey ise beş  duyunun başka konularla ilgisini kesip dikkati o şey üzerine toplamak ve  bilinmeyen şeyle ilgili bilgi ışığını almaya ve onu soyutlamaya  odaklanmaktır – aynen bir televizyonun antenlerini belli bir yayını en  iyi şekilde alacak şekilde değişik yönlere çevirmek ve ayarlamak gibi.  Birlikte ve sesli düşünmek yeni ve doğru bilgiye ulaşmada gayet etkindir  ve yaratıcı düşünce ve fikir üretme ağırlıklı faaliyetlerde uyumlu  kişilerin bir gurup olarak çalışması oldukça yaygındır. Beyin fırtınası  denen şey ise adeta imece usulüyle birçok zihnin bir konuyla ilgili  bilgi edinmeye çalışması ve sonra alınan bu bilgi ışınlarının muhakeme  filtrelerinden geçirilerek ayıklanıp saflaştırılmasıdır. “Düşünüverdim”  veya “aklıma geliverdi” veya “içime doğdu” gibi tabirler, insanın  kuvvetli bir ilham almasını ifadeden başka bir şey değildir.</span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Evrensel kanun ve prensipler değişimleri kural altına alan genel  ilimlerdir ve belli alanlara has ilimler için bir çerçeve oluştururlar.  Evrende herşey ilimle olur ve ilim ışığı olayların daha olmadan evvel  nasıl olacağını görmemizi sağlar. Bu yüzden geleceği en doğru olarak  görenler ilim ışığı ile bakanlardır ve en doğru hareket edenler ilmi  rehber edinenlerdir. İlmin olduğu yerde birlik, kuvvet ve aydınlık,  olmadıği yerde ise ayrılık, zayıflık ve karanlık vardır. Yeni bir şey  yaparken kullanılabilecek en kıymetli unsur madde dışı olup maddeye  nüfuz eden ilimdir. Bir şey yaparken en iyisini yapmak ilim ile olur ve  ilim arttıkça herşeyin daha iyisi yapılır. O yüzden modern toplumlarda  eğitime, yani yüzlerce yıllık bilgi birikiminin genç dimağlara  aktarılmasına, büyük önem verilir. Kişinin bilgiyle ne yaptığı elbette  önemlidir; ancak bilgiyle ne olduğu daha önemlidir.</span></p>
<p>Prof. Dr. Yunus Çengel<br />
 Nevada Üniversitesi, ABD</p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="707" title="1" title="29 April 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3108-ilim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güzellik ve Fıtrata Uygunluk Olarak Adalet</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3102-adalet.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3102-adalet.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Oct 2010 19:35:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Prof.Dr.Yunus Cengel</dc:creator>
				<category><![CDATA[B-ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Benzer]]></category>
		<category><![CDATA[Burada]]></category>
		<category><![CDATA[Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kabul]]></category>
		<category><![CDATA[Konan]]></category>
		<category><![CDATA[O Yol]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Yunus Çengel]]></category>
		<category><![CDATA[Tam]]></category>
		<category><![CDATA[Veya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3102</guid>
		<description><![CDATA[Erzurum’un meşhur Abdurrahman Gazi mevkii, oradaki türbeden ziyade duran arabaların kendi hallerine bırakıldığında yokuş yukarı gittiği rampasıyla bilinir. Görenleri hayrette bırakan ve fizik kanunlarını göz göre göre ihlal eden bu...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/adalet.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/adalet.jpg?referer=');"><img class="aligncenter size-full wp-image-3103" title="adalet" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/adalet.jpg" alt="Güzellik ve Fıtrata Uygunluk Olarak Adalet" width="465" height="313" /></a>Erzurum’un meşhur Abdurrahman Gazi mevkii, oradaki türbeden ziyade  duran arabaların kendi hallerine bırakıldığında yokuş yukarı gittiği  rampasıyla bilinir. Görenleri hayrette bırakan ve fizik kanunlarını göz  göre göre ihlal eden bu olayı kimi keramet olarak nitelerken kimi de  manyetik alanla (nedense arabayı çektiği iddia edilen bu alanın kendi  üzerlerindeki para gibi metalleri hiç etkilememesi onları hiç  düşündürmüyor) izah etmeye çalışırlar. İnsanların kendilerine ve  gözlerine olan itimatlarından dolayı yerin ilginç topoğrafyasına rağmen  gözün yanılıyor olabileceği ihtimaline nedense kimse itibar etmiyor. Bu  durumda fizik kanunları yalancılık ithamına maruz kalmaktadır ve eğer bu  kanunların dili ve şuuru olsaydı adalet talebiyle bu insanları  mahkemeye verecekti. Mahkeme de adil bir karar verebilmek için her iki  tarafın doğruluk ve tarafsızlığını kabul edeceği su terazisi gibi  şahitlere müracaat edecekti. Yola paralel konan basit bir su terazisi  tüm gözlere gösterecektir ki yokuş olarak bilinen o yol aslında iniştir  ve arabaları hareket ettiren şey diğer iniş yerlerde olduğu gibi  yerçekiminden başka bir şey değildir. Aklın bilim ışığıyla gördüğü bu  manzara karşısında insaf sahibi insanlar gözlerine güvenmekle haksızlık  ettiklerini görecekler ve doğruluğa kanaat edeceklerdir. Görüldüğü gibi,  bilim ışığı ile bakıldığında bilgi eksikliği veya yanlış bilgiden  kaynaklanan görüş ayrılıkları ve ihtilaflar sona ermekte, aklın tatmin  edilmesiyle genel bir mutabakat oluşup birlik sağlanmaktadır. Benzer  şekilde, bir duvarın eğik veya doğru olduğu konusunda bir görüş ayrılığı  olduğunda, sarkıtılan basit bir duvarcı şakülü bu görüş ayrılıklarını  giderecek ve herkesi aynı görüşte birleştirecektir. Burada önemli husus  aklın tam tatmin olması ve itiraz edeceği bir noktanın kalmamasıdır.  İnsanların eğitim ve aklen gelişmişlik seviyesi arttıkça, görüş  ayrılıkları azalmakta ve dünya çapında daha geniş bir mutabakat  sağlanmaktadır. Mesela bir zamanların en ateşli tartışma konusu olan  dünyanın yuvarlaklığı bugün sıradan bir bilgidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Demokrasinin doğru işlediği bir ülkedeki kanunlar o ülkede yaşıyan  insanların genel iradesini ve evrendeki kanunlar da evrensel bir iradeyi  yansıtır. Bu evrensel kanun ve prensipler sağlam akıllar tarafından  önyargısız bilimsel araştırmalarla keşfedilir. Temel bilimler insanlık  tarihinden evvel de vardı ve insanların yaptığı şey olaylarda ve  varlıklarda parıldıyan bilim ışığını farkedip ifade etmek ve sonra bu  bilgileri yeni sahalara uygulamaktır. Yani bilimin kaynaği akıl değildir  ve biliminsanlarının yaptığı şey bilimi icat etmek değil keşfetmektir.  Araştırmalar esnasında bilim kişisel görüş ve önyargılarla  karıştırılabilir. O yüzden ortaya yeni konan bilimin muhakeme edilmesi  ve belli testlerden geçerek ayıklanması gerekir. Böylelikle bilim  evrenselleşir, ve bireysellikten çıkıp global bir nitelik kazanır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">İnsan fıtraten meraklı bir varlıktıır ve yeni şeyler öğrenmeye meyli  ve şevki vardır. Hayvanlardan farklı olarak insanlarda bildiğimiz maddî  mide ile beraber çok sayıda mana mideleri vardır ve akıl bu midelerin  önde gelenlerindendir. Akıl midesinin gıdası ilimdir ve aklen gelişkin  bir insanın aklıyla ilim yemekten aldıği haz, ağzıyla yediği lezzetli  bir yemekten aldığı hazdan daha az değildir. Beden midesi belli bir  miktar yemek yendikten sonra doyar ve yemeğin miktarı biraz kaçırılırsa  rahatsız olur. Akıl midesi için ise bir sınır söz konusu değildir. Ömür  boyu ilim yese yine doymaz. Hatta yedikçe daha da gelişir ve daha çok  yemek ister. Böylelikle hayat bir ilim ziyafeti olur ve kişi kalpte  hissedilen nezih bir haz ile apaydınlık bir iç âlemde yaşar. Varlıklara  ve olaylara bildiğimiz maddî ışıkla bakıp sadece dış yüzeylerini görme  yerine onların derinliklerine nüfuz eden manevî ilim ışığıyla bakıp  içlerini görebilmenin verdiği memnuniyet ve haz, görme özürlü bir  kişinin gözlerinin açılıp âlemi temaşa edebilmesinden doğan haz ve  heyecandan aşağı değildir. O yüzden ilim tahsil etmenin önemli bir  boyutu kişinin akıl ve fikir âleminin inşası, imarı ve aydınlatılması ve  insan olarak yücelmesidir.<br />
 Adalet için de benzer şeyler söylenebilir. Ancak adalet hissinin  insandaki muhatabı veya alıcısı vicdandır ve adalet akıldan ziyade  vicdanla tartılır. Hatta Rus yazar Alexander Solzhenitsyn’e göre “Adalet  vicdandır; bireysel bir vicdan değil değil tüm insanlığın vicdanıdır.  Kendi vicdanlarının sesini net olarak tanıyanlar genellikle vicdanın  sesisini de tanırlar.” Adaletin sembolü terazidir, ancak bir şeyin  adalete uygun olup olmadığını gösteren şakül veya su terazisi gibi  fiziksel teraziler yoktur. Kendisi madde-dışı yani mânâ olan adaleti  tartan vicdan terazisi de mânâdır ve o yüzden adalet de ilim gibi  hissedilir ama beden gözüyle görülemez ve başkalarına gösterilemez.  Adalet ve vicdan daha ziyade zıtları olan adaletsizlik ve vicdansızlıkla  bilinir – aynen bilim ve aklın en kolay cehalet ve akılsızlıkla  görüldüğü gibi. Eğri olan bir duvar nasıl su terazisi ile kolayca  belirlenen yerçekimi hatlarını referans alan gözün rahatsız ediyorsa,  hukuku ihlal eden eğri bir davranış da bozulmamış bir vicdanda doğruluğu  referans alan vicdan terazisinin ibresini denge konumundan saptırır ve  vicdanı burkar. Adaleti sağlayan davranış, vicdandaki bu burkulmayı  telafi eden ve vicdan terazisini tekrar denge haline getirip rahatlatan  davranıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Adaletin kaynağı ile ilgili birçok teori vardır ve bunlardan birisi  de adaletin insan tabiatından kaynaklanan ve içten gelen bir his veya  içgüdü (instinct) olduğudur. Bu görüşü destekleyen deneysel veriler de  vardır. Ancak adaletle hükmeden yöneticileri insanların gözünde yücelten  adillik hasleti herhalde bu adil kişilerin atom veya moleküllerinde  değildir ve onlardan kaynaklanmamaktadır. Zira insan bedeninini temel  yapıtaşları olan karbon, azot, hidrojen ve oksijen atomlarıyla  atomlararası bağlar adil kişilerde de zalim kişilerde de aynıdır.  Parçalarında olmayan bir şey bütününde olamayacağına göre, insanlarda  varlığı görülen adalet ışığı insanın maddesinden değil, dışarıdan gelir –  aynen elmasın göz kamaştıran pırıltılarının elmasın atomlarından değil  dışarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi. Adalet sıfatıyla tanınan  insanların özelliği adalet ışığı için kuvvetli bir alıcı konumunda  olmaları ve çevredekilere huzur ve güven veren bu ışığı hal ve  hareketlerinde yansıtmalarıdır. Bu da evrende madde (ve zaman) ile  ilgisi olmayan yaygın bir adaletin ve dolayesi ile bir adalet  katmanının, olduğnu gösterir. Eski Yunanlılar bile bu mânâyı  hissetmişler ki bu katmanı “adalet tanrıçası” Dike (Lustitia) olarak  kutsallaştırmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Adalet duygusu da akıl gibi bir manevî midedir ve gıdası mağdura  hakkını ve zalime de cezasını vermektir. Yani işlerde adaleti gözetmek  ve canlı veya cansız tüm varlıklara adaletle muamele etmektir. Bu  duygunun hazzı, mağdurların hak ettiği şeye kavuşmaktan ve zalimlerin  layık oldukları cezaya çarptırıldıklarını görmekten doğan memnuniyet ve  sevinçtir. Haksız muamele ve zulüm adalet duygusunu incitir ve vicdan  sahibi herkesi rahatsız eder. Geçmişteki adaletsiz bir muamale  hatırlanarak eşildiğinde bile insanı ızdıraba boğar ve hayatının tadını  kaçırır – bel ağrısından muzdarip birinin kımıldandıkça belden geçen  sinirlerin incinmesi sonucu ağrı ile kıvranması gibi. İnsan fıtratı  adaletsizliği reddeder ve zulme karşı bazen hayatı pahasına da olsa  isyan eder. Maruz kalınan zulümler sonucu adalet hissi yaralanan ve  dengesi sarsılan insan, yaralı bir aslan gibi garaz ve intikam  hislerinin kontrolü altına girerek birçok zulmü işliyebilir. Kabaran  garaz ve intikam hislerini teskin eden ve kükreyen aslanı kuzuya çeviren  sakinleştirici iksir adalettir. Çünkü adalet, adaleti celbeder. William  Hazlit’in ifadesiyle “Başkalarına adaletle muamele etmeye en hazır  olanlar, dünyanın kendilerine adaletle muamele ettiği hissini  taşıyanlardır.” Ingiliz filozof Francis Bacon da bunu şoyle ifade eder:  “Eğer biz adaleti muhafaza etmezsek, adalet de bizi muhafaza  etmiyecektir.” O yüzden dünyanın problemli yerlerinde kalıcı huzur ve  barışın tesis edilmesi için yapılması gereken şey adaletin temin  edilmesidir. Aynı şey en küçük toplu yaşama yeri olan evler için de  geçerlidir. Ama önce insanın mahiyetinin ve adaletin ne olduğunun  bilinmesi gerekir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Tek başına ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz olan ve bu yüzden toplu  yaşamaya mecbur olan insan “ben” merkezlidir ve dolayesi ile bencilliğe  meyillidir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İnsan, cibilliyeti ve fıtratı  hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zatını sever;  başka her şeyi nefsine fedâ eder. Mabuda lâyık bir tarzda nefsini  metheder; mabuda lâyık bir tenzih ile nefsini meâyibden tenzih ve tebrie  eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul  etmez; nefsine perestiş eder tarzı nda, şiddetle müdâfaa eder.” Yani  insanda kusurlarını görmeme, menfaatini gözetme ve haksız bile olsa  kendini haklı çıkarma meyli vardır. Keza insan hazır küçük bir lezzeti  ilerideki büyük bir mükâfata tercih eder.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Hayvanlardan farklı olarak insanların his, hırs ve heveslerine sınır  konmamıştır ve o yüzden ilişkilerde ve mal ve hizmet değişiminde zulüm  ve tecavüzler meydana gelir. Bu zulümlerin önlenmesi için adalete  ihtiyaç vardır. Ancak hırs ve menfaat gibi hislerin baskısı altında olan  ve çok defa nefsin avukatlığını yapan bireysel akıl adaleti idrakte  zorlanacağından ortak bir akla ihtiyaç vardır. İstişareden doğan böyle  ortak bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Avusturya’lı filozof ve  yazar Elias Canetti’nin dediği gibi, “Adalet, paylaşma ihtiyacını  görmekle başlar. En eski kanun bunu düzenliyendir ve bu kanun, bugün de  hâlâ en önemli kanundur.” Ancak kanun adalet demek değildir ve İngiliz  romancı William McIlvanney bir inceliğe dikkat çeker: “Kanun, adalete  sahip olamıyacağımız için sahip olduğumuz şeydir.” O yüzden akıllar  gelişip adalet anlayışı derinleştikçe de kanunların değişmesi doğal bir  süreçtir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Adalet adil ve vicdanlı olma niteliği olarak bilinir ve adalet  denince hakların belirlenmesi ve hakedenlere layık oldukları ceza veya  mükâfatın verilmesi akla gelir. Adaletsizlik ile de haksızlık ve  insafsızlık kastedilir. Eski Roma’lı filozof ve devlet adamı Marcus  Tullius Cicero’nun dediği gibi “Adalet, herkese hak ettiğini veren  yerleşik ve değişmez gayedir.” Evrensel bir değer olan “musavat-ı hukuk”  kaidesi halk arasında genellikle “kanun önünde eşitlik (equality before  law)” olarak bilinir, ve zengin ile fakirin, amir ile memurun, ve işçi  ile patronun kanun önünde ve hakim karşısında eşit muamelesi görmesini  gerektirir. Yani hakkını aramada ve hak ettiği şeyi almada herkes  eşittir. Eğer bir yerde kendilerini kanunun üzerinde gören imtiyazlılar  varsa, orada adalet yoktur. Marie von Ebner-Eschenbach’ın ifadesiyle,  “Adaletin en büyük düşmanı imtiyazdır.” Adalet denince genellikle  mahkemeler yoluyla alınmaya çalışılan haklar ve telafi edilmeye  çalışılan maduriyetler gelir. Ama adalet, çok daha geniş bir sahayı  kapsayan ve adeta tüm varlıklara nüfuz eden en temel, kapsamlı ve  felsefik kavramlardan biridir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Adalet mizan, ölçülülük ve dengedir. Başka bir ifade ile herşeyin  layık olduğu ve hakettiği yerde olması, hakkına razı olup başkalarının  hakkına tecavüz etmemesi ve fıtrat kelimesi ile ifade edilen yaratılış  gayesine uygun hareket etmesidir. Adalet ve dengeden güzellik, nezihlik  ve estetik doğar ve huzur hâsıl olur. Adalet, insana verdiği huzur ve  ulvî haz ile bilinir ve huzuru yok eden itiraz ve isyan hislerini  giderir. Hakettiğine rıza gösterme yerine itiraz etme hissinin kaynağı  fıtrattan sapış ve yaratılış gayesine aykırı davranıştır. Fıtrata aykırı  hareket adaletsizliktir ve bunun da anında verilen cezası  huzursuzluktur. Hatta denebilir ki adalet güzellik, zulüm ise  çirkinliktir. ABD’li filosof ve yazar Henry David Thoreau’nun ifadesiyle  “Adalet şirin ve ahenklidir, adaletsizlik ise haşin ve ahenksizdir.” O  yüzden adalet çekici, zulüm ise iticidir. Herşey zıddıyla bilinir.  Adaleti de bize en iyi tanıttıran ve bildiren adaletin yokluğu yani  adaletsizliktir. Güzelin güzelliğini gösteren çirkinin çirkinliği olduğu  gibi, adaletin de güzelliğini gösteren adaletsizliğin çirkinliğidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Öyle görülüyor ki varlığını lisan-ı haliyle ve meyillerle hissettiren  fıtratı ve yaratılışın gayesini anlamadan ve bilmeden adaletten  bahsetmek abestir. Evrende birlik esastır, bu da ancak hassas bir denge  içinde anlamlı ve uyumlu bir birliktelikle mümkündür. Her şey ne kadar  büyük olursa olsun daha büyük bir bütünün parçasıdır ve kendi  varlığından ziyade parçası olduğu bütünün varlığıyla anlam ve değer  kazanır, izzet ve itibar görür ve şuurlu ise haz alır. Bir varlığın en  büyük var olma gayeleri kendine yönelik olanlar değil, parçası olduğu  bütüne yönelik olanlardır. Hatta varlıklar var oluşlarını, yani yokluk  âleminden varlık âlemine gelmelerini, parçaları olduğu bütünün varlığına  borçludurlar. Bir şeyin bu iç içe olan varlık daireleri silsilesindeki  değişik rol ve konumları ve diğer şeylerle ilişkileri bilinmeden, a  şeyin hakkını tam ve doğru olarak bilmek ve dolayesi ile adaleti  gözetmek mümkün değildir. Ve o şeye adalet edelim derken onun parçası  olduğu bütüne ve o bütünün diğer parçalarına büyük bir adaletsizlik  etmek ve birçok yüksek gayeleri iptal edip çirkinlik sergilemek  mümkündür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Mesela bir arabayı ele alalım. İrili ufaklı yüzlerce parçadan oluşan  arabanın varlığının tek bir sebebi vardır, o da araba sahibinin rahat,  hızlı ve güvenli bir şekilde bir yerden bir yere gitmesini sağlamaktır.  Zaten hayatında ilk defa bir araba gören kimse sadece arabayı  inceliyerek ve onun koltuklarına, tekerleklerine, direksiyonuna, vs  dikkat ederek anlar ki bu arabanın yapılış gayesi yani fıtratı insanlara  taşıt olmaktır. Eğer insanların yolculuk için araçlara ihtiyaçları  olmasaydı, araba da olmıyacaktı. Arabanın bu yaratılış gayesine uygun  olarak kullanılması tam bir adalettir ve bir güzelliktir. Hiçbir vicdan  sahibi bundan rahatsız olmaz ve arabaya acımaz. Yine hiçbir akıl sahibi  de “insanın hep arabaya binmesi arabaya haksızlıktır; arasıra araba da  insana binmelidir ki adalet olsun” demez. Arabaya binmeye kıyamayıp onu  kendi haline paslanmaya bırakmak ise bir adaletsizliktir, israftır ve  çirkinliktir. Hatta denebilir ki varlığının gayesine uygun olarak  hareket eden ve insanları taşıyarak onları memnun eden bir araba mutlu,  kendi halinde bir kenara bırakılan bir araba ise mahzundur. Eğer  arabanın da insan gibi aklı ve şuuru olsaydı ve mahkemeye gidip “bana  hep biniliyor, keyfi muameleye tabi tutuluyorum, bazen çamurlu yollarda  sürülüp kirletiliyorum” gibi şikâyetlerle hak dava etseydi, her halde  adil bir mahkemeden red cevabı alacaktı. Ancak “bana aşırı yük  taşıtılıyor, bakım ve temizliğim yapılmıyor, bana tekme atılıyor” gibi  şikâyetlerle mahkemeye gitseydi, herhalde haklı bulunacak ve zulme  uğradığına hükmedilecekti. Hatta sahibi tarafından hizmetten alınıp işe  yarıyan parçaları söküldükten sonra hurdaya ayrılan bir araba bile  şikâyet edemez, belki yeni bir araba olarak geri gelecek olmanın şevk ve  heyecanıyla geridönüşüm fırınlarına seve seve gider.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Benzer şeyler arabanın parçaları için de söylenebilir. Arabanın her  parçası icra edecekleri görev ve çalışma şartları gözönüne alınarak  bilgi ile ince hesaplarla ve hassas ölçülerle tasarlanmış ve imal  edilmiştir. Mesela tekerlek arabanın tüm ağırlığını kaldıracak güçte,  yolu kavrayıp kaymayı önlüyecek kabiliyette ve yol tümsekliklerinin  sebeb olduğu titreşimleri emecek esneklikte yapılmıştır. Tekerleğin  aynen tasarlandığı gibi iş görmesi hem tekerlek için hem de onun  yapımcısı için bir memnuniyet, bir izzet ve hatta bir zevktir Zor  şartlarda görev yapan ve daimî şekilde kötü muameleye maruz kalan bir  tekerlek mahiyetini ve varlık sebebini görmezden gelerek araba içinde  zerafetle arz-ı endam eden direksiyona bakıp şikâyet edemez ve eşit  muamele talep edemez. “Eşitlik” olsun diye tekerlekle direksiyonun  yerini değiştirmek cahillik ve zulümdür, arabanın ve parçalarının  varoluş sebebinden ve fonksiyonlarından habersizliktir ve tekerlek ve  direksiyonla beraber arabanın yüzlerce diğer parçasını işlevsiz hale  getirmek ve arabayı iptal etmektir. Bu ise büyük bir israf, çirkinlik ve  adaletsizliktir. Eşitlik olsun diye tekerlekle direksiyonun  değiştirilmesine hükmeden bağlayıcı bir mahkeme kararı, tüm arabaları  trafikten men edip araba mezarlığına gönderme kararıyla eşdeğerdir.  (Aynı şey tekerleklerle eşitlik olsun diye arabaya bir yerine dört  direksiyon takma teklifi için de geçerlidir.) Ancak öndeki tekerleklerle  arkadakilerin aşınma hızı farklıdır ve ön tekerleklerin belli bir süre  sonra arka tekerleklerle yer değiştirme isteği adalete ve hikmete tam  uygundur. O yüzden Alman filozofu Friedrich Nietzche eşit olmayanlar  için eşitliği adalet değil zulüm olarak görür: “Eşitlik doktrini! Bundan  daha zehirli bir zehir yoktur; çünkü o adaletin sonu iken adaletin  kendisi tarafından konulmuş görünümü veriyor. ‘Eşitler için eşitlik,  eşit olmayanlar için eşitsizlik!’ Adaletin gerçek sesi bu olması gerekir  ve bunu takip eden, ‘Eşit olmayanı asla eşit yapma’.”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Canlılar âleminde de durum farklı değildir. Asmanın dallarından  sarkan rengârenk üzüm salkımlarına bakan bir kişi üzümünün yenmek için  yapıldığını anlar ve üzümün besleyici özelliklerini ortaya koyan  bilimsel araştırmalar da bunu teyid eder. O yüzden üzümün mahiyetine ve  varoluş gayesine gayet uygun olarak insanlar, kuşlar veya arılar  tarafından yenmesi tam bir adalet ve bir güzelliktir. Dalında kurumaya  terkedilmesi ise bir israf, adaletsizlik ve çirkinliktir. Asma, eğer  şuuru olsaydı, üzümlerini yenmekten kurtarmaya çalışmak şöyle dursun  belki onları iştahlı müşterilerine ikram etmekten ve onların memnun ve  minnettar halini görmekten bir haz alırdı – aynen bir annenin itina ile  hazırladığı kurabiyeleri kendi veya komşu çocuklarına ikram etmekten ve  onların iştahla ve zevkle yemesini seyretmekten büyük bir haz aldığı  gibi. Bir annenin yiyecek hazırlayıp çocuklara ikram etmesi annelik ve  çocukluk fıtratlarına gayet uygundur ve o yüzden tam bir adalet ve  seyretmesi hazlı bir güzelliktir. Akıl ve vicdanlar konuşabilseydi,  onlar da “evet, öyledir” diyerek tasdik edeceklerdi. Annenin verici  çocukların ise alıcı konumunda olması durumu değiştirmez ve bir  adaletsizlik yaratmaz. Aslında anne zorluklara katlanan verici gibi  görülse de gıdası şefkat etme olan şefkat midesi ile o kadar şefkat alır  ki annenin bu şefkat ziyafetinden aldığı ulvî lezzet belki tüm  çocukların kurabiye ziyafetinden aldığı lezzetten daha büyüktür. Zaten  vahşi hayvanların bile aç iken önce yavrularını doyurmaları, şefkatte  yemekten daha büyük bir lezzet olduğunu gösterir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yukarıda araba için söylenen şeyler mesela at için de  tekrarlanabilir. Ata bakan bir kişi atın yapısının hızlı koşmaya ve  binilmeye gayet uygun olduğunu görür. O yüzden atın rahat taşıyabileceği  biri tarafından binilmesi atın fıtratına gayet uygundur ve zulüm değil  adalettir. Hatta meyil ve kabiliyetlerin hayata geçirilip gösterilmesi  fıtrata uygun bir davranış ve bir açılım olduğundan bir hazdır ve atın  sahibini taşımaktan bir haz aldığı dahi söylenebilir. Zaten sırtında  binicisiyle arz-ı endam eden ve gösterişli bir şekilde yürüyen at adeta  binicisiyle bir kıymet kazanmakta ve bir şeref duymaktadır ve  seyredenleri de keyiflendirmektedir. Kenarda bu ihtişamı seyreden diğer  atlar da herhalde o ata gıpta ile bakmakta ve onun yerinde olmayı arzu  etmektedirler. Atın eşitlik olsun diye insana binmesi ise fıtrata  aykırılıktır, vicdanları rahatsız eden bir çirkinliktir ve insanla  beraber ata da bir zulümdür. Çünkü başka bir varlık tarafından taşınmaya  meyli olmayan atın buna zorlanması ata iyilik değil eziyettir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yakın mesafeler için insanın bineği kendi ayaklarıdır ve insanı  taşıyıp bir yere götürmek ayak için bir hazdır. Ayakların romatizma gibi  bir maraz yüzünden ait olduğu vücudu taşıyamayacak hale gelmesi ise  ayaklar için sevinilecek bir durum değil bir ızdıraptır. Hasta ayakların  herhalde en büyük arzusu iyi olup yaratılış gayesine uygun olarak  tekrar yürümeye ve ait olduğu kişiyi gezdirmeye başlamaktır. Bütün  vücudun yükünü çeken ayaklar yukarıda serbestçe salınıp duran ellere  bakıp adaletsizlikten şikâyet edemezler ve eşitlik isteyip eller ile yer  değiştirmeyi talep edemezler. Böyle bir talep cahilliktir, el ve  ayakların var oluş gayelerinden hebersizliktir ve el ve ayakla beraber  diğer uzuvlara ve tüm vücuda bir zulümdür. Sağlam bir insanı tutma ve  yürüme özürlü bir hale getirmek akılları isyan ettiren vicdanları da  rahatsız eden bir çirkinliktir ve büyük bir adaletsizliktir. Eşit  olmayanların eşit muamelesi görmesi eşitlik değil eşitsizliktir. Adalet,  varoluş gayesine uyumlu bir halde meyillerin yönlendirmesiyle  kabiliyetlere en uygun tarzda hareket etmektir. Buradaki el ve ayak  örneği, bir birlik içinde çalışması ve değişik roller üstlenip adeta tek  bir vücut gibi faaliyet göstermesi gereken aile, firma, değişik  kurumlar ve hatta ülkeler için genelleştirilebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yetişkin bir inek yetişkin bir koyundan kat kat büyüktür ve gıda  ihtiyacı da vücudun büyüklüğü ile orantılıdır. O yüzden eşitlik olsun  diye inek ile koyuna aynı miktarda ot vermek adalet değil zulümdür.  Varlıkların mahiyetlerini dikkate almayan bu yaklaşımla inek aç kalacak,  koyun da fazla otu israf edecektir ki ikisi de akıl ve vicdanları  rahatsız eden bir çirkinliktir. Hele ayrımcılık olmasın diye köpeklere  de yemeleri için ot vermek komiklik derecesinde fıtrattan habersizliktir  ve bunu adalet adına yapmak adalete adaletsizlik etmektir. Keza inekten  koyunlara bekçilik yapmasını beklemek imkânsızı istemektir. Bu örnekler  malumu ilam derecesinde açıktır ve kimse bunların aksini iddia edecek  değildir. Ancak pratik hayatta farkında olmadan bu tür zulümler çok  yapılmaktadır. Mesela iki insan arasındaki fark, bir koyunla köpek  arasındaki farktan hiç de az değildir. İnsanlar bedenen birbirlerine çok  benzeseler de fıtrat, meyil ve kabiliyetçe birbirlerinden çok  farklıdırlar. Fıtrat, meyil, ve kabiliyetçe birbirlerinden bu kadar  farklı olan insanlara eşit muamelesi yapmak en büyük bir eşitsizlik ve  bir adaletsizliktir. Fıtratı gözardı edip mutlak adaleti sağlama  iddiasıyla ortaya çıkan baskıcı rejimlerin ve fıtrata zıt tek tipçi  uygulamaların sonucu verimlilik değil israf, güzellik değil çirkinlik,  akıl ve vicdanlara uygunluk değil zıtlık ve huzur değil huzursuzluk ve  en nihayet çöküş olmuştur. Bu farklılıkları gözeten demokratik  rejimlerdeki hürriyetçi yaklaşımlar ise fıtrata uygunluğun meyvelerini  bol bol toplamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Adaletin önemli bir unsuru dengeli olma ve dengeyi muhafaza etmenin  yolu da ölçüyle iş yapmak ve tecavüze yer vermemektir. Tüm canlı  türlerinde genişleme ve yayılalarak herşeyi istila etme meyli vardır.  Bir canlı türünün diğerlerinin rağmına dengeyi bozacak şekilde yayılması  bir dengesizlik ve çirkinliktir ve diğer türlere bir tecavüz ve  adaletsizliktir. Mesela bazı balık türleri bir seferde bir kaç yavru  doğururken bazıları da milyonlarca yumurta bırakmaktadır. Bu  yumurtaların hepsi gelişip balık olsaydı, her halde o tür tek  başınadenizi istila edecekti ve zamanla diğer türler yok olacaktı. Bu  ise bir çirkinlik ve zulüm olacaktı. O yüzden milyonlarca yumurta, larva  veya küçük balığın diğer canlılar tarafından yenmesi küçük dairede bir  zulüm gibi görülse bile geniş dairede tam bir adalettir. Çünkü  denizlerdeki temizlik, güzellik ve nezihlik ancak böyle muhafaza edilir.  Büyük bir hayır için küçük bir şer kabul edilir. Adalet, daha evvel  izah edildiği gibi, parçayı değil bütünü esas almayı gerektirir. Bir  canlının diğer bir canlı tarafından yenmesi o birey için adalete tam  uygun görünmüyebilir. Ama olaya türler açısından bakıldığında ve türün  tek tek üyeleri yerine kendisi dikkate alındığında böyle bir  adaletsizlik görülmez. Zaten evrensel adalet daimi şekilde varolup yok  olan bireylerin değil türlerin ekolojik bir denge içinde birlikte var  olmalarını gerektirir. Ayrıca, maddî beden olarak, insan ile hayvan  arasında büyük bir fark olmamakla beraber insandaki akıl, kalp, şuur  gibi sayısız manevî uzuvlar yüzünden insanların bir ferdi diğer  canlıların bir nevine karşılık gelebilir. Ve insanların bir ferdi, diger  canlıların bir türünden daha fazla fayda veya zarar verebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Adaleti “mutlak eşitlik” olarak algılama hastalığından kurtulamamanın  zararlarını insanlık çok çekmiştir ve hala da çekmektedir. Şu iyi  bilinmelidir ki evrende mutlak eşitlik olsaydı, evren homojen bir toz  bulutundan ibaret olurdu. Yani mutlak eşitliğin olduğu evren, aslında  olmıyan bir evrendir. O yüzden de var olan bir evrende mutlak eşitlik  olamaz. Hatta insan seviyesinde dahi, kemikteki bir hücre gözdeki bir  hücreyle, böbrekteki bir hücre kalpteki bir hücreyle eşitlik talep edip  itiraz etse, bu itirazları dindirecek tek yol insanı bir kıyma  makinesinden geçirip ortaya yığmaktır. Yani insanı (ve dolayesiyle tüm  hücreleri) yok etmektir. Benzer şekilde, yediğimiz gıdaları yapılarına  ve görecekleri hizmete en uygun yere yönlendirmek yerine eşitlik olsun  diye değişik organlara ve hücrelere kura ile dağıtmak adalet değil  mezarlıkta kendine bir ayırtmak ve bir insanı öldürme zulmünü  işlemektir. Hal böyle iken güya ayrımcılık yapma haksızlığından sakınmak  için, yapılacak görevle alakası olmıyan test sınavlarından alınan puana  göre insanları görevlere tayin etmek ve tayinleri de eleman açığı  bulunan kurumun görüşü alınmadan kura usulüyle yapmak acaba hangi  mantığa hizmettir? Bu, çok daha büyük bir haksızlık değil midir? Bu tür  yaklaşımların doğal sonucu adaletsizliğin emareleri olan verimsizlik,  israf ve genel memnuniyetsizlikdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Yerküreye ve hatta tüm evrene bakıldında herşeyin ince bir ölçü,  hassas bir denge ve tam bir yerli yerindelikle yapılmış olduğu görülür. O  kadar ki atomdaki parçacık âleminden galaksi sistemlerine kadar akıl  nereye bakarsa baksın bir kusur bulamaz ve saat gibi işleyen bu mükemmel  düzen karşısında ancak takdir, hayret ve hayranlığını ifade eder. Başta  tüm canlıların anlamlı ve ölçülü bir bütünlük oluşturduğunu ifade eden  ekoloji olmak üzere tüm fen bilimleri ve televizyonlarda yayınlanan  belgeseller bu mükemmel düzenin, hassas dengenin, ve eşsiz güzelliğin  birer şahididir. Tüm varlıklar adeta kendilerine en uygun bir şekilde,  en doğru bir miktarda ve belli gayelerle yaratılmışlardır. Bu da evrende  herşeyin tam bir adaletle yapılmış olduğunu gösterir. Zira adaletsizlik  olsaydı, varlıklarda abeslik, israf ve çirkinlik olurdu. Teknoloji  harikalarıyla beraber her türlü israf ve çirkinliğin insanların yaşadığı  yerlerde olduğuna bakılırsa denilebilir ki insanlar dünyadaki en cahil  ve zalim varlıklardır. Güzellik ve mükemmelliğe tapma derecesinde  düşkün, mahiyeti heyecanlı ve fıtratında ilerleme meyli olan insana  yakışan şey kendini tanıması ve fıtratına en uygun şekilde hareket  ederek hem kendine hem de diğer varlıklara adalet etmesidir. Geniş çapta  adalet tesis edilince de hayat bir haz ve huzur kaynağı olacak ve  belgesel programları insan eli değmemiş yerlerdeki güzelliklerle beraber  insanlık âlemindeki güzellikleri göstermeye başlayacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Prof. Dr. Yunus Cengel<br />
 Nevada Universitesi, A.B.D.</span></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="257" title="1" title="29 April 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3102-adalet.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HARFLER ÂLEMİNDE BİR MÂNÂ ZİYAFETİ</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/1304-harfler-aleminde-bir-mana-ziyafeti.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/1304-harfler-aleminde-bir-mana-ziyafeti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 Dec 2009 23:23:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Prof.Dr.Yunus Cengel</dc:creator>
				<category><![CDATA[B-ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinen Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[HARFLER ÂLEMİNDE BİR MÂNÂ ZİYAFETİ]]></category>
		<category><![CDATA[Nevada Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Yunus Çengel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=1304</guid>
		<description><![CDATA[HARFLER &#194;LEMİNDE BİR M&#194;N&#194; ZİYAFETİ Prof. Dr. Yunus &#199;engel Nevada &#220;niversitesi, ABD yunus@scs.unr.edu Kitap g&#246;r&#252;n&#252;şte m&#252;rekkep ve k&#226;ğıttan oluşan, g&#246;zle g&#246;r&#252;len ve elle tutulan madd&#238; bir varlıktır. Ama aslında kitabı...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1 align="center"><font face="Verdana" size="3">HARFLER &Acirc;LEMİNDE BİR M&Acirc;N&Acirc;  ZİYAFETİ</font></h1>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana"> <img width="105" height="175" border="0" align="left" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/yazarlar/yunuscengel.jpg" alt="" />Prof.  Dr. Yunus &Ccedil;engel<br />
Nevada &Uuml;niversitesi, ABD<br />
yunus@scs.unr.edu</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Kitap  g&ouml;r&uuml;n&uuml;şte m&uuml;rekkep ve k&acirc;ğıttan oluşan, g&ouml;zle g&ouml;r&uuml;len ve elle tutulan madd&icirc; bir  varlıktır. Ama aslında kitabı kitap yapan i&ccedil;indeki manalardır ve kitabın maddesi  manev&icirc; varlığı olan manası yanında bir hi&ccedil; gibi kalır. Zaten son yıllarda  gittik&ccedil;e yaygınlaşan ve onlarcası bir tek CD&rsquo;ye veya flashcard&rsquo;a sığan  elektronik e Kitapların ne k&acirc;ğıdı vardır, ne de m&uuml;rekkebi. Kelimeler adeta ekran  sahifelerinde ışığa d&ouml;n&uuml;şt&uuml;r&uuml;len elektrik enerjisiyle istenilen renkte yazılıp  bozulabilmektedir. Hatta denilebilir ki kitap denen şey m&acirc;n&acirc;ların sahifelerde  g&ouml;r&uuml;nmesini sağlayan bir perdedir, bir ekrandır, bir kılıftır, bir d&uuml;rb&uuml;nd&uuml;r,.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">&Ouml;rnek olarak,  99 gram k&acirc;ğıt ve 1 gram m&uuml;rekkepten oluşan 100 gramlık bir kitabı g&ouml;z &ouml;n&uuml;ne  alalım ve bunu &uuml;zerine rastgele 1 gram m&uuml;rekkep d&ouml;k&uuml;lm&uuml;ş 99 gram k&acirc;ğıt ile  karşılaştıralım. Madde olarak, 100 gramlık bir kitap ile 100 gramlık m&uuml;rekkepli  k&acirc;ğıt arasında hi&ccedil;bir fark yoktur. Bunları madde tahlili yapan bir laboratuara  g&ouml;ndersek, her ikisi de aynı tahlille geri gelir. 100 gramlık kitap ile 100  gramlık m&uuml;rekkepli k&acirc;ğıt madde olarak aynı olduğuna g&ouml;re, bunların aralarındaki  her fark mana ile alakalıdır ve dolayısı ile manev&icirc;dir. İşte kitap i&ccedil;in mana  denen şey, k&acirc;ğıt ve m&uuml;rekkep dışındaki her şeydir. O y&uuml;zden diyebiliz ki</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Kitap = K&acirc;ğıt,  m&uuml;rekkep, vs (madde) + Mana</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana"><img width="515" height="857" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2009/12/ayetel-k&uuml;rsi.jpg" alt="" /></font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Hatta daha  k&uuml;&ccedil;&uuml;k bir boyutta, yazı &acirc;leminin temel yapı taşları olan harflerin dizilimlerini  kelime yapan yine manadır ve denebilir ki kelimelerle ifade edilen manalar, mana  &acirc;leminin en k&uuml;&ccedil;&uuml;k birimleri yani atomlarıdır. Mesela, &ldquo;kitap&rdquo; bir kelimedir,  &ccedil;&uuml;nk&uuml; bir anlamı vardır, yani mana y&uuml;kl&uuml;d&uuml;r, ama aynı beş harften oluşan &ldquo;kipat&rdquo;  bir kelime değildir, &ccedil;&uuml;nk&uuml; taşıdığı bir mana yoktur. Yine diyebiliriz ki</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Kelime = Harf  veya ses dizilimi (lafız) + Mana</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">A&ccedil;ık&ccedil;a  g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor ki kelimelerde esas olan yine manadır, harf dizilimi olan lafız ise  sadece bir kılıftır. Mana &ouml;z, lafız ise kabuktur. Mana l&acirc;tif, lafız ise  kesiftir. Mana ruh, lafız is cesettir. Demek bir harf dizilimi, ancak bir manası  veya ruhu olduğu zaman bir kelimedir. Yani kelimeler de insanlar gibi bir bakıma  &ldquo;canlı&rdquo; varlıklardır, ve onların ruhları m&acirc;n&acirc;larıdır. Manasını kaybeden bir  kelime, ruhu giden bir insan gibi &ouml;l&uuml;r ve dağılıp gider. Yeni bir kelimenin  doğması i&ccedil;in de &ouml;nce mananın oluşması lazımdır. Sonra bu m&acirc;n&acirc;ya uygun bir lafız  bulunur. En uygun lafız ise &ldquo;şeffaf&rdquo; olandır, yani i&ccedil;inde taşıdığı m&acirc;n&acirc;yı en  berrak ve canlı şekilde g&ouml;sterendir &ndash; kurt ve kuzu (hatta kadın ve erkek)  bedenlerinin ruhlarına uygunluğu gibi. Zira m&acirc;n&acirc; ile madde, ruh ile beden ve &ouml;z  ile kabuk ters orantılıdır ve biri kalınlaştık&ccedil;a diğeri inceleşir.<br />
M&acirc;n&acirc; ile lafız zamanla &ouml;zdeşleşir ve cilt ile beden gibi birbirinden ayrılmaz  olur. Bunları yeni bir lafız uydurarak ayırmaya kalkmak, bir kişinin derisini  zorla y&uuml;z&uuml;p one yeni bir deri takmak gibi bir cinayettir. Yıllar s&uuml;ren yoğun bir  bakımı gerektiren b&ouml;yle bir operasyon &ccedil;oğu kez doku uyuşmazlığından, m&acirc;n&acirc;  bedeninin yeni lafız derisini reddedmesiyle başarısızlıkla neticelenir. Sonunda  elde boşa giden emekler, boş yere &ccedil;ekilen acılar ve yıpranmiş bir cilt kalır.  Bir&ccedil;ok kelimesi bu şekilde dumura uğratılmıs bir dil marazlıdır ve sağlıklı  b&uuml;y&uuml;y&uuml;p gelişmesi &ccedil;ok zordur.<br />
M&acirc;n&acirc;lara kılıf olan lafızlar zaman ve mekanla değişebilir &ndash; bug&uuml;n &ldquo;mektep&rdquo;  yerine &ldquo;okul&rdquo; kullanılması ve İngilizce konuşulan yerlerde kelimeye &ldquo;word&rdquo;  denmesi gibi &ndash; &ccedil;&uuml;nk&uuml; madd&icirc;dirler. Ama asıl olan m&acirc;n&acirc;lar sabittir, zaman ve mekan  &uuml;st&uuml;d&uuml;r, &ccedil;&uuml;nk&uuml; manev&icirc;dirler. Yani m&acirc;n&acirc;lar değişik yerlerde değişik yerel  kıyafetlere b&uuml;r&uuml;n&uuml;p &ouml;yle g&ouml;r&uuml;l&uuml;rler ve bir zenginlik ve &ccedil;eşnilik oluştururlar.  Benzer şekilde, m&acirc;n&acirc;lar zamanla değişen modaya uyarlar ve kılıf değiştirirler.<br />
Kelimeler m&acirc;n&acirc;ların temsilcisi olduklarından denilebilir ki kişilerin kelime  hazneleri, m&acirc;n&acirc; zenginliklerinin ve dolayesiyle anlama ve ifade etme  kabiliyetlerinin bir &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml;d&uuml;r. O y&uuml;zden kişilerin k&uuml;lt&uuml;r seviyeleri, konuşma ve  yazmalarından anlaşılır. Dili kaba saba kullanan bir kişi, anlayışı da kaba saba  olan bir kişidir.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Şimdi  kelimelerdeki madde ve m&acirc;n&acirc; ilişkisini daha yakından inceliyelim. Mesela &ldquo;kitap&rdquo;  kelimesinin ne m&acirc;n&acirc;ya geldiğini hepimiz biliriz. Peki, bu m&acirc;n&acirc; &ldquo;kitap&rdquo;ın  neresinde? Harflerinde desek, değil. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; &ldquo;k&rdquo; ve &ldquo;a&rdquo; gibi harflerin kitapla  ilgisi yok; zaten bu harflerin tek başlarına belirli bir m&acirc;n&acirc;ları da yok. Keza,  aynı harflerden oluşan &ldquo;katip&rdquo; veya &ldquo;patik&rdquo; kelimelerinin m&acirc;n&acirc;ları tamamen  değişik ve &ldquo;kipat&rdquo;ın anlamı bile yok. Demek ki kelimelerin m&acirc;n&acirc;larının kaynağı,  yapı taşları olan harfler veya sesler değil. Zaten harfler olmadan da kelimeler  ve m&acirc;n&acirc;lar vardı. Ancak &ccedil;ogu zihin soyut m&acirc;n&acirc;ları &ccedil;ıplak olarak g&ouml;remez.  M&acirc;n&acirc;lara bildik kıyafetler giydirmek lazımdır ki soyut m&acirc;n&acirc;lar somut hayal&icirc;  kıyafetler arkasında g&ouml;r&uuml;l&uuml;p tanınsın.<br />
M&acirc;n&acirc;lar değişik bir alemdendir &ndash; m&acirc;n&acirc; alemi &ndash; ve harf ve ses dizilimlerinden  tamamen bağımsızdır. Zaten aynı m&acirc;n&acirc;nin değişik dillerde değişik kelimelerle  ifadesi de bunu g&ouml;sterir. Kelime denen şey, belli bir harf (veya ses)  diziliminin belli bir m&acirc;n&acirc; ile ilişkilendirilmesi ve zamanla  &ouml;zdeşleştirilmesidir. Başka bir ifade ile kelimeler, m&acirc;n&acirc; &ouml;z&uuml; veya ruhunun harf  (veya ses) dizilimi kılıf veya bedenine girmesi ve b&uuml;t&uuml;nleşmesinden oluşur.  Zaten yeni bir dil &ouml;ğrenen bir kişi de aynen bunu yapar: Bir harf veya ses  dizilimini bir m&acirc;n&acirc; ile ilişkilendirir ve o m&acirc;n&acirc; o harf veya ses diziliminde  parlayıncaya (veya ruh bedene girinceye) kadar tekrarla onu pekiştirir.<br />
Bu, biraz da &uuml;zerinde değişik cisimlerin isim ve resimlerinin olduğu elektrikli  bir panoya benzer. Mesela &ldquo;kitap&rdquo; kelimesine dokununca kitap resmi  aydınlanıyorsa, bu bizim bir kelimeye dokunarak elektrik ve ışık &uuml;rettiğimizi  veya kitap resminin bir ışık kaynaği olduğunu g&ouml;stermez; sadece, dokunmayla  kesik bir devreyi kapatıp elektrik akımının kitap resmi arkasındaki bir l&acirc;mbayı  yakmasına imk&acirc;n verdiğimizi g&ouml;sterir. Eğer panodaki elektrik devreleri ses  duyarlı ise, &ldquo;kitap&rdquo; diye seslendiğimiz zaman da kitap resminin aydınlanacağını  g&ouml;receğiz &ndash; aynen birisi &ldquo;kitap&rdquo; diye seslendiğinde veya g&ouml;z&uuml;m&uuml;z &ldquo;kitap&rdquo;  yazısına iliştiğinde zihnimizdeki kitap m&acirc;n&acirc;sıyla beraber hayalimizde bir kitap  resminin aydınlanıvermesi gibi.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">M&acirc;n&acirc;yı  maddeden ayırmak, &ouml;z&uuml; posadan ayırmayı ve m&acirc;n&acirc;yı tam ve doğru olarak anlamayı  m&uuml;mk&uuml;n kılar. Ayrıca, &ouml;nyargı ve şartlanmaları kaldırıp m&acirc;n&acirc;ya uygun değişik  madd&icirc; kılıf araştırmalarının da &ouml;n&uuml;n&uuml; a&ccedil;ar. Mesela, &ldquo;kitap&rdquo; m&acirc;n&acirc;sı, yazı  &acirc;leminde &ldquo;k-i-t-a-p&rdquo; harf dizilimiyle tezah&uuml;r ettiği gibi, ses &acirc;leminde &ldquo;ki-tap&rdquo;  ses dizilimiyle tezah&uuml;r eder. Sağır ve dilsizler i&ccedil;in kullanılan işaretler  &acirc;leminde ise, aynı m&acirc;n&acirc; parmakların belirli pozisyonu ile ifade edilir.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Kelimelerin  bir araya getirilmesiyle c&uuml;mle meydana gelir. Ama rastgele yan yana konan bir  ka&ccedil; kelime bir c&uuml;mle oluşturmaz, &ccedil;&uuml;nk&uuml; c&uuml;mlenin ruhunu teşkil edecek anlam  b&uuml;t&uuml;nl&uuml;ğ&uuml; oluşmaz. C&uuml;mle kurmak, m&acirc;n&acirc; aleminin temel yapı taşları olan kelime  m&acirc;n&acirc;larından daha b&uuml;y&uuml;k bir m&acirc;n&acirc; inşa etme sanatıdır. Bu, doğru &ouml;l&ccedil;&uuml;lerdeki boru  veya k&uuml;nk par&ccedil;alarının uygun bağlama elemanları ile birleştirilip i&ccedil;inden suyun  rahat&ccedil;a akabileceği bir hat oluşturmaya benzer. Kelimelerle de &ouml;yle bir oluk  oluşturulur ki i&ccedil;inden kastedilen m&acirc;n&acirc; akar. Benzer şekilde, birbirini  destekleyen c&uuml;mlelerin bir araya gelmesinden oluşan daha kapsamlı m&acirc;n&acirc;ya  paragraph denir. İlgili paragrafların bir araya gelmesiyle &uuml;nite ve &uuml;nitelelerin  birleşiminden de kitap meydana gelir. Bu, bir v&uuml;cutta h&uuml;crelerin belli bir  fonksiyonu icra etmek i&ccedil;in bir b&uuml;t&uuml;nluk i&ccedil;inde bir araya gelmesiyle organ ve  organların benzer şekilde bir araya gelmesiyle de bir v&uuml;cut oluşturması gibidir.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Şimdi de  m&acirc;n&acirc;nın &ouml;ğelerinden bahsedelim. Bize ni&ccedil;in kitap okuduğumuz sorulsa, herhalde  akla ilk gelen cevap bilgi edinmek olacaktır. Yani, &ccedil;oğu kitaplardaki m&acirc;n&acirc;,  ağırlıklı olarak &ldquo;bilgi&rdquo;den oluşur ve kitaplar y&uuml;zyıllar boyu yazarın bilgisini  kağıda d&ouml;k&uuml;p okuyucuya aktarma vasıtaları olarak kullanılmışlardır. Akıl, madde  olan beyin ile ilişkilidir, ama kendisi madde değildir. (Beyin de nihayet temel  yapı taşları elektron, proton ve n&ouml;tron olan atomlardan oluşur ve atomlarda  &ldquo;akıl&rdquo; veya &ldquo;şuur&rdquo; diye bir şey yoktur). Beyin-akıl ilişkisi, aynen  kelimelerdeki harf dizilimi-m&acirc;n&acirc; ilişkisi gibidir. Akıl, kendisi gibi m&acirc;n&acirc; olan  bilginin tabi&icirc; bir arşı, yani tezah&uuml;r yeridir. Hatta denebilir ki, bilgi, akıl  midesinin gıdasıdır ve aklı parlatır &ndash; ışığın elmasın gıdası olup onu parlatması  gibi. Kitaptaki kelimeler vasıtasıyla bilgi, yazarın akıl &acirc;leminden okuyucuların  aklına aktarılır. (Tabi ki bilgi benzer şekilde bir konuşmacı tarafından seslere  ve hatta elektromanyetik dalgalara y&uuml;klenerek de dinleyicilerin aklına  aktarılabilir).</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Bize niye  yemek yediğimizi sorsalar, herhalde v&uuml;cudumuzun besin ihtiyacını karşılamak i&ccedil;in  diye cevap veririz. Ama şu anda &ouml;n&uuml;m&uuml;ze taze havu&ccedil; ile beraber havu&ccedil; pastası  getirseler, herhalde bile bile besin y&uuml;kl&uuml; havucu bırakır boş kalori y&uuml;kl&uuml;  pastayı yerdik. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; pastayı g&ouml;ren zevkperest hislerimiz kabarır ve tercih  kararı alınırken aklı g&ouml;lgede bırakırdı. (&Ccedil;ocukları sadece bilgilendirerek  terbiye edebileceklerini zannedenlerin kulakları &ccedil;ınlasın). Benzer şekilde, bir  kitaplıktan kitap se&ccedil;erken &ccedil;ok defa bilimsel kitaplar yerine şiir, roman ve anı  gibi pek de bilimsel değeri olmayan kitaplar se&ccedil;eriz. Kitap, m&acirc;n&acirc;sı i&ccedil;in alınıp  okunduğuna g&ouml;re, demek ki bu kitaplar bilgi dışı m&acirc;n&acirc;larla y&uuml;kl&uuml;d&uuml;r ve bu  m&acirc;n&acirc;lar yine kelimeler vasıtasıyla okuyucuya aktarılır.<br />
Bu m&acirc;n&acirc;lar sevgi, şefkat, merak, adalet, kahramanlık gibi şeylerdir ve bu  m&acirc;n&acirc;ların insandaki muhatapları da hislerdir. İnsanlarda bunlar gibi, &ccedil;oğunun  farkında bile olmadığımız ve farketsek de tam olarak tesbit veya teşhis  edemediğimiz y&uuml;zlerce his veya duygular vardır. İnsandaki bu hisler, m&acirc;n&acirc;  sofraları veya denizleriyle bağlantılı manev&icirc; mideler veya havuzcuklar gibidir,  ve g&ouml;rme ve işitme gibi beş temel duyu da bu havuzlarla denizlerin irtibatını  sağlayan kanallar ve vanalardır. M&acirc;n&acirc; sularıyla beslenen bir his havuzu, zamanla  bir g&ouml;l ve hatta bir derya olurken, beslenmiyen hisler &ccedil;orak bir &ccedil;ukur olarak  kalır. O y&uuml;zden madde itibarıyla &acirc;lemde bir nokta bile olamıyan insan, m&acirc;n&acirc; ve  manev&icirc; bağlantıları itibariyle tek başına bir &acirc;lemdir ve koca evren ona nisbeten  bir nokta gibi kalır. Mesel&acirc; insanda tek bir his (veya manev&icirc; uzuv) olan hayalin  yutamıyacağı ve eline alarak evirip &ccedil;eviremiyeceği madd&icirc; bir varlık yoktur.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">İnsanlardaki  hislere, m&acirc;n&acirc; tarlalarına serpilmiş tohumlar olarak da bakılabilir.  Kurcalanmayıp kendi haline bırakılan hisler &ouml;l&uuml;m&uuml;n kardeşi olan &ldquo;uyku&rdquo;  halindedir ve uyuyan bir hissin varlığı ile yokluğu arasında bir fark yoktur.  Bir g&uuml;l tohumu gibi, hislerin de gelişmeye ve a&ccedil;ılıp &acirc;lemdeki g&uuml;zellikleri  g&ouml;rmeye ve kendi g&uuml;zelliklerini de hayran bakışlara sergilemeye meyli ve şevki  vardır. Bir meylin &ouml;n&uuml;n&uuml;n a&ccedil;ılması, bir iştahın uygun bir gıda ile tatmin  edilmesi bir rahatlamatır, bir genişlemedir ve bir lezzettir.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Gıdalanmak bir  hissin o anda tatmin ve teskinini, daha sonra da gelişme ve b&uuml;y&uuml;mesini netice  verir. O y&uuml;zden okunan bir kitap (benzer şekilde dinlenen bir m&uuml;zik veya  konuşma, seyredilen bir TV programı, vs), aslında hisler i&ccedil;in de bir sofradır ve  kişi hangi sofraya oturacağına dikkat etmelidir. Cenab Sehabettin&rsquo;in ifadesiyle,  &ldquo;Mide i&ccedil;in lokma ne ise, beyin i&ccedil;in fikir odur. Hepsi beslemez; bazıları  zehirler.&rdquo; Okuma hızı ve alışkanlığı gelişsin ve değişık fikir ve d&uuml;ş&uuml;nceleri  &ouml;ğrensin diye &ccedil;ocukları buldukları herşeyi okumayı teşvik etmek, &ccedil;ocukları  buldukları her yiyeceği faydalı ve zararlı ayırımı yapmadan yemelerini s&ouml;ylemek  gibidir. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; kitap okumak, bir televizyon programı seyretmek ve hatta bir  konuşmayı veya şarkıyı dinlemek m&acirc;n&acirc; yemektir ve hen&uuml;z k&ouml;t&uuml; m&acirc;n&acirc;ları iyilerinden  ayırd edebilme ve k&ouml;t&uuml;leri filtreleme ve atabilme becerileri gelişmemiş  olanların ne yediklerine dikkat edilmelidir. Amerikalıların dediği gibi, kişi,  yedikleridir. &Ccedil;ocuklarının madd&icirc; yapılarına girecek olan maddeleri itina ile  se&ccedil;en anne ve baba, &ccedil;o&ccedil;ukların manev&icirc; yapılarına girecek olan m&acirc;n&acirc;ları ve  dolayesi ile m&acirc;n&acirc; taşıyıcılarını da aynı itina ile se&ccedil;melidir. G&uuml;nl&uuml;k vitamin  ihtiyacına g&ouml;sterilen hassasiyet, g&uuml;nl&uuml;k g&uuml;zel m&acirc;n&acirc; ihtiyacını karşılamada da  g&ouml;sterilmelidir. Yoksa bedenen gayet kuvvetli ve sağlıklı ama ruhen cılız ve  marazlı kişiler yetiştiriyor olabiliriz.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Mesela aşk  romanları, adeta yoğun olarak romantik sevgiyle y&uuml;klenmiş birer m&acirc;n&acirc; k&uuml;p&uuml;d&uuml;r.  Aşk romanı okumak, aslında romantizm ve sevgiyle ilgili hislere bir m&acirc;n&acirc;  ziyafeti &ccedil;ekmektir. Kitap, m&acirc;n&acirc; lokantasında bir masadır ve yiyecek ve i&ccedil;ecekler  kelime ve c&uuml;mle garsonlarıyla başka &acirc;lemlerden getirilip servis edilir. Veya  kitap bir&ccedil;ok &acirc;lemlerde sonsuz hızla gezebilen bir arabadır ve kitap okumak, bu  araba ile m&acirc;n&acirc; &acirc;lemlerinde seyahat etmektir &ndash; uyanıkken r&uuml;ya g&ouml;rmek gibi. En  &ldquo;s&uuml;r&uuml;kleyi&rdquo; romanlar, merak hissini ustaca bir iştah a&ccedil;ıcı gibi kullanan ve bu  his ile beraber bir &ccedil;ok hissi acıktırıp doyuran, ve adeta kişinin ayaklarını  yerden kesip onu değişık m&acirc;n&acirc; alemlerinde gezdirerek son derece hoş hiss&icirc;  ziyafetler &ccedil;ekip okuyucuyu mest eden romanlardır. Yemek yiyerek madd&icirc; gıda  alanların bedenleri nasıl gelişip b&uuml;y&uuml;yorsa ve b&uuml;y&uuml;d&uuml;k&ccedil;e daha &ccedil;ok yemek ihtiyacı  hissediyorlarsa, &ccedil;ok roman okuyarak veya filim seyrederek romantik sevgi  hislerini besleyip b&uuml;y&uuml;tenler de gelişen bu hislerini doyurmak i&ccedil;in romantik  sevgi y&uuml;kl&uuml; kelimelere, s&ouml;zlere ve hareketlere kuvvetli bir ihtiya&ccedil; hissederler.  Bu da d&uuml;zenli olarak roman okuma ve pembe dizi seyretme alışkanlığını netice  verir ve aşırı boyuta ulaşan bu beslenmeler &ldquo;his obesliği&rdquo; oluşturur. Bu hisleri  gelişmeyip cılız kalmış olanlar ise romantik sevgi ziyafetlerine akıl  erdiremezler &ndash; aynen k&ouml;peğin, iştahla ot yiyen bir ineği anlıyamadığı gibi. Bu  aynı zamanda terbiye ve telkinlerin etkili ve kalıcı olması i&ccedil;in &ldquo;d&uuml;zenli  beslenme&rdquo; gibi olan tekrarın ne kadar &ouml;nemli olduğunu g&ouml;sterir.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Benzer  tartışmalar diğer hisler i&ccedil;in de verilebilir. Yeme hissi ve midesi olmayan bir  canlının a&ccedil;lık elemi de yoktur, yemek zevki de &ndash; aynen otlar gibi. Bir hissin  gelişmesi iştah ve ihtiyacı doğurur. İştah ve ihtiyacın tatmini haz,  tatminsizliği ise ızdırabı netice verir. İnsanda y&uuml;zlerce değişik ulv&icirc; veya  s&uuml;fl&icirc; hisler ve her bir hissin de ayrı ayrı lezzetleri ve elemleri vardır. İnsan  bu hislerin gelişmişliği &ouml;l&ccedil;&uuml;s&uuml;nde &ccedil;ok veya az gelişmiştir ve gayet y&uuml;ksek veya  aşağı olur. Yani insanı insan yapan, akıl, şefkat, adalet, ihsan vs gibi m&acirc;n&acirc;  ile beslenen hisleridir, yani manev&icirc; uzuvlarıdır. Yoksa yeme i&ccedil;me ve rahat  i&ccedil;inde yaşama gibi madd&icirc; hislerin tatminini hayatın gayesi yapmak, insanlıktan  istifa edip hayvanlığa ve hatta bitkiliğe inmekdir ve bu t&uuml;r insanlara haklı  olarak &ldquo;ot gibi yaşıyor&rdquo; denir. Birisi i&ccedil;in &ldquo;b&uuml;y&uuml;k insan&rdquo; dendiğinde o kişinin  &ldquo;ka&ccedil; kilo&rdquo; ve &ldquo;ka&ccedil; metre&rdquo; olduğu değil, kişinin ne yaptığı, daha doğrusu ne t&uuml;r  bir davranışla hangi ulv&icirc; hasleti tezah&uuml;r ettirdiği sorulur.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Manalar,  yiyeceklerdeki besinler gibi, genellikle saf değil karışık olarak gelir. Yani  m&acirc;n&acirc; taşıyıcıları, kimisi zararlı bir&ccedil;ok m&acirc;n&acirc;yı beraberlerinde getirirler. O  y&uuml;zden insan ağzıyla yediklerinin besin i&ccedil;eriği gibi, g&ouml;z ve kulaklarıyla  yediklerinin m&acirc;n&acirc; i&ccedil;eriğine de &ccedil;ok dikkat etmelidir. Yoksa bir-iki g&uuml;zel m&acirc;na  ile beraber bilmeden bir &ccedil;ok zararlı m&acirc;n&acirc;ları da alıyor olabilir, ve m&acirc;n&acirc;  zehirlenmesi bile olabilir. Hatta ders veren iyi niyetli birisi, bilgi gibi  g&uuml;zel bir m&acirc;n&acirc;yı verirken farkında olmadan insandaki bazı aykırı hislerin  beslenmesine, ve bazı hislerin zamanından evvel uyanmasına sebep olabilir, ve  verilen ders bazı kişilerde tam ters bir etki yapabilir. Mesela diyet yapan bir  kişiye pasta veya &ccedil;ikolatadaki kalorilerin &ccedil;okluğunu uzun uzun anlatıp zihni  meşgul etmek, ve hele bunu değişik pasta ve &ccedil;ikolataları veya resimlerini  g&ouml;sterek yapmak, bu imaj ve sesleri zihinde adeta per&ccedil;inler, ve &ccedil;ok kişi bu  canavarlaştırılmış hislerle m&uuml;cadeleyi kaybedip diyeti bozar. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; g&uuml;ya akla  verilen ziyafettte, aslan payını hisler yemiştir, ve aklı kenara itip irade  direksiyonunun başına ge&ccedil;en devleşmiş hisler v&uuml;cut arabasını doğruca bir  pastaneye s&uuml;rer.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Bunun farkında  olmayan Batı d&uuml;nyası, bilgi ile aklı g&uuml;&ccedil;lendirerek insanların akıl ve mantığa  uygun doğru kararlar vereceğini ve zararlı yolu bırakıp faydalı yolu tercih  edeceğini farzetmektedir. Ama y&uuml;zmilyonlarca insanın zararlarını bile bile  sigara i&ccedil;meyi tercih etmesi g&ouml;steriyor ki kuvvetli bir aykırı his (ki onun da  altında b&uuml;y&uuml;d&uuml;ğ&uuml;n&uuml; ispat, meydan okuma, belli bir &ccedil;evrede kabul g&ouml;rme ve takdir  edilme, vs gibi başka hisler vardır) bilgi ile techiz edilmiş akıl gibi m&uuml;sbet  bir hisse baskın &ccedil;ıkabiliyor ve v&uuml;cut direksiyonunun başına ge&ccedil;ebiliyor. Keza,  Batı aleminde cinsiyet eğitimi gittik&ccedil;e daha erken yaşa alınıyor, ama ilgili  problemler azalacağına artıyor. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; zihnin bu konularla meşgul edilmesi,  merağın da işlettirmesiyle bir &ccedil;ok hissin zamanından evvel uyanmasına,  beslenmesine ve hen&uuml;z tam gelişmemiş muhakemeyi mağlup edip kişiyi  y&ouml;nlendirmesine sebep olabiliyor. B&uuml;t&uuml;n bunlar eğitimde akıl ile beraber diğer  m&uuml;sbet hislerin de g&uuml;zel m&acirc;n&acirc;larla beslenip geliştirilmesinin ne kadar &ouml;nemli  olduğunu g&ouml;steriyor.</font></p>
<p align="justify" style="line-height: 150%;"><font face="Verdana">Şu iyi  bilinmelidir ki tasvir ve tarif &ndash; ister yazılı, s&ouml;zl&uuml; veya g&ouml;rsel olsun &ndash; bir  ziyafettir. Ama o ziyafet sofrasına akıl ile beraber davetsiz bir s&uuml;r&uuml; misafir  de oturur. O y&uuml;zden hangi sofraya oturulacağına ve oturulan sofrada ne ikram  edildiğine &ccedil;ok dikkat etmek ve kelimeleri ve hatta y&uuml;z ifadelerini iyi se&ccedil;mek  l&acirc;zımdır. Birşey okurken ve dinlerken, hayal hissi okunan veya dinlenen şeylerin  m&acirc;n&acirc;larını resimlendirir ve akıl ile beraber diger hislerin de beğenisine sunar.  Faydalı ve zararlıyı ayırd edemeyen &ccedil;ocuklar &ouml;nlerine konan herşeyi yediklleri  gibi, saf zihinler de ikram edilen m&acirc;n&acirc;ları iyi ve k&ouml;t&uuml; ayrımı yapamadan yerler  ve zihin bulanmasına ve hatta bozulmasına maruz kalırlar. O y&uuml;zden bilhassa  &ccedil;ocukların ve nisbeten saf insanların yanında k&ouml;t&uuml; ve &ccedil;irkin şeyleri iyice  tasvirden m&uuml;mk&uuml;n mertebe ka&ccedil;ınmalı ve zihinlerin bozulmasına ve g&uuml;zel hislerin  rahatsız olmasına meydan vermemelidir. Aynı şeyi ifade i&ccedil;in kullanılan kelimeler  arasında se&ccedil;im yaparken de m&acirc;n&acirc;sı en g&uuml;zel ve nezih olan kelimeyi se&ccedil;melidir ki  hayal zihnimiz i&ccedil;in g&uuml;zel imajlar dokusun ve nezih hisler gıdalanıp gelişsin.  Mesela &ldquo;y&uuml;z&rdquo; ve &ldquo;surat&rdquo; akıl i&ccedil;in aynı şeyi ifade eder. Ama hisler i&ccedil;in  aralarındaki fark, &uuml;z&uuml;m suyu ve sirke arasındaki farktan az değildir.<br />
&Ccedil;evremizi ve varlıkları algılamamızda genellikle beş temel duyumuza (g&ouml;rme,  işitme, koklama, tatma, ve dokunma) dayanırız. Bu beş duyu da maddeyle  ilişkilidir. Yani maddesi olmayan bir şeyi (akıl ve sevgi gibi) g&ouml;remeyiz ve  yine maddesi olmayan şeylere dokunamayız. Bunun sonucu olarak maddeyi ger&ccedil;ek  varlık, maddesi olmayan şeyleri de adeta hayal&icirc; varlıklar veya madd&icirc;  etkileşimlerin tezah&uuml;rleri olarak g&ouml;r&uuml;r&uuml;z. Aslında madde olarak algıladığımız  herşey &ndash; atomaltı par&ccedil;acıklardan galaksilere, mikroplardan insana kadar &ndash; madde  ve m&acirc;n&acirc; karışımıdır ve adeta madde ve m&acirc;n&acirc; iplikleriyle dokunmuş bir kumaştır.  Ve esas olan madde değil, m&acirc;n&acirc;dır. Madde sadece m&acirc;n&acirc;ların beş duyumuz tarafından  algılanmasını m&uuml;mk&uuml;n kılan kılıf veya elbisedir. Yani m&acirc;n&acirc; &ouml;z, madde is  kabuktur. M&acirc;n&acirc; i&ccedil;, madde ise dıştır. M&acirc;n&acirc; ruh, madde ise bedendir. Mana zaman ve  mek&acirc;n &uuml;st&uuml;, madde is zaman ve mek&acirc;na ve dolayesi ile fizik kanunlarına tabidir.  Madde kimine g&ouml;re ince bir t&uuml;l, kimine g&ouml;re ise kalın bir surdur. Bunlardan biri  hakikat, diğeri is zulumattır. Bakış a&ccedil;ısı birini diğerine &ccedil;eviren bir sırdır.  Vicdan ise sağlam bir kantardır. Surlar t&uuml;le d&ouml;n&uuml;şmediği s&uuml;rece, &ccedil;ok m&acirc;n&acirc;lar &ccedil;ok  nazarlarda gizli kalmaya devam edecektir.</font></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="365" title="1" title="15 May 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/1304-harfler-aleminde-bir-mana-ziyafeti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNSANIN GERÇEK MAHİYETİNİ ANLAMAYA DOĞRU</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/175-insanin-gercek-mahiyetini-anlamaya-dogru.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/175-insanin-gercek-mahiyetini-anlamaya-dogru.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 12:37:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Prof.Dr.Yunus Cengel</dc:creator>
				<category><![CDATA[B-ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinen Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[ANLAMAYA]]></category>
		<category><![CDATA[insanın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=175</guid>
		<description><![CDATA[İnsani gelişim Projemizin Oturduğu Bilimsel Yaklaşımının ortaya konduğu Elmas teorisinin İnsanin Mahiyeti &#220;zerine Londra Durham &#220;niversitesinde Verdiği Tebliğini ilk kez yayınlamanın onuru i&#231;indeyiz. Yunus Cengel, Professor Emeritus Department of Mechanical...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">İnsani gelişim Projemizin Oturduğu Bilimsel Yaklaşımının ortaya konduğu Elmas teorisinin</font></p>
<p style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma" size="2"><strong>İnsanin Mahiyeti &Uuml;zerine Londra Durham &Uuml;niversitesinde Verdiği Tebliği</strong>ni ilk kez yayınlamanın onuru i&ccedil;indeyiz.</font></p>
<p style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma" size="2">Yunus Cengel, </font></p>
<p style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma" size="2">Professor Emeritus<br />
Department of Mechanical Engineering/312<br />
University of Nevada, Reno<br />
Reno, NV 89557 USA</font></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: left; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="color: rgb(255, 0, 0);"><strong><font size="2">T&uuml;rk&ccedil;e&nbsp;&nbsp; </font></strong></span><strong><span style="color: red;"><font size="2">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </font></span></strong></font></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: left; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><strong><span style="color: red;"><font size="2">BEDEN &Ouml;TESİ: İNSANIN GER&Ccedil;EK MAHİYETİNİ ANLAMAYA DOĞRU&nbsp;&nbsp; <a target="_blank" href="http://www.insanigelisim.net/tr/pdf/Insanin_Mahiyeti_Uzerine_Londra_Durham_Univ_Yunus_Cengel_Agustos08.pdf" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/pdf/Insanin_Mahiyeti_Uzerine_Londra_Durham_Univ_Yunus_Cengel_Agustos08.pdf?referer=');">PDF</a>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </font></span></strong></font></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: left; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="color: rgb(255, 0, 0);"><strong><font size="2">&nbsp;İngilizce </font></strong></span><strong><font size="2"><span style="color: red;">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></font></strong></font></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: left; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><strong><font size="2"><span lang="EN-US" style="color: red;">BEYOND THE BODY: TOWARDS UNDERSTANDING THE TRUE NATURE OF MAN</span></font><span style="color: red;"><font size="2"> <a target="_blank" href="http://www.insanigelisim.net/tr/pdf/Nature_of_Man_UK_Durham_Univ_Yunus_Cengel_Aug08.pdf" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/pdf/Nature_of_Man_UK_Durham_Univ_Yunus_Cengel_Aug08.pdf?referer=');">PDF</a></font></span></strong></font></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: left; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><font face="Tahoma" size="2">makalenin tamamı</font></strong></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red;">BEDEN &Ouml;TESİ: İNSANIN GER&Ccedil;EK MAHİYETİNİ ANLAMAYA DOĞRU</span></strong></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: right; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 11pt;">Prof. Dr. Yunus &Ccedil;engel</span></strong></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: right; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 11pt;">University of Nevada, Reno</span></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: right; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 11pt;">Reno, NV 89557 USA</span></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: right; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 11pt;"><a href="mailto:yunus.cengel@yahoo.com">yunus.cengel@yahoo.com</a></span></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 11pt;">Conference on God, Man and Mortality from the Perspective of Said Nursi School of Government and International Affairs</span></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 11pt;">University of Durham, UK</span></p>
<p align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 11pt;">October 20-21, 2008</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red;">&Ouml;ZET</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="color: black;">M&uuml;sbet bilimler g&ouml;zleme dayanır, ve sorgulama ile gelişir. İlmin gelişmesi &ouml;n&uuml;ndeki en b&uuml;y&uuml;k engel ise şartlanmadır, ve onun da kaynağı zamanla oluşan alışkanlıktır. İki şeyi her zaman birlikte g&ouml;rmeye alışan bir insan, zamanla bu iki şeyi birbirinin par&ccedil;ası veya birini diğerinin kaynağı olarak algılar, ve biri olmadan diğerinin olamıyacağı hissine kapılır. Zamanla betonlaşıp &uuml;lfet oluşturan ve Bedi&uuml;zzaman&rsquo;ın &lsquo;<em>iktiran</em>&rsquo; olarak nitelendirdiği bu &ouml;nyargıları kırmak ger&ccedil;ekten &ccedil;ok zordur. </span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="color: black;">Biz kuvvet, sevgi, &ouml;fke, ve hatta hayat, g&ouml;rme, işitme vs gibi &ccedil;ok şeyi ancak etkileri maddede g&ouml;r&uuml;l&uuml;nce algılıyabiliyoruz, ve tabii olarak herşeyin kaynağının madde olduğu kanaatini oluşturuyoruz. Pek de sorgulamadan kendimizi i&ccedil;inde bulduğumuz bu &ouml;nyargı&nbsp; g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde de ilmin &uuml;zerine kurulduğu platformu oluşturmaktadır. Bu makalede evren ve varlıklar hakkındaki madde (veya enerji)&rsquo;den oluşan tek katmanlı mevcut g&ouml;r&uuml;ş ciddi olarak sorgulanmakta, ve varlıklar hakkındaki anlayışımızı derinden etkiliyecek ve hatta değişterecek yeni bir g&ouml;r&uuml;ş ortaya konmaktadır. G&ouml;zlemlere dayanarak t&uuml;m varlıkların madde ve madde-dışı (m&acirc;n&acirc;) unsurlar karışımı olduğu izah edilmekte, ve evrenin aslında bildiğimiz madde-enerji katmanı ile beraber &ccedil;ok sayıda madde-dışı katmandan oluştuğu g&ouml;sterilmektedir. </span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&Ccedil;evremizi ve varlıkları algılamamızda genellikle hepsi de maddeyle ilişkili olan beş temel duyumuza dayanırız. Yani maddesi olmayan bir şeyi (akıl ve sevgi gibi) g&ouml;remeyiz, ve yine maddesi olmayan şeylere dokunamayız. Bunun sonucu olarak maddeyi ger&ccedil;ek varlık, maddesi olmayan şeyleri de adeta hayal&icirc; varlıklar veya madd&icirc; etkileşimlerin tezah&uuml;rleri olarak g&ouml;r&uuml;r&uuml;z. Aslında madde olarak algıladığımız herşey &ndash; atomaltı par&ccedil;acıklardan galaksilere, mikroplardan insana kadar &ndash; madde ve madde dışı olan m&acirc;n&acirc; karışımıdır. Herşey adeta cisimle</font><span style="font-family: Tahoma;">şmiş bir manalı kelime veya </span><font face="Tahoma">madde ve m&acirc;n&acirc; iplikleriyle dokunmuş bir kumaştır. Ve esas olan madde değil, m&acirc;n&acirc;dır. Madde sadece m&acirc;n&acirc;ların aslında kendileri de m&acirc;n&acirc; olan beş duyumuz tarafından algılanmasını m&uuml;mk&uuml;n kılan kılıf veya elbisedir. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;ın ifadesiyle, &ldquo;<em><span style="color: black;">&Acirc;lem-i cism&acirc;n&icirc; bir tenteneli perde gibi, şu&#8217;le-feş&acirc;n gayb&icirc; avalim &uuml;zerinde,</span></em><span style="color: black;">&rdquo;</span></font><a name="_ftnref1" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn1" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn1&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[1]</span></span></a><font face="Tahoma"><span style="color: black;"> &ldquo;<em>M&uuml;cessem lafz-</em></span></font><em><span style="font-family: Tahoma; color: black;">ı</span><font face="Tahoma"><span style="color: black;"> manidard</span></font><span style="font-family: Tahoma; color: black;">ı</span><font face="Tahoma"><span style="color: black;">r alemde her mevcut</span></font></em><font face="Tahoma"><span style="color: black;">&rdquo;</span></font><a name="_ftnref2" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn2" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn2&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[2]</span></span></a><font face="Tahoma"> ve &ldquo;<em><span lang="EN-US" style="color: black;">&Acirc;lem-i maddiyat ve şehadet ise, &acirc;lem-i melek&ucirc;t ve ervah &uuml;st&uuml;nde serpilmiş tenteneli bir perdedir</span></em><span lang="EN-US" style="color: black;">.</span>&rdquo;</font><a name="_ftnref3" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn3" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn3&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[3]</span></span></a><font face="Tahoma"> Yani m&acirc;n&acirc; &ouml;z, madde is kabuktur. M&acirc;n&acirc; zaman ve mek&acirc;n &uuml;st&uuml;, madde is zaman ve mek&acirc;na ve dolayesi ile fizik kanunlarına tabidir.</font></p>
<p class="MsoBodyTextIndent" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Maddenin temel yapıtaşında&nbsp; hayat, irade, şuur, g&ouml;rme, sevgi, ve g&uuml;zellik gibi şeyler yoktur, ve temel yapıtaşlarında olmayan b&uuml;t&uuml;n&uuml;nde olamaz. Eğer varsa, bu başka yerden geliyor demektir. Elmasın hakikatı, ancak p</font><span style="font-family: Tahoma;">ı</span><font face="Tahoma">rıltıların karbon atomlarından değil elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği farkedilince anlaşılır. Varlıkların, bilhassa insanın, da hakikatı maddedeki hayat gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin par&ccedil;acıklarından değil madde-dışı katmanlardan geldiği farkedilince anlaşılacaktır. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;ın ifadesiyle, &ldquo;<em>Hakik&icirc; hakaik-i eşya, Esm&acirc;-i İlahiyedir</em>&rdquo;</font><a name="_ftnref4" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn4" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn4&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; color: black; font-size: 12pt;">[4]</span></span></a><font face="Tahoma">. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; color: red;">GİRİŞ</span></strong></p>
<p class="MsoBodyText3" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="font-size: 12pt;">Yirminci y&uuml;zyılda bilimdeki b&uuml;y&uuml;k gelişmelere ve i&ccedil;inde bulunduğumuz zaman dilimine bilgi &ccedil;ağı denmesine rağmen insan b&uuml;y&uuml;k etapta bir muamma olmaya devam etmektedir. İnsanların ge&ccedil;miş davranışlarını anlamak ve gelecek davranışlarını &ouml;ng&ouml;rmenin yolu, insanı ve adeta b&uuml;y&uuml;k bir insan olan toplumu anlamaktan ge&ccedil;er. Bireylerin ve toplumların tepkileri &ouml;ng&ouml;r&uuml;lenden ciddi farklılık arzediyor ve bizi şaşırtmaya devam ediyorsa, bu bizim insan ve insan topluluklarını tanımaktan hala &ccedil;ok uzak olduğumuzu g&ouml;sterir. Tıpta nasıl teşhis yanlış veya eksik olunca tedavi bir fayda sağlamıyor ve hastaların dertlerine bir &ccedil;are bulunamıyorsa, &ouml;zel ve sosyal hayatta da insanı yeterince tanımadan bireysel ve toplumsal problemleri &ccedil;&ouml;zmek m&uuml;mk&uuml;n değildir. O y&uuml;zden insan ve toplumların problemlerini &ccedil;&ouml;zmek ve onlara kalıcı huzur ve saadet sağlamanın başlangı&ccedil; noktası insanının mahiyetini doğru anlamak olmalıdır. Yoksa &ouml;nerilen t&uuml;m &ccedil;&ouml;z&uuml;mler ve yazılan re&ccedil;eteler faydasız kalacaktır, ve hayal kırıklığı devam edecektir.</span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ge&ccedil;tiğimiz asır biyolojik bilimlerde b&uuml;y&uuml;k gelişmelere sahne oldu, ve biyoteknoloji bug&uuml;n k&uuml;resel ekonominin &ouml;nemli lokomotiflerinden biri haline geldi. Bunun sonucu olarak artık insan bedenini &ccedil;ok daha iyi tanıyor, ve rahatsızlıklarını &ccedil;ok daha iyi teşhis ve tedavi edebiliyoruz. Hatta laboratuvarlarda bireylerin kendi genetik yapılarına uygun doku ve organların imal edilebileceği g&uuml;nler pek de uzak değildir. Ama kendini davranışlarla g&ouml;steren insan ruhu i&ccedil;in aynı parlak tabloyu &ccedil;izmemiz hi&ccedil; m&uuml;mk&uuml;n g&ouml;r&uuml;lm&uuml;yor. Yani insanın bedeni veya madd&icirc; yapısı ile ilgili bilimler hızla gelişip parlak bir gelecek tablosu &ccedil;izerlerken, insanın ruhu veya manev&icirc; yapısı ile ilgili bilimler bu gelişmeleri geriden takip etmişlerdir. Bu manzara bile a&ccedil;ık&ccedil;a g&ouml;stermektedir ki insanın manev&icirc; yapısı ile ilgili mevcut bilgiler b&uuml;y&uuml;k etapta eksik, yetersiz, ve hatta ge&ccedil;ersizdir. Yapılması gereken ilk şey insanın mahiyetini kemikleşmiş &ouml;nyargılardan ve ezberlerden arındırarak doğru anlamaya &ccedil;alışmaktır. Bunu da m&uuml;sbet bilimin kaynağı olan g&ouml;zlemlere dayanarak yapmalı, ve bu konuda Bedi&uuml;zzaman gibi keskin bakışlı d&uuml;ş&uuml;n&uuml;rlerin akıl s&uuml;zgecinden ge&ccedil;miş fikirlerinden istifade etmelidir.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &Ccedil;ağımızın temel problemi madde bağımlılığıdır, ve temel yanılgısı da herşeyin kaynağının madde olduğu &ouml;nyargısıdır. Mevcut bilimsel yaklaşımın da temelini oluşturan bu maddecilik fikri bilimden ziyade bir inan&ccedil; ve ideolojidir. İnsanı temelde bir madde k&uuml;l&ccedil;esi olarak g&ouml;ren ve hal, hareket, ve hislerinin kaynağını maddenin etkileşimlerinin tezah&uuml;rlerinde arayan bir yaklaşım insanı anlamaktan uzaktır. İnsanı bir tesad&uuml;fler zinciri sonucu evrimleşerek teşekk&uuml;l eden gelişkin bir hayvan t&uuml;r&uuml; olarak g&ouml;ren ve &uuml;zerine &ldquo;bilimsel&rdquo; kılıfı ge&ccedil;irerek koruma altına alınan bir bakış a&ccedil;ısının da insanlığa sunabileceği pek bir şey yoktur. İnsanın bir hayvan t&uuml;r&uuml; olarak g&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; bir platformda insanlığın ulaşabileceği en y&uuml;ksek nokta, &ldquo;mutlu hayvan&rdquo; noktasıdır. Bu da bedenin sağlıklı ve rahat olduğu, t&uuml;m ihtiya&ccedil;larının giderildiği, ve arzu edilen herşeye m&uuml;mk&uuml;n olduğunca ulaşıldığı bir duruma karşılık gelir. Bu mutluluk re&ccedil;etesinin insanlar i&ccedil;in ne derece ge&ccedil;erli olduğu tartışmalara a&ccedil;ıktır.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin: 0px 0cm;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Beden olarak bakıldığında insan ile hayvan arasında ger&ccedil;ekten de fazla bir fark yoktur. Hayvana nisbeten insan &ccedil;ok daha zekidir, birlikte yaşamaya muhta&ccedil;tır, ve ihtiya&ccedil;larını birbiriyle alış-veriş yaparak karşılar. O y&uuml;zden insanlar genellikle &ldquo;akıllı hayvan,&rdquo; &ldquo;sosyal hayvan,&rdquo; ve &ldquo;ekonomik hayvan&rdquo; olarak tanımlanmışlardır. İnsanların hayvanlardan dikkat &ccedil;ekici diğer bir farkı da alet kullanması, ve bir şey yapmaya başlamadan &ouml;nce gerekli t&uuml;m malzemeleri bir araya getirmesidir ki bu da hayal g&uuml;c&uuml;n&uuml; g&ouml;sterir. Ancak insan ile hayvan arasındaki farklar bunlarla sınırlı değildir. Mesela insan ge&ccedil;miş ve gelecek ile yakından ilgilidir, ve idrakı yani anlayış ve algılayışı t&uuml;m zamanları kapsıyacak genişliktedir. Bedenen bulunduğu yerde i&ccedil;inde olduğu anı yaşarken hayalen, aklen, ve kalben t&uuml;m zaman ve zeminlerde gezebilir, ge&ccedil;miş ve gelecekten elem ve zevk alabilir, ve adeta ruhen &ccedil;ok geniş bir zaman diliminde yaşayabilir. O y&uuml;zden bedenen cennet gibi bir hayat yaşıyorken ge&ccedil;mişten gelen elemler ve gelecekten gelen korkularla, hayvandan farklı olarak, ruhen cehennem azabı &ccedil;ekiyor olabilir. Veya kendisi her bakımdan rahat ve mutlu iken empati ile başka insanların, bilhassa yakınlarının, ızdırabı hazır keyfini ka&ccedil;ırır ve onların acısıyla g&ouml;zyaşı d&ouml;ker. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;ın ifadesiyle, &ldquo;<em>İnsan, herbir z&icirc;hayatla al&acirc;kadardır. Bu itibarla insan her z&icirc;hayatın saadeti ile saidleşir ve elemleri ile m&uuml;teessir olur. &#8230;&nbsp; Annesiz a&ccedil; bir &ccedil;ocuğun ağlamasından m&uuml;teessir ve acıyan bir vicdan sahibi, elbette v&acirc;lidelerin &ccedil;ocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzuz olur</em>.&rdquo;</font><a name="_ftnref5" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn5" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn5&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[5]</span></span></a><font face="Tahoma"> Hayvanlar ise &ndash; şefkat hissiyle donandıkları annelik d&ouml;nemleri hari&ccedil; &ndash; acı i&ccedil;indeki hemcinsleriyle hemhal olmazlar, ve hayatları normal seyrinde devam eder.&nbsp; </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Maddesi itibariyle d&uuml;nya evren i&ccedil;inde ve insan da d&uuml;nya i&ccedil;inde bir nokta bile değildir. Yani insanın beden olarak varlığı ancak nokta i&ccedil;indeki bir noktadan ibarettir. Ama m&acirc;n&acirc;sı yani ruhu itibariyle ve akıl, hayal, kalp, ve istidat gibi herşeyi kuşatan manev&icirc; uzuv ve hisleriyle &ouml;yle bir b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml; vardır ki koca d&uuml;nya hayalinde bir nokta gibi kalır. İnsanın manev&icirc; uzuvlarıyla aldığı lezzetler de elemler de &ndash; gelişmi</font><span style="font-family: Tahoma;">ş</span><font face="Tahoma">liklerine bağlı olarak &ndash; bu b&uuml;y&uuml;kl&uuml;kleriyle orantılıdır. &nbsp;İnsan ile hayvan arasındaki farkın b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml; de maddede değil m&acirc;n&acirc;dır. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;</font><span style="font-family: Tahoma;">ı</span><font face="Tahoma">n ifadesi ile, </font><span style="font-family: Tahoma;">&ldquo;</span><em><span style="font-family: Tahoma;">İ</span><font face="Tahoma">nsan</font><span style="font-family: Tahoma;">ı</span><font face="Tahoma">n her ferdi, birer nev&#8217; gibidir. Zira nur-u fikir onun </font><span style="font-family: Tahoma;">&acirc;</span><font face="Tahoma">m</font><span style="font-family: Tahoma;">&acirc;</span><font face="Tahoma">line </font><span style="font-family: Tahoma;">&ouml;</span><font face="Tahoma">yle bir v</font><span style="font-family: Tahoma;">&uuml;</span><font face="Tahoma">s&#8217;at vermi</font><span style="font-family: Tahoma;">ş</span><font face="Tahoma"> ki; b</font><span style="font-family: Tahoma;">&uuml;</span><font face="Tahoma">t</font><span style="font-family: Tahoma;">&uuml;</span><font face="Tahoma">n ezman</font><span style="font-family: Tahoma;">ı</span><font face="Tahoma"> [zamanlar] yutsa tok olmaz. Sair enva&#8217;</font><span style="font-family: Tahoma;">ı</span><font face="Tahoma">n efradlar</font><span style="font-family: Tahoma;">ı</span><font face="Tahoma">n</font><span style="font-family: Tahoma;">ı</span><font face="Tahoma">n mahiyeti, k</font><span style="font-family: Tahoma;">ı</span><font face="Tahoma">ymeti, nazar</font><span style="font-family: Tahoma;">ı</span><font face="Tahoma">, kemali, lezzeti, elemi ise c</font><span style="font-family: Tahoma;">&uuml;</span><font face="Tahoma">z&#8217;</font><span style="font-family: Tahoma;">&icirc;</span><font face="Tahoma"> ve </font><span style="font-family: Tahoma;">ş</span><font face="Tahoma">ahs</font><span style="font-family: Tahoma;">&icirc;</span><font face="Tahoma"> ve mahdud ve mahsur ve </font><span style="font-family: Tahoma;">&acirc;</span><font face="Tahoma">nidir. Be</font><span style="font-family: Tahoma;">ş</span><font face="Tahoma">erin ise ulv</font><span style="font-family: Tahoma;">&icirc;</span><font face="Tahoma">, k</font><span style="font-family: Tahoma;">&uuml;</span><font face="Tahoma">ll</font><span style="font-family: Tahoma;">&icirc;</span><font face="Tahoma">, sermed</font><span style="font-family: Tahoma;">&icirc;</span><font face="Tahoma">dir</font></em><font face="Tahoma"><span style="color: black;">.</span></font><span lang="EN-US"><font face="Tahoma">&rdquo;</font><a name="_ftnref6" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn6" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn6&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[6]</span></span></a><font face="Tahoma"> &nbsp;</font></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Madd&icirc; uzuv veya organ olarak insanlar arasında pek bir fark yoktur, ve hepsi adeta birbirinin aynıdır. Kişilerin boy ve kiloları bir miktar farklılık arzetse de bir insanın kıymeti ve hayattan aldığı lezzet ve elemlerin b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;n&uuml;n bedeninin b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml; ile pek fazla bir alakası yoktur. Birisi i&ccedil;in &ldquo;b&uuml;y&uuml;k insan&rdquo; dendiği zaman herhalde akla kişinin boy veya kilosunun b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml; gelmez. Manev&icirc; uzuvlar a&ccedil;ısından ise iki insan arasındaki fark d&uuml;nyalar kadar b&uuml;y&uuml;k olabilir. Mesela yavrusu i&ccedil;in hayatını tehlikeye atan bir anne şefkat kahramanı olarak g&ouml;klere &ccedil;ıkarılırken masum bir yavruyu &ouml;ld&uuml;ren bir kişi de canavar olarak yerin dibine indirilir. Bilimle uğraşıp aklen y&uuml;celen insanlar baş tacı edilirken, geniş halk kitleleri vasat insan muamelesi g&ouml;r&uuml;rler. Bir insan y&uuml;ksek ahlak&icirc; değerleriyle adeta ila&ccedil; gibi topluma şifa olurken bir diğeri hırs ve gadabıyla insanlığa zehir olabilir. Kısacası iki insan arasındaki fark iki hayvan t&uuml;r&uuml; arasındaki farktan &ccedil;ok daha fazla olabilir, ve bu fark maddede değil tamamen m&acirc;n&acirc;da yani ruhtadır.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnsan ile hayvan arasındaki en &ccedil;arpıcı fark, sahip oldukları midelerin sayısındadır. Hayvanlarda bir, insanlarda ise bir &ccedil;ok mide vardır. Acıktığımız zaman yediklerimizi &ouml;ğ&uuml;ten hepimizin bildiği madd&icirc; mide insanlarda da hayvanlarda da esas olarak aynıdır. Bu madd&icirc; midenin gıdası yery&uuml;z&uuml;n&uuml; adeta m&uuml;stesna bir sofraya &ccedil;eviren envai &ccedil;eşit yiyeceklerdir. İnsanlardaki diğer mideler insan olmakla ilgilidir, ve hepsi madde dışı yani manev&icirc;dir. Mesela akıl bir midedir, ve gıdası bilgidir. Sevme hissi bir midedir, gıdası sevgidir. C&ouml;mertlik veya ikram hissi bir midedir, ve gıdası ikram etmek veya edilmektir. Madd&icirc; veya manev&icirc; t&uuml;m mideler beslendik&ccedil;e b&uuml;y&uuml;r, a&ccedil; kaldık&ccedil;a da cılızlaşır. T&uuml;m midelerin a&ccedil;lıkları azap, doymaları ise hazdır.&nbsp; </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bildiğimiz mideden beslenen madd&icirc; uzuvların b&uuml;y&uuml;melerinde bir sınır vardır. Ama manev&icirc; uzuvlar i&ccedil;in b&ouml;yle bir sınır s&ouml;z konusu değildir. Bazen hırs veya d&uuml;şmanlık gibi tek bir his o kadar gelişir ve k&ouml;k salar ki adeta t&uuml;m insana h&uuml;kmeder. Bedendeki madd&icirc; uzuvların hepsi iyidir, ve bir faydaya y&ouml;neliktir. İstidat ve kabiliyet tohumları olarak insan fıtratına ekilen manev&icirc; uzuvlar i&ccedil;in de iyilik esastır. Fakat bunların terbiyesi insanın iradesine tabidir, ve bunlardan hangileri sulanıp beslenirse ancak onlar gelişir. Diğerleri kuru bir tohum gibi uyumaya devam eder. Hatta suistimal edilip yanlış y&ouml;nlendirilirse zehirli meyveler verir. İnsan bedeni bir bah&ccedil;enin toprağı gibidir. Bah&ccedil;enin kıymeti toprağından ziyade &uuml;zerinde b&uuml;y&uuml;yen bitkilerin kıymeti ile orantılıdır. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNoSpacing" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red; font-size: 12pt;">MADDE-ODAKLI VE ESMA-ODAKLI BAKIŞ A&Ccedil;ILARI</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Materyalist d&uuml;nya g&ouml;r&uuml;ş&uuml; insan dahil herşeyin b&uuml;y&uuml;k patlama ile başlıyan bir tesad&uuml;fler zinciri sonunda oluşan ve madde-enerjiden ibaret olan manasız varlıklar olduğunu iddia eder. Bedi&uuml;zzaman ise maddenin mana alemleri &uuml;zerine serpilmiş bir t&uuml;l olduğunu ifade eder, ve asıl varlığın made-dışı yani m&acirc;n&acirc; olduğunu s&ouml;yler. Kainata bir kitap yerine m&uuml;rekkepli kağıt yığını olarak bakarak varlık aleminin mahiyetini anlamak m&uuml;mk&uuml;n değildir. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;a g&ouml;re ger&ccedil;ek marifet, kağıt ve m&uuml;rekkebi aşıp yazıları anlamaktır. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Bedi&uuml;zzaman, materyalist felsefe ve Kur&rsquo;an odaklı felsefenin bakış a&ccedil;ılarını 12nci S&ouml;z&rsquo;de bir san&rsquo;at harikası olan kainatı m&uuml;cevherlerle yazılmış bir Kur&rsquo;an&rsquo;a benzeterek izah eder. <span style="color: black;">Bu risalede varlıkların kainat sayfalarında kudret (madde-enerji) kalemiyle yazılmış ayetler olduklarından bahseder ve her bir varlığın o sayfalarda manalı bir harf olduğunu ifade eder. Varlıklara da mana-yı harf&icirc; nazarıyla yani sanatkarları hesabına bakmanın &ouml;nemine vurgu yapar. Bedi&uuml;zaman&rsquo;a g&ouml;re varlıklara mana-yı ism&icirc; nazarıyla yani kendi hesaplarına bakmak manasız şeylerle iştigaldir, ve ilim değil cehildir. </span></font></p>
<p class="MsoBodyText3" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="font-size: 12pt;">Bilimde en yaygın &ouml;nkabullerden biri herşeyin kaynağının madde olduğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml;d&uuml;r. Bu g&ouml;r&uuml;ş milattan &ouml;ncesine Stoik filozoflara dayanır, ve i&ccedil;inde bulunduğumuz modern &ccedil;ağda doğruluğu sorgulanmayan ger&ccedil;eklerin başında gelir. Hayret verici olan şudur ki bu fikir hi&ccedil;bir zaman test edilmemiştir, ve o y&uuml;zden bilimsel bile degildir. B&uuml;y&uuml;k patlama teorisi de bilimden ziyade inan&ccedil; olan bu &ldquo;sırf madde&rdquo; evren fikrinin k&ouml;k salmasına yardımcı olmuştur. </span></font></p>
<p class="MsoBodyText3" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="font-size: 12pt;">Bilimsel tezlerde ilk şart, tezin g&ouml;zlemler ve mevcut bilimsel deliller ile uyumlu olması, ve gerekli testleri ge&ccedil;mesidir. Fakat herşeyin madde ve sadece maddeden yapılmış olduğu fikri en basit testleri bile ge&ccedil;emez. Mesela birbirinin aynı olan iki g&uuml;l, birisi ezilip &ccedil;amur haline getirildikten sonra bile madde olarak birbirinin aynıdır. Ama bu ikisi &ccedil;ok farklıdır, ve g&uuml;zellik, san&rsquo;at, ve d&uuml;zen gibi b&uuml;t&uuml;n bu farklar madde olmadığına g&ouml;re madde dışı yani m&acirc;n&acirc;dır. </span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="color: black;">Biz herşeyi &ndash; kuvvet, sevgi, &ouml;fke, ve hatta hayat, g&ouml;rme, işitme vs &ndash; ancak etkileri maddede g&ouml;r&uuml;l&uuml;nce algılıyabiliyoruz, ve tabii olarak herşeyin kaynağının madde olduğu yanılgısına d&uuml;ş&uuml;yoruz. Pek de sorgulamadan kendimizi i&ccedil;inde bulduğumuz bu &ouml;nyargı&nbsp; g&uuml;n&uuml;m&uuml;zde de bilimin &uuml;zerine kurulduğu platformu oluşturmaktadır. Bedi&uuml;zzaman kainat ve varlıklar hakkındaki madde (veya enerji)&rsquo;den oluşan tek boyutlu g&ouml;r&uuml;şe hi&ccedil; rağbet etmemiş, ve edenleri de eleştirmiştir. Kendisine y&ouml;neltilen </span>&quot;<em>Sen necisin, bu meş&acirc;hire karşı meydana &ccedil;ıkıyorsun? Sen, bir sinek gibi olup da kartalların u&ccedil;malarına karışıyorsun</em>!&quot; itirazına da &ldquo;<em>onları gark eden madde ayağımı da ıslatamadı</em>&rdquo;</font><a name="_ftnref7" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn7" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn7&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[7]</span></span></a><font face="Tahoma"> karşılığını vermiştir. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;a g&ouml;re madde-enerji, sadece Kadir isminin bir tecellisidir. Madde-dışı t&uuml;m vasıflar ise diğer kutsal isimlerin yansımalarından ibarettir. Mesela canlılık &lsquo;Hay&rsquo; isminin, karekter &lsquo;Ferd&rsquo; isminin, şefkat &lsquo;Rahim&rsquo; isminin, ve faydalılık ve bir gayeye y&ouml;neliklik &lsquo;Hak&icirc;m&rsquo; isminin tecellileridir. Bedi&uuml;zzaman b&ouml;ylelikle t&uuml;m mevcudatı esma-i ilahiye ve dolayısıyla Allah ile irtibatlandırır: </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&ldquo;<em>Herşeyden Cen&acirc;b-ı Hakk&#8217;a karşı pencereler h&uuml;km&uuml;nde &ccedil;ok vecihler var. B&uuml;t&uuml;n mevc&ucirc;d&acirc;tın hakaikı, b&uuml;t&uuml;n k&acirc;inatın hakikatı; Esm&acirc;-i İlahiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikatı, bir isme veyahut &ccedil;ok Esm&acirc;ya istinad eder. Eşyadaki sıfatlar, san&#8217;atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hatt&acirc; hakik&icirc; fenn-i hikmet, &quot;Hak&icirc;m&quot; ismine ve hakikatlı fenn-i tıp &quot;Ş&acirc;fi&quot; ismine ve fenn-i hendese &quot;Mukaddir&quot; ismine ve h&acirc;kez&acirc; herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, b&uuml;t&uuml;n f&uuml;nun ve kem&acirc;l&acirc;t-ı beşeriye ve tabakat-ı k&uuml;mmel&icirc;n-i [k&acirc;miller] ins&acirc;niyenin hakikatları, Esm&acirc;-i İlahiyeye istinad eder. Hatt&acirc; muhakkik&icirc;n-i evliyanın bir kısmı demişler: &quot;<strong>Hakik&icirc; hakaik-i eşya, Esm&acirc;-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın g&ouml;lgeleridir.</strong>&quot; Hatt&acirc; birtek z&icirc;hayat şeyde, yalnız z&acirc;hir olarak yirmi kadar Esm&acirc;-i İlahiyenin cilve-i nakşı g&ouml;r&uuml;nebilir</em>.&rdquo;</font><a name="_ftnref8" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn8" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn8&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[8]</span></span></a><font face="Tahoma"> </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bedi&uuml;zzaman, t&uuml;m varlıkların Allah&rsquo;ın isimlerini yansıtan aynalar olduklarını, ve esmayı en kapsamlı ve en parlak tarzda g&ouml;steren aynanın da insan olduğunu s&ouml;yler, ve insanları kendilerini okumaya davet eder: &ldquo;<em>İnsan, &uuml;st&uuml;nde nakışları g&ouml;r&uuml;nen Esm&acirc;-i İl&acirc;hiyyeye &acirc;yined&acirc;rlık eder. Otuzikinci S&ouml;z&#8217;&uuml;n &Uuml;&ccedil;&uuml;nc&uuml; Mevkıfının başında bir nebze iz&acirc;h edilen insanın mahiyet-i c&acirc;miasında nakışları z&acirc;hir olan <strong>yetmişten ziyade esm&acirc; vardır</strong>. Mesel&acirc;: Yaradılışından S&acirc;ni&#8217;, H&acirc;lık ismini ve h&uuml;sn-&uuml; takviminden Rahman ve Rah&icirc;m isimlerini ve h&uuml;sn-&uuml; terbiyesinden Kerim, L&acirc;tif isimlerini ve h&acirc;kez&acirc;&#8230; B&uuml;t&uuml;n &acirc;&#8217;za ve &acirc;l&acirc;tı ile, cihazat ve cev&acirc;rihi ile, let&acirc;if ve m&acirc;neviyatı ile, havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esm&acirc;nın ayrı ayrı nakışlarını g&ouml;steriyor. Demek nasıl esm&acirc;da bir ism-i &acirc;zam var, &ouml;yle de o esm&acirc;nın nukuşunda dahi bir nakş-ı &acirc;zam var ki: O da insandır. <span lang="EN-US">Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku&#8230; Yoksa hayvan ve camid h&uuml;km&uuml;nde insan olmak ihtimali var!</span></em>&rdquo;</font><span class="MsoFootnoteReference"><font face="Tahoma"> </font><a name="_ftnref9" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn9" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn9&amp;referer=');"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[9]</span></a></span><font face="Tahoma"> Bu ifade, bazen yanlış anlamalara sebep olan &ldquo;<em>Allah insanı Rahman suretinde yaratmıştır</em>&rdquo; hadisini ve Hırıstiyan alemindeki karşılığı &ldquo;<em>İnsan Allah&rsquo;ın imajında yaratılmıştır</em>&rdquo; s&ouml;z&uuml;n&uuml; de izah etmektedir.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red;">VARLIKLARA YENİ BİR BAKIŞ</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">M&acirc;n&acirc; veya madde-dışı varlıklara ışık tutmak i&ccedil;in bir &ccedil;ok basit zihinsel deneyler yapabiliriz. Mesela 99 gram k&acirc;ğıt ve 1 gram m&uuml;rekkepten oluşan 100 gramlık bir kitabı g&ouml;z &ouml;n&uuml;ne alalım, ve bunu &uuml;zerine rasgele 1 gram m&uuml;rekkep d&ouml;k&uuml;lm&uuml;ş 99 gram kağıt ile karşılaştıralım. Madde olarak, 100 gramlık bir kitap ile 100 gramlık m&uuml;rekkepli kağıt arasında hi&ccedil;bir fark yoktur. Bunları madde tahlili yapan bir laboratuvara g&ouml;ndersek, her ikisi de aynı tahlille geri gelir. 100 gramlık kitap ile 100 gramlık m&uuml;rekkepli kağıt madde olarak aynı olduğuna g&ouml;re, bunların aralarındaki her fark m&acirc;n&acirc; ile alakalıdır, ve dolayesi ile manev&icirc;dir. İşte kitap i&ccedil;in m&acirc;n&acirc; denen şey, kağıt ve m&uuml;rekkep dışındaki herşeydir. Kitap g&ouml;r&uuml;n&uuml;şte m&uuml;rekkep ve kağıttan oluşan, g&ouml;zle g&ouml;r&uuml;len ve elle tutulan madd&icirc; bir varlıktır. Ama aslında kitabı kitap yapan i&ccedil;indeki m&acirc;n&acirc;lardır, ve kitabın maddesi manev&icirc; varlığı olan m&acirc;n&acirc;sı yanında bir hi&ccedil; gibi kalır. Zaten son yıllarda gittik&ccedil;e yaygınlaşan ve onlarcası bir tek CD&rsquo;ye veya flashcarda sığan elektronik eKitapların ne kağıdı vardır, ne de m&uuml;rekkebi. Kelimeler adeta ekran sahifelerinde ışığa d&ouml;n&uuml;şt&uuml;r&uuml;len elektrik enerjisiyle istenilen renkte yazılıp bozulabilmektedir. Hatta denilebilir ki kitap denen şey m&acirc;n&acirc;ların sahifelerde g&ouml;r&uuml;nmesini sağlayan bir perdedir, bir ekrandır, bir kılıftır, bir d&uuml;rb&uuml;nd&uuml;r.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Madde ve m&acirc;n&acirc; ilişkisini anlamaya yardımcı olacak diğer bir &ouml;rnek de g&uuml;ld&uuml;r. Ş&ouml;yle ki: Birbirinin tamamen aynı olan iki g&uuml;l alalım, ve bunlardan birisini iyice ezerek &ccedil;amur haline getirelim. Sonra da bu iki g&uuml;l arasında bir fark olup olmadığını soralım. Herhalde b&ouml;yle bir soru &ccedil;ok tuhaf bulunur, ve g&uuml;l&uuml;n bir par&ccedil;a &ccedil;amur ile mukayese edilemiyeceği s&ouml;ylenir. Ancak g&uuml;l ile onun &ccedil;amur ikizi bir kimya laboratuvarına g&ouml;nderilecek olursa, her ikisinin eşdeğer olduğu raporu gelecektır. Yani madde olarak, bir g&uuml;l ile onun ezilmesinden oluşan &ccedil;amur arasında hi&ccedil; bir fark yoktur. Ama bunlar farklıdır, ve aralarındaki fark madde olmadığına g&ouml;re tamamen m&acirc;n&acirc;dır. (Hi&ccedil; kimse herhalde bunlar madde olarak aynı şeydir diye g&uuml;l yerine g&uuml;l &ccedil;amuru vermeyi d&uuml;ş&uuml;nmez). Demek g&uuml;l&uuml;n &ccedil;amurunda olmayan her &ouml;zellik ve hasiyet m&acirc;n&acirc; ile alakalıdır, ve m&acirc;n&acirc;sı yanında g&uuml;l&uuml;n maddesinin kıymeti neredeyse bir hi&ccedil;tir. Yani g&uuml;l&uuml; g&uuml;l yapan maddesi değil, o maddede tezah&uuml;r eden m&acirc;n&acirc;dır. G&uuml;l adeata bir m&acirc;n&acirc; taşıyıcısıdır, ve g&uuml;zel m&acirc;n&acirc;lar g&ouml;ndermek istendiğinde akla gelen ilk şey g&uuml;ld&uuml;r. G&uuml;l&uuml; alan kişi de g&uuml;l&uuml;n maddesini değil, g&ouml;nderilen g&uuml;zel m&acirc;n&acirc;ları alır ve hisleriyle masseder ve zevkeder. Tabi yanlışlıkla g&ouml;z&uuml; maddeden başka bir şey g&ouml;rmeyen m&acirc;n&acirc;dan habersiz birilerinin eline ge&ccedil;mezse &ndash; inek veya eşek gibi. İşte insan ile hayvan arasındaki en temel fark, bu t&uuml;r y&uuml;zlerce manev&icirc; hisler ve midelerdir. Yani hayvanda bir, insanda ise y&uuml;zlerce mide vardır, ve bunların biri hari&ccedil; hepsi m&acirc;n&acirc; ile alakalıdır. O y&uuml;zden yemek i&ccedil;in yaşamak aslında insanlıktan istifa etmektir.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">G&uuml;l&uuml; g&uuml;zel yapan herhalde atomlarındaki g&uuml;zellik değildir. Zira canlı bir g&uuml;ldeki bir hidrojen veya azot atomu ile ezilip &ccedil;amur haline getirilmiş bir g&uuml;ldeki hidrojen veya azot atomu tamamen aynıdır &ndash; elmas ile grafitteki karbon atomlarının aynı olması gibi. Par&ccedil;alarında olmayan bir şey b&uuml;t&uuml;n&uuml;nde olamıyacağına g&ouml;re (korunum kanunu), g&uuml;l&uuml;n g&uuml;zelliği kendisinden yani maddesinden değil, dışarıdan gelir &ndash; aynen elmasın g&ouml;z kamaştıran pırıltılarının dısarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi. G&uuml;l ve diğer g&uuml;zel şeylerin &ouml;zelliği, bu g&uuml;zelliği alıp yansıtabilmeleridir &ndash; aynen elmasın &ouml;zelliğinin ışığı alıp b&uuml;y&uuml;leyici bir şekilde yansıtabilmesi olduğu gibi. Bu da evrende madde (ve zaman) ile ilgisi olmayan yaygın bir g&uuml;zelliğin, ve dolayesi ile bir g&uuml;zellik katmanının, olmasını gerektirir. Eski Yunanlılar bile bu m&acirc;n&acirc;yı hissetmişler ki bu katmanı &ldquo;g&uuml;zellik tanrı&ccedil;ası&rdquo; Ven&uuml;s veya Aphrodite olarak kutsallaştırmışlardır.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Başka bir &ouml;rnek olarak da bir sineği g&ouml;zlemleyelim. Diğer canlılar gibi, sineğin de temel yapı taşları hidrojen, oksijen, azot, ve karbon atomlarıdır. Bunlar da diğer atomlar gibi elektron, proton, ve n&ouml;tronlardan oluşur. Yani t&uuml;m varlıklar, canlı olsun cansız olsun, atomlardan (veya elektron, proton, ve n&ouml;tronlardan) yapılmışlardır, ve bu temel yapı taşlarını bir arada tutan har&ccedil; da kuvvetlerdir. Şimdi yeni &ouml;lm&uuml;ş bir sineği canlı bir ikizi ile yan yana koyup karşılaştıralım. &Ouml;l&uuml;mle madde kaybı veya kazancı olmadığı i&ccedil;in, bu iki sinek madde olarak birbirinin aynıdır. Hatta eğer canlı sinek hareketsizse, canlıyı &ouml;l&uuml;den ayrırmak baya zordur. O zaman diyebiliriz ki canlı ve &ouml;l&uuml; sinek arasındaki her fark &ndash; hayat, g&ouml;rme, işitme, nizam, g&uuml;zellik, şuur, sevgi, vs &ndash; madde-dışıdır yani m&acirc;n&acirc;dır. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red;">HAYAT</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Canlıların temel yapıtaşı olan atom veya molek&uuml;llerde hayat diye bir unsur yoktur. Yapıtaşında olmayanın b&uuml;t&uuml;n&uuml;nde olamıyacağına g&ouml;re, hayat madde olamaz. O halde hayat, madde-dışı bir şeydir, yani m&acirc;n&acirc;dır, ve zaman ve mekana tabi değildir. O zaman evrende yaygın bir &lsquo;hayat&rsquo; katmanı vardır, ve bu hayat ışığını alabilen her şey &ndash; madd&icirc; v&uuml;cudu olsun veya olmasın &ndash; canlıdır. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">G&ouml;zlemler, d&uuml;nyadaki t&uuml;m canlıların ortak vasfının su i&ccedil;ermeleri olduğunu g&ouml;steriyor. Bu y&uuml;zden başka gezegenlerde hayat aramak, su arayarak yapılır. Ama su, hayatın kaynağı değildir, ve olamaz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; iki hidrojen ve bir oksien atomundan oluşan su molek&uuml;l&uuml;nde hayat diye bir şey yoktur, ve suyun kendisinde olmayan bir şeyin kaynağı olduğu iddiası abestir &ndash; aynen rengarenk pırıltılarıyla g&ouml;z kamaştıran elmasın ışık kaynağı olduğu iddiası gibi, veya televizyon aletinin ekranında g&ouml;r&uuml;len g&ouml;r&uuml;nt&uuml;lerin kaynağı olduğu iddiası gibi.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red;">İRADE</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="color: black;">B&uuml;y&uuml;k patlama ile &ouml;ng&ouml;r&uuml;len madd&icirc; evrende herşey fizik kanunlarına tabidir, ve dolayesi ile canlı veya cansız herşeyin hangi hareketi yapacağı &ouml;nceden bellidir. &lsquo;Determinizm&rsquo; olarak bilinen bu felsefik g&ouml;r&uuml;şe g&ouml;re fizik kanunlarını ihlal anlamına gelen irade diye bir şey olamaz. Zaten maddenin yapıtaşlarında irade diye bir unsur yoktur. Ancak irade&rsquo;nin varlığı g&ouml;zlemlerle sabittir, ispatlanabilir, ve dolayesiyle bilimsel bir ger&ccedil;ektir. Cansızlarda fizik kanunları tam hakimdir, ve cansız maddelerin bir etkiye nasıl tepki vereceği &ouml;nceden bellidir. Ancak kast ve irade sahibi canlılarda durum b&ouml;yle değildir. Bu g&ouml;zlem bile tek başına evrenin yalın madde-enerjiden oluştuğu &ouml;nkabulunu yıkmaya yeterlidir. Zaten madde-dışı bir irade boyutu olmasaydı, gelecek net olarak bilinecekti, ve insanlar adeta şuursuz robotlar gibi olacaktı. Ve de yaptıklarından sorumlu olmayacaklardı &ndash; aynen arızalanan bir robotun sebep olduğu zarardan sorumlu tutulamıyacağı gibi.</span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span style="color: black;">Maddeye olan bu &ccedil;akılmışlık &ouml;nde gelen bir &ccedil;ok d&uuml;s&uuml;n&uuml;r&uuml; bile m&uuml;şk&uuml;l durumda bırakmıştır. Mesela Albert Einstein fiziğe olan kesin inancı y&uuml;z&uuml;nden katı bir determinist oldu, ve insanların bile serbest iradesinin olmaması gerektiğini ifade etti: &ldquo;<em>Insanların hareketleri bilardo topu, gezegenler, ve yıldızların hareketleri kadar &ouml;nceden bellidir. İnsanların hareketleri kontrolleri dışında fizik ve psikolojik kanunlarca </em></span><em>belirlenir</em>. <em>Bir b&ouml;cek i&ccedil;in de belirlenmiştir, bir yıldız i&ccedil;in de. Hepimiz &#8211; insanlar, bitkiler, veya kozmik toz &ndash; g&ouml;r&uuml;lmez bir m&uuml;zisyenin uzaklarda ahenkle &ccedil;aldığı esrarengiz bir nağmeye dansediyoruz</em>.&rdquo;</font><a name="_ftnref10" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn10" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn10&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[10]</span></span></a><font face="Tahoma"><span style="color: black;"> Esma a&ccedil;ısından bakılınca irade şuur sahibi canlılarda madde-dışı &lsquo;M&uuml;rid&rsquo; isminin bir tecellisi olarak g&ouml;r&uuml;l&uuml;r, ve problem kendiliğinden hallolur. </span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red;">FİZİK KANUNLARI</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Kanun ve kurallar t&uuml;m d&uuml;nyada d&uuml;zen ve huzurun temelleridir ve bu, evrende de b&ouml;yledir. Mesela sadece yer&ccedil;ekimi kanunu iptal oluverse herşey havada u&ccedil;uşmaya başlar, ve tam bir kaos olur. Bir &uuml;lkedeki kanunlar o &uuml;lkede yaşıyanların genel iradesini, evrendeki kanunlar da t&uuml;m evrende h&uuml;k&uuml;mferma olan evrensel iradeyi yansıtır. &Uuml;lkelerde polisiye kuvvetler bireylerin kanunlara itaatini sağlar. Evrende ise bu işi evrensel kuvvetler ve etkiler yapar &#8211; yer &ccedil;ekimi kuvvetinin d&uuml;nyada herşeyin yer&ccedil;ekimi kanununa itaatini sağlaması gibi. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Kanunlar madde değildir ve o y&uuml;zden de zaman ve mek&acirc;n sınırlamalarına tabi değildir. B&ouml;ylelikle her yerde ge&ccedil;erlidir, ama hi&ccedil;bir yerde değildir. Einstein&rsquo;in ifadesiyle &ldquo;<em>evrenin kanunlarında bir ruh tezah&uuml;r eder</em>.&rdquo;</font><a name="_ftnref11" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn11" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn11&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[11]</span></span></a><font face="Tahoma"> Maddenin her zerresinin t&uuml;m kanunlara tam itaati ve kanunların ancak maddedeki tezah&uuml;r&uuml;yle g&ouml;r&uuml;l&uuml;p bilinmesi, kuvvet gibi, kanunların da kaynağının madde olduğu &ouml;nyargısını oluşturmuştur. Ama maddenin temel yapıtaşı olan par&ccedil;acık veya dalgalarda kanun diye bir unsur yoktur &ndash; aynen kanunlara itaat eden insanların v&uuml;cutlarında &lsquo;kanun&rsquo; maddesi diye bir unsur olmaması gibi. Hatta denebilir ki evrendeki t&uuml;m k&uuml;tle yok olsa da k&uuml;tlelerin &ccedil;ekim kanunu, ve hi&ccedil;bir ısı iletimi olmasa da (t&uuml;m evrenin aynı sıcaklıkta olması durumu gibi) ısının iletimi kanunu ge&ccedil;erlidir.&nbsp; Aynen bir &uuml;lkede belli bir yılda hi&ccedil; gelir vergisi toplanmamış olsa bile vergi kanununun gelirin veya gelir &uuml;reten insanların par&ccedil;ası olmamasından dolayı o &uuml;lkenin tamamında hala ge&ccedil;erli olması gibi. </font></p>
<p class="MsoBodyText" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><span style="color: windowtext;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &ldquo;Değişik bir Evren&rdquo; adlı kitabında, 1998 Fizik Nobel &Ouml;d&uuml;l&uuml; sahibi Robert Lauglin, fizik kanunlarının kaynağının mikro alemde olmadığını, ve makro alemde hi&ccedil; yoktan tezah&uuml;r ediverdiğini ifade eder: &ldquo;<em>Fiziğin en temel kanunları &ndash; Newton&rsquo;un hareket kanunları ve Kuantum mekaniği gibi &ndash; aslında tezah&uuml;rseldir. Bu kanunlar b&uuml;y&uuml;k madde yığınlarının &ouml;zellikleridir, ve onların kesinliği &ccedil;ok yakından tetkik edildiğinde, hi&ccedil;lik i&ccedil;ine kayboluverirler.</em>&rdquo;</font><a name="_ftnref12" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn12" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn12&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[12]</span></span></a><font face="Tahoma"> Başka bir ifadeyle, fizik kanunları h&uuml;kmettikleri maddeden kaynaklanmazlar; onlar dışarıdan bir yerden geliverirler &ndash; yani bildiğimiz madde-enerji evreni dışından. Hava durumu gibi bazı basit organizasyon fenomenlerini inceledikten sonra şu kanaata varır:&nbsp; &ldquo;<em>Bu basit durumlarda biz ispat edebiliyoruz ki organizasyon kendine has bir mana ve hayat kazanabilir ve kendisini oluşturan par&ccedil;alarına n&uuml;fuz etmeye başlıyabilir. O y&uuml;zden fizik biliminin bize s&ouml;ylemesi gereken şey b&uuml;t&uuml;n&uuml;n par&ccedil;alarının toplamından fazla olmasının sadece bir kavram değil fiziksel bir fenomen (hadise) olduğudur. Tabiat sadece mikroskopik kurallar tabanı tarafından değil, aynı zamanda g&uuml;&ccedil;l&uuml; ve genel organizasyon prensipleriyle d&uuml;zenlenmektedir</em>.&rdquo;</font><span class="MsoFootnoteReference"><font face="Tahoma"> </font><a name="_ftnref13" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn13" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn13&amp;referer=');"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[13]</span></a></span><font face="Tahoma"> &ldquo;<em>Fizik kanunu genellikle yalın d&uuml;ş&uuml;nceyle &ouml;ng&ouml;r&uuml;lemez, deneysel olarak keşfedilmesi lazımdır</em>.&rdquo;</font><a name="_ftnref14" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn14" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn14&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[14]</span></span></a><font face="Tahoma"> Bunlar, g&ouml;zlemlere dayalı olarak, b&uuml;t&uuml;n&uuml;n B&uuml;y&uuml;k Patlama kaynaklı madde-enerjiden oluşan par&ccedil;alarının toplamından daha fazla olduğunu tesis eden &ccedil;ok kuvvetli ifadelerdir. Bedi&uuml;zzaman da buna </font></span><span style="font-family: Tahoma; color: windowtext;">ş&ouml;</span><font face="Tahoma"><span style="color: windowtext;">yle i</span></font><span style="font-family: Tahoma; color: windowtext;">ş</span><font face="Tahoma"><span style="color: windowtext;">aret eder: </span></font><span style="font-family: Tahoma; color: windowtext;">&ldquo;</span><em><font face="Tahoma"><span style="color: windowtext;">Evet, mecm</span></font><span style="font-family: Tahoma; color: windowtext;">&ucirc;&rsquo;</span><font face="Tahoma"><span style="color: windowtext;">da bir h</span></font><span style="font-family: Tahoma; color: windowtext;">&uuml;</span><font face="Tahoma"><span style="color: windowtext;">k</span></font><span style="font-family: Tahoma; color: windowtext;">&uuml;</span><font face="Tahoma"><span style="color: windowtext;">m bulunur, ferdde bulunmaz</span></font></em><font face="Tahoma"><span style="color: windowtext;">.</span></font><span style="font-family: Tahoma; color: windowtext;">&rdquo;</span><a name="_ftnref15" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn15" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn15&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; color: windowtext; font-size: 12pt;">[15]</span></span></a><font face="Tahoma"><span style="color: windowtext;"> O halde b&uuml;t&uuml;ndeki &lsquo;fazla&rsquo;lar madde-dışı veya mana olmak ve Bedi&uuml;zzaman&rsquo;ın &lsquo;Esma&rsquo; olarak tabir ettiği madde-dışı evrenlerden gelmek zorundadır. </span></font></p>
<p class="MsoBodyTextIndent" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 0cm; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoBodyText3" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red; font-size: 12pt;">KAREKTER VE FERDİYET</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Elementlerin temel yapı taşı olan atomlar elektron, proton, ve n&ouml;tronlerdan oluşur, ve evrende bir kısmı tabii olarak bulunan bir kısmı da laboratuvarda f&uuml;zyon ile &uuml;retilebilen 100&rsquo;den fazla element vardır. Bu elementlerin temel farkı &ccedil;ekirdeklerindeki proton sayısıdır. Mesela hidrojen atomunda 1, karbonda 6, demirde 26, ve altında 79 proton vardır. Ama t&uuml;m protonlar birbirinin aynıdır &ndash; aynen pirin&ccedil; taneleri gibi. Şimdi d&uuml;ş&uuml;nelim: Eğer 6 pirin&ccedil; tanesini birlikte sıkı sıkı bağlayınca 6&rsquo;lık bir pirin&ccedil; dizesi yerine bir mısır tanesi, 26 tanesini bağlayınca bir bakla, ve 79 tanesini bağlayınca bir fındık oluyorsa, bunda bir iş var demektir. Veya, 6 beyaz adam bir araya gelip kenetlenince dev bir zenci adama, ve ayrıldıkları zaman da tekrar 6 beyaz adama d&ouml;n&uuml;yorlarsa&#8230; Daha da acaibi, iki m&uuml;hendis kenetlenince bir tıp doktoruna, ve &uuml;&ccedil; m&uuml;hendis kentlenince bir avukata d&ouml;n&uuml;yorlarsa&#8230; Herhalde &ldquo;pes&rdquo; deriz. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Karbon, demir, ve altının karekterleri birbirinden &ccedil;ok farklıdır, ama belli ki bu karekterler protonların kendilerinden gelmiyor. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; protonlarda ne karbon karekteri vardır, ne demir, ne de altın. Hatta &ouml;yle g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor ki karbon veya demiri altına &ccedil;evirmek gayet m&uuml;mk&uuml;n &ndash; yapmamız gereken tek şey n&uuml;kleer santrallarda uranyum atomunu par&ccedil;aladığımız gibi karbon veya demir atomlarını par&ccedil;alayıp a&ccedil;ığa &ccedil;ıkan protonları 79&rsquo;luk guruplar halinde biraraya getirmek. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Benzer şekilde, iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu bir araya getirilirse, bu bir gaz karışımı olur ve karışım hidrojen ve oksijenin &ouml;zelliklerini taşır. Ama iki hidrejen ve bir oksijen kimyasal bir bağ ile birbirine bağlanırsa, &ouml;zellikleri tamamen değişik olan &ldquo;su&rdquo; oluşur. Kimyasal bağları sağlayan kuvvette su veya başka bir bileşik madde karekteri olmadığına g&ouml;re, bileşimlerin karekterleri nereden geliyor? &Ouml;yle g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor ki evrende karekterin kaynağı madde-dışı yaygın bir ferdiyyet katmanı vardır, &ldquo;Ferd&rdquo; ismi t&uuml;m varlıklarda g&uuml;neş gibi parlamaktadır.</font></p>
<p class="MsoBodyText" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red;">SEVGİ VE ŞEFKAT</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Kainatta sevgi ve sevginin muhtelif &ccedil;eşit ve derecelerinin varlığı konusunda herhalde kimsenin bir ş&uuml;phesi yoktur. Hatta Bedi&uuml;zzaman, sevgiyi yaratılışın mayası olarak g&ouml;r&uuml;r: &ldquo;<strong><em>Muhabbet, şu k&acirc;inatın bir sebeb-i v&uuml;cududur</em></strong><em>. Hem şu k&acirc;inatın r&acirc;bıtasıdır.</em>&rdquo;</font><a name="_ftnref16" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn16" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn16&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[16]</span></span></a><font face="Tahoma"> Sevgilerin de en halisi ve en y&uuml;cesi her t&uuml;rl&uuml; madd&icirc; ve manev&icirc; menfaat duygularından arınmış olan şefkattir. Kainatta yaygın bir anne şefkatinin varlığı g&ouml;zlemlerle sabittir, ve &ldquo;tabiat ana&rdquo; tabiri bu ger&ccedil;eğin bir ifadesidir. Bedi&uuml;zzaman, vahşi hayvanlarda bile g&ouml;r&uuml;len bu şefkate işaret eder, ve dikkatlleri bu şefkat pırıltılarının kaynağına &ccedil;evirir: &ldquo;<em>[Rahmet] hatt&acirc; ağacın başındaki yuvada kanatsız, zayıf kuş&ccedil;uklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir. Ve a&ccedil; bir arslanı yavrusuna m&uuml;sahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir</em>.&rdquo;</font><span class="MsoFootnoteReference"><font face="Tahoma"> </font><a name="_ftnref17" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn17" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn17&amp;referer=');"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[17]</span></a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şefkat hissinin gıdası şefkat etme ve edilme, yani şartsız ve karşılıksız sevme ve sevilmedir. O y&uuml;zden madd&icirc; menfaat ve madd&icirc; hazlara dayalı materyalist felsefede şefkat diye birşey yoktur ve olamaz. Neticede en ulv&icirc; bir his olan şefkat, en s&uuml;fl&icirc; bir his olan madd&icirc; cazibe yani şehvet ile karıştırılmıştır, ve bu derin yanılgı bilim diye takdim edilmiştir. Şefkat en parlak tarzda annelerde tecelli eder, ve onları adeta cisimleşmiş şefkate &ccedil;evirir. Ancak insanların temel yapı taşları olan h&uuml;crelerinde &ldquo;şefkat&rdquo; diye madd&icirc; bir unsur yoktur, ve dolayesiyle varlığı tecr&uuml;belerle sabit olan şefkat madde değil m&acirc;n&acirc;dır. O halde kainatta zaman ve mekan &uuml;st&uuml; yaygın bir şefkat katmanı vardır, ve en şafkatli varlıklar bu katmandan gelen şefkat ışınlarını bir elmas gibi en yoğun tarzda alıp yansıtabilenlerdir. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;a g&ouml;re varlığı apa&ccedil;ık g&ouml;r&uuml;len bu şefkat alemi &lsquo;Rah&icirc;m&rsquo; isminin bir cilvesidir: &ldquo;<em>K<strong>&acirc;inatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti</strong> ve hakikatı, aynen <strong>g&uuml;neşin ziyası</strong> gibi g&ouml;r&uuml;n&uuml;r. Ve ziyanın g&uuml;neşe kat&#8217;&icirc; şehadeti misill&uuml;, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahman-ı Rah&icirc;m&#8217;e şehadet eder</em>.&rdquo;</font><span class="MsoFootnoteReference"><font face="Tahoma"> </font><a name="_ftnref18" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn18" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn18&amp;referer=');"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[18]</span></a><font face="Tahoma"> <span style="vertical-align: baseline;">Yine der ki </span></font></span><font face="Tahoma">&ldquo;<em>B&uuml;t&uuml;n v&acirc;lidelerin şefkatleri, ancak bir lem&#8217;a-i tecelli-i rahmettir</em>.&rdquo;</font><a name="_ftnref19" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn19" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn19&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[19]</span></span></a></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span style="font-family: Tahoma; color: red;">KARŞILIKSIZ VERMEK</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">İnsanlarda en sevilen hasletlerden biri c&ouml;mertlik ve ihsandır. Herkes ikram edilmekten hoşlanır, ve ikramın b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml;yle orantılı bir lezzet alır. Bu lezzetin hem anlık olan bir madd&icirc; boyutu &ndash; ki bu hayvanlarda da vardır &ndash; hem de zaman &uuml;st&uuml; olan insanlara has manev&icirc; bir boyutu vardır. Mesela hediye edilen bir paket &ccedil;ikolatadaki en b&uuml;y&uuml;k lezzet onları yerken damakta oluşan ge&ccedil;ici lezzet değil, a paketi alırken kalpte oluşan ve beraberinde sevgiyi, d&uuml;ş&uuml;nceyi, ve teşekk&uuml;r&uuml; getiren ve akla geldik&ccedil;e ve d&uuml;ş&uuml;nce ile eşelendik&ccedil;e tazelenen kalıcı lezzettir. Yoksa verilen &ccedil;ikolatalara adeta saldırıp onları oburca yemek adeta hayvanlıktır. Bir demet g&uuml;l bir &ouml;k&uuml;z i&ccedil;in bir anlık bir yeme lezzetinden &ouml;te bir şey değildir. Ama aynı g&uuml;l demeti bir insan i&ccedil;in &ndash; madd&icirc; lezzet boyutu bir hi&ccedil; olmasına rağmen &ndash; taşıdığı manalardan dolayı t&uuml;kenmez bir lezzettir. Bu geniş insanlık boyutunun farkında bile olmayıp hayvanlar gibi hayatını anlık fizik&icirc; lezzetler peşinde koşarak ge&ccedil;irmek ise bir mahrumiyettir ve insanlık hasiyetlerinin israfıdır. &nbsp;</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Madd&icirc; a&ccedil;ıdan bakıldığında karşılıksız vermek kişinin menfaatine zıttır, ve dolayesi ile aptallıktır. Bu, hayatın gayesini &lsquo;menfaat sağlamak&rsquo; ve ilişkilerin temelini &lsquo;ortak menfaat&rsquo; olarak g&ouml;ren materyalist d&uuml;ş&uuml;nceye tamamen zıttır. G&ouml;r&uuml;n&uuml;şte alan k&acirc;rda, veren ise zarardadır. Ama c&ouml;mert insanların verdik&ccedil;e aldığı ve kendini &ldquo;verme zevki&rdquo; olarak hissettiren manev&icirc; bir haz vardır. C&ouml;mertlik, insanlarda en ulv&icirc; hislerden biridir ve bu hissin gıdası vermek yani ikram etmektir. Vererek gıdalanan bu manev&icirc; mide verdik&ccedil;e b&uuml;y&uuml;r ve gelişir, ve insan i&ccedil;in t&uuml;kenmez bir lezzet kaynağı olur. Veren kişinin insanlık hasebiyle aldığı lezzet, alanların memnuniyetlerinin toplamından b&uuml;y&uuml;kt&uuml;r. Başkalarını memnun etme hisleri yani insanlık mideleri gelişen kişiler i&ccedil;in ikram etmek ve bir g&uuml;zel s&ouml;z veya bir tebess&uuml;mle bile olsa başkalarını memnun etmek, daim&icirc; bir lezzet ve memnuniyet kaynağıdır. &nbsp;&nbsp;</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; color: red;">İLİM</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Bedi&uuml;zzaman varlıkların maddi v&uuml;cutlarıyla beraber onların adeta ilimle &ouml;r&uuml;lm&uuml;ş matrisleri olan ilm&icirc; v&uuml;cutlarını da nazara verir. G&ouml;zlemlerle sabittir ki atomdan galaksilere her şeyin madde-dışı sağlam bir ilm&icirc; yapısı vardır, ve herşey &acirc;deta bir ilim ağı ile &ouml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;r (h&uuml;cre ve cep telefonu gibi). Bilimsel &ccedil;alışma denen şey varlıkların bu ilm&icirc; v&uuml;cudunu tam ve doğru olarak ortaya &ccedil;ıkarma gayretlerinden ibarettir. Bu da varlıkların yapısındaki ilim pırıltılarını g&ouml;zlemliyerek, pırıltıların kaynağı olan evrensel ilim g&uuml;neşini akıl g&ouml;z&uuml; ile g&ouml;rmek ve g&ouml;stermekle yapılır. Mesel&acirc; bir h&uuml;crenin k&uuml;tlesi bir gramın milyarda biri kadardır. Ama yok denecek kadar k&uuml;&ccedil;&uuml;k olan o h&uuml;crede g&ouml;zlenen ilim ciltler dolusu kitapları doldurmuştur. O y&uuml;zden bir h&uuml;crenin madd&icirc; v&uuml;cudu ilm&icirc; vucudunun yanında adeta bir hi&ccedil;tir. H&uuml;cre adeta bu bilgilerin tecess&uuml;m etmiş halidir. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Evrende herşeyin ilim ile yapılıyor olması ve adeta varlıklardan ilim ışıldaması evrende herşeye n&uuml;fuz eden yaygın bir ilim ışığının varlığını g&ouml;sterir &ndash; aynen elmastaki ışık pırıltılarının &ccedil;evrede yaygın bir ışık aleminin varlığını g&ouml;stermesi gibi. Ancak varlıkların temel yapıtaşlarında &ldquo;ilim&rdquo; diye madd&icirc; bir unsur yoktur, ve dolayesiyle varlığı konusunda hi&ccedil;bir ş&uuml;phe bulunmayan ilim madde değil m&acirc;n&acirc;dır. Ve evrende yer&ccedil;ekimi kuvveti gibi herşeye n&uuml;fuz eden ve zaman ve zemin &uuml;st&uuml; yaygın bir ilim katmanı vardır. Bu madde-dışı (m&acirc;n&acirc;) ilim katmanından gelen ilim ışığı bildiğimiz ışıktan farklı olarak madd&icirc; beden g&ouml;z&uuml; ile değil manev&icirc; akıl g&ouml;z&uuml; ile algılanabilir. Bedi&uuml;zzaman bu nuran&icirc; alemi &lsquo;&Acirc;lim&rsquo; ismiyle irtibatlandırır:&nbsp; &ldquo;<em>İlmin her delili, Z&acirc;t-ı Al&icirc;m&#8217;in mevcudiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz olması muhal ve imk&acirc;nsız olmasından b&uuml;t&uuml;n h&uuml;ccetleri Al&icirc;m-i Ezel&icirc;&#8217;nin v&uuml;cub-u v&uuml;cuduna kuvvetli ve gayet kat&#8217;&icirc; bir h&uuml;ccet-i k&uuml;bradır [b&uuml;y&uuml;k bir delildir]</em>.&rdquo;</font><a name="_ftnref20" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn20" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn20&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[20]</span></span></a></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; color: red;">BEŞ DUYU VE &Ouml;TESİ</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">İnsanlarda g&ouml;rme, dokunma, ve koklama gibi madde ile alakalı beş temel duyu ile beraber şefkat, adalet, şevk, ve hatta altıncı his gibi madde ile direk alakası olmayan sayısız duygular vardır. &Ccedil;evremizi ve varlıkları algılarken genellikle g&ouml;z ve kulak gibi beş temel duyu organımıza ve onların bağlandığı merkez olan beyine dayanırız. Varlık alemini madde ile sınırlamanın bir sonucu olarak da beş temel duyuyu maddenin işi, diğer hisleri de madd&icirc; etkileşimlerin tezah&uuml;rleri olarak g&ouml;r&uuml;r&uuml;z. Bu bakış a&ccedil;ısının sonucu olarak da her madd&icirc; varlık gibi kimyasal elementlerden oluşan insan beynine bir harikalık atfederiz, ve beyni anlamaktaki acizliğimizi itiraf ederiz. Aslında bizim anlamadığımız beyin değil, eşyanın hakikatıdır. Beynin m&uuml;phemliği maddesinden değil, onun t&uuml;m turarsızlıklarımızı ve cahilliğimizi i&ccedil;inde sakladığımız kapalı bir kutu olarak kullanılmasındandır. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Mesela g&ouml;rme olayına bakalım. G&ouml;zlerimiz a&ccedil;ıkken g&ouml;rd&uuml;ğ&uuml;m&uuml;ze ve kapalıyken g&ouml;rmediğimize dayanarak hemen &lsquo;g&ouml;rme olayını ger&ccedil;ekleştiren g&ouml;zd&uuml;r&rsquo; sonucuna varabiliyoruz. Aslında bu sonu&ccedil; g&ouml;rme i&ccedil;in g&ouml;zl&uuml;ğe bağımlı birinin g&ouml;zl&uuml;ks&uuml;z g&ouml;remediğine dayanarak &lsquo;g&ouml;ren g&ouml;zl&uuml;kt&uuml;r&rsquo; demesinden pek de farklı değil. (Kaldı ki r&uuml;yada g&ouml;zlerimiz kapalı olduğu halde gayet net olarak g&ouml;rebiliyoruz). Olaya biraz daha b&uuml;t&uuml;nc&uuml;l bakanlar g&ouml;z ile beraber g&ouml;rme sinyalini beyindeki g&ouml;rme merkezine ileten sinirleri de dikkate alarak g&ouml;rmenin harika bir tarzda beyindeki g&ouml;rme merkezinde oluştuğunu s&ouml;ylerler. Yani g&ouml;rme oluverir. Beyin burada cahilliğimizi &ouml;rten siyah bir &ouml;rt&uuml; olarak kullanılmaktadır. Başka bir ifade ile, beyin adeta t&uuml;m bilgileri yutan ve bilginin bile ka&ccedil;amadığı bir karadeliğe d&ouml;n&uuml;şt&uuml;r&uuml;lm&uuml;şt&uuml;r. Ancak beyindeki g&ouml;rme merkezi denen şey, g&ouml;rme sinirinin bittiği noktadan başka bir şey değildir. G&ouml;rme merkezi dahil t&uuml;m beynin temel yapıtaşı ise elementler, ve onların da temel yapı taşları elektron, proton, ve n&ouml;tronlardır. Yani bir odun par&ccedil;asında ne varsa, beyinde de o vardır. Beyindeki y&uuml;kl&uuml; par&ccedil;acıkların akışından oluşan elektrik akımları ise bir bilgisayar işlemcisindeki elektrik akımından farklı değildir. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; G&ouml;z ve beynin yapıtaşlarında &lsquo;g&ouml;rme&rsquo; diye bir unsur yoktur, ve par&ccedil;alarında olmayan bir şey b&uuml;t&uuml;n&uuml;nde de olamaz. Eğer varsa, başka bir yerden geliyor demektir. G&ouml;z ve beyin karbon, hidrojen, ve oksijen gibi atomlardan oluşur. Aynı atomlardan oluşan bir ekmek par&ccedil;asının g&ouml;rme kabiliyeti ne kadar ise, g&ouml;z veya beynin g&ouml;rme kabiliyeti de o kadardır. G&ouml;z-sinir-beyin &uuml;&ccedil;l&uuml;s&uuml;n&uuml;n yapı taşları olan h&uuml;crelerde &ldquo;g&ouml;rme&rdquo; diye madd&icirc; bir unsur yoktur, ve dolayesiyle varlığı tecr&uuml;belerle sabit olan g&ouml;rme madde-dışı yani m&acirc;n&acirc;dır. O halde kainatta zaman ve mekan &uuml;st&uuml; yaygın bir &lsquo;g&ouml;rme&rsquo; katmanı vardır, ve manev&icirc; bir elmas gibi, bu katmandan gelen g&ouml;rme ışınlarını alıp yansıtabilen varlıklar da g&ouml;ren varlıklardır. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;a g&ouml;re bu g&ouml;rme alemi, &lsquo;Bas&icirc;r&rsquo; isminin bir tecellisidir. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">G&ouml;z veya g&ouml;rme merkezinde bir arıza olunca g&ouml;rmenin olmaması, g&ouml;rmenin kaynağının bu organlar olduğunu g&ouml;stermez &ndash; aynen g&ouml;zl&uuml;k bağımlıları i&ccedil;in g&ouml;rmenin kaynağının g&ouml;zl&uuml;k olmadığı gibi. <span lang="EN-US">Yani g&ouml;z i&ccedil;in g&ouml;zl&uuml;k ne ise, g&ouml;rme i&ccedil;in de g&ouml;z-sinir-beyin kombinasyonu odur. </span>&Ouml;yle g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor ki g&ouml;rme merkezi denen şey, bir m&acirc;n&acirc; olan g&ouml;rme hasiyetinin beyinde yansıdığı veya tecelli ettiği noktadır. Başka bir tabirle, beyindeki g&ouml;rme merkezi, beden ile ruhun g&ouml;rme hasiyetinin kaynak noktasıdır, ve maddeden m&acirc;n&acirc;ya bir ge&ccedil;iş k&ouml;pr&uuml;s&uuml;d&uuml;r.&nbsp; </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Keza, parf&uuml;mler ve t&uuml;m g&uuml;zel kokulu &ccedil;i&ccedil;ekler yine hidrojen, oksijen, ve karbon gibi atomlardan oluşurlar, ve bu atomların hi&ccedil; birinde &lsquo;koku&rsquo; diye bir unsur yoktur. Suyun yapısındaki hidrojen atomu ile bir &ccedil;i&ccedil;eğin yapısındaki hidrojen tamamen aynıdır, ve t&uuml;m atomlar elektron, proton, ve n&ouml;tron par&ccedil;acıklarından yapılmışlardır. O zaman koku &ccedil;i&ccedil;eğin veya parf&uuml;m&uuml;n neresindedir? Hatta pis kokulu şeyler de aynı temel par&ccedil;acıklardan oluşurlar. &nbsp;&nbsp;&Ouml;yle g&ouml;r&uuml;l&uuml;yor ki koku maddede tezah&uuml;r eder, madde ile taşınır, ama madde değildir. O halde koku madde-dışı yani manadır, ve her molek&uuml;l&uuml;n kendine has bir koku alıp yansıtma &ouml;zelliği vardır. Ancak kokunun kaynağı atomların dizilişi değildir &ndash; aynen elmasta pırıltıların kaynağının&nbsp; karbon atomlarını bir kristal tarzında dizilmeleri değil dışarıdan gelen ışığın olması gibi. Burada yanılgının kaynağı Bedi&uuml;zzaman&rsquo;ın &lsquo;<em>iktiran</em>&rsquo; olarak tabir ettiği iki şeyin beraber gelmesi veya bulunması, ve bunların birbirine illet zannedilmesidir. Yani biri gidince &ouml;tekinin de gitmesi, ve dolayesi ile birinin diğerinin kaynağı olduğu şeklindeki şartlanmadır. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Benzer şeyler tat i&ccedil;in de s&ouml;ylenebilir. Mesela elmadan portakala kadar t&uuml;m meyveler aynı atomlardan yapılmışlardır. Ama tatların meyvelerdeki atomlarla hi&ccedil;bir ilgisi yoktur. Yani oksijen ve hidrojenin kendine has bir tadı, ve bu iki elementin bileşeni olan suyun da bu karışımı andıran ara bir tadı yoktur. O y&uuml;zden hi&ccedil; kimse organik bir molek&uuml;l&uuml;n yapısındaki atomlara bakıp tadını tahmin edemez. Belli ki tat da değişik atom dizilimlerinde değişik şekilde yansıyan &ndash; ama atomlarla direk bir irtibatı olmayan &ndash; bir manadır, ve tat ancak tecr&uuml;be ederek bilinebilir. Hayatında ilk defa tuz g&ouml;ren bir kimyacı tuzun yapısındaki atomlara bakarak tuzun bir &ccedil;ok kimyasal &ouml;zelliğini doğru olarak tayin edebilir. Ama tuzun yapısındaki sodyum ve klor atomlarına bakarak tadının nasıl olacağı hakkında hi&ccedil; bir şey s&ouml;yleyemez. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<h3 style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span lang="EN-US" style="color: red; font-size: 12pt;">ELMAS: MADDESİ ve PIRILTILARI</span></font></h3>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Elmas deyince akla elmasın malzemesi değil, ona canlılık veren ve g&ouml;zleri ve kalpleri okşayan cıvıl cıvıl rengarenk b&uuml;y&uuml;leyici pırıltıları gelir. Aslında elmasın temel yapıtaşı siyahlığı ve matlığı ile bilinen ve &uuml;zerine d&uuml;şen ışığın neredeyse tamamını emen (ki sihahlığın sebebi budur) karbon elementidir. Elması baştacı yaptıran şey, kesif olan malzemesinin kıymeti ve miktarı değil, kendisi dışındaki latif bir alemi (ışık alemini) i&ccedil;ine alıp onun cilvelerini tezah&uuml;r ettirebilmesidir. O y&uuml;zden en kıymetli elmas, b&uuml;y&uuml;kl&uuml;ğ&uuml; ve ağırlığı en fazla olan değil, saflığı, berraklığı, ve kusursuzluğuyla ışığı en g&uuml;zel bir şekilde yansıtan elmastır. Yani ışığın pırıltılarını en m&uuml;kemmel şekilde g&ouml;steren ve kendisi adeta hi&ccedil; g&ouml;r&uuml;lmeyen elmastır. O kadar ki elmasa bakan sadece ışığın sergilediği g&uuml;zellikler manzumesini g&ouml;r&uuml;r, ve malzemesi olan karbonu hi&ccedil; farketmez. &nbsp;</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Herkes bilir ki elmasın pırıltılarının kaynağı kendi malzemesi değil, dışarıdan gelen ışıktır. Yani g&ouml;zleri kamaştıran o b&uuml;y&uuml;leyici pırıltılar elmasın yapıtaşı olan karbon atomlarından gelmez; g&uuml;neş veya lamba gibi dışarıdaki bir ışık kaynağından gelir. Bu, elması karanlık bir odaya g&ouml;t&uuml;rerek kolayca isbat edilebilir. G&ouml;r&uuml;lecektir ki karanlıkta elmasın pırıltılarından hi&ccedil;bir eser kalmaz, kendisi bile g&ouml;r&uuml;lemez. Demek elması elmas yapan ve ona şatafat, g&uuml;zellik, ve bir bakıma hayat veren, dışarıdan gelip onda yansıyan ışıktır, ve ışıksız bir elmaz ruhu gitmiş &ouml;l&uuml; bir ceset gibidir. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Elmastan &ccedil;ıkıyor gibi g&ouml;r&uuml;nen ışğın dışarıdan geldiğini izah etmeye kalkmak, belki malumu ilam etmektir, ve abesle iştigal etmek gibi g&ouml;r&uuml;lebilr. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bunun aksini iddia edecek kimse yoktur. Fakat herkesin kolayca kabul edebileceği bu basit g&ouml;zlem, anlaması ve ulaşılması &ccedil;ok zor bazı m&uuml;him hakikatlara &ccedil;ıkan merdiven olabilir, ve o y&uuml;zden &ouml;nemi b&uuml;y&uuml;kt&uuml;r. Şimdi başlangı&ccedil; olarak şu soruyu soralım: Eğer d&uuml;nyada karanlık diye bir şey olmasaydı ve g&uuml;neş vs gibi ışık kaynakları g&ouml;r&uuml;lmeseydi, yani her tarafta &ldquo;yaygın&rdquo; bir aydınlık olsaydı, acaba artık her zaman parıldıyan elmastan gelen ışığı nasıl izah edecektik? Yine kolayca bu ışığın dışarıdaki g&ouml;rmediğimiz bir kaynaktan geldiğini mi s&ouml;yl&uuml;yecektik veya bu parıltıların kaynağının elmasın kendisi olduğunu mu iddia edecektik? İnsanların genelde g&ouml;r&uuml;şlerinin kısa olduğu ve olaylara y&uuml;zeysel baktığı dikkate alınırsa, bu sefer cevap hi&ccedil; de kolay değil. Bu durumda biz yaygın bir ışığın farkında bile olmıyacağımız i&ccedil;in, muhtemelen nasıl olduğunu anlamasak bile parıldıyan ışıkların elmasın kendisinden geldiğini iddia adecektik, ve aksini d&uuml;ş&uuml;nemiyecektik bile. B&ouml;ylelikle de &ldquo;derin&rdquo; bir yanılgıya d&uuml;şm&uuml;ş olacak, ve &ccedil;elişkiler ve &ccedil;ıkmazlarla boğuşup duracaktık. Mesela, tek bir karbon atomunun (veya grafit halinde dizilen bir &ccedil;ok karbon atomlarının) ışık vermediğini g&ouml;recek, ve yapıtaşında olmayan bir hasiyetin b&uuml;t&uuml;n&uuml;nde nasıl olabileceği temel sorusuna cevap arayacaktık. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Bir kısım araştırmacılar karbon atomunu en ince ayrıntılarına kadar inceleyip ışığın atomun neresinden kaynaklandığını anlamaya &ccedil;alışırken, ışık vermeyen grafitle ışık veren elmas arasındaki farkın atomlarda değil atomların diziliminde olduğunu g&ouml;ren diğer araştırmacılar da ışığın sırrını atomların kendilerinde değil, dizilimlerinde yani atomlar arası bağlarda arayacaktı. Delil olarak da elmasın şekli ve kesimi değiştik&ccedil;e verilen ışığın nasıl değiştiği g&ouml;sterilecekti. Sonunda birbiriyle &ccedil;elişen ve kafaları karıştıran bir&ccedil;ok teoriler kurulacak, bazı teoriler red edilirken bazıları da tutarsızlıklarına rağmen daha iyisi olmadığı i&ccedil;in bir s&uuml;reliğine de olsa kabul g&ouml;recekti. Ve temel yanılgı i&ccedil;indeki bu araştırmalar &ldquo;pozitif bilim&rdquo;, ve bu araştırmaları yapanlar da &ldquo;biliminsanı&rdquo; olarak takdim edilecekti. Işığın kaynağını dışarda arama teklifleri ise akılları g&ouml;zlerine inmiş bu kişiler tarafından &ldquo;bilimsel olmayan&rdquo; bir yaklaşım olarak değerlendirilecek, ve dikkate alınmıyacaktı. Bu &ouml;nyargılı yaklaşım, bilimin &ouml;n&uuml;n&uuml; a&ccedil;mak yerine&nbsp; bir set oluşturacak, ve bilimin &ouml;n&uuml;n&uuml; tıkıyacaktı. Bilim tarihine bakıldığında, bilim d&uuml;nyasındaki en b&uuml;y&uuml;k a&ccedil;ılımların &ldquo;alışılmışın dışında&rdquo; yaklaşımların sonunda ger&ccedil;ekleştiğini g&ouml;r&uuml;r&uuml;z &ndash; Einstein&rsquo;in bir asır evvel klasik mekaniğin katı kurallarından sıyrılıp izafiyet teorisini kurması gibi. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Yukarıdaki tartışmaların ışığında elması ş&ouml;yle ifade edebiliriz: Elmas = Karbon + Işık. Yani elması elmas yapan ışıktır, daha doğrusu ışığı i&ccedil;ine alıp yansıtabilme &ouml;zelliğidir. İlgin&ccedil;tir ki elmasın etrafı da ışıkla doludur, ama biz her tarafı kuşatan o ışığı farketmiyoruz bile. Bu g&ouml;rmediğimiz ışık aslında uzay dahil her tarafta vardır, ama biz ışığın pırıltılarını elmas gibi ışığı alıp yansıtan maddelerde g&ouml;r&uuml;r&uuml;z. O y&uuml;zden denebilir ki karbon malzemesinden olan bir şey, eğer ışığı alıp yansıtabiliyorsa elmastır, yoksa grafittir. En harika elmas, ışığı optik bilimi kurallarınca en harika şekilde yansıtandır. Dolayesiyle, elması keserken ve işlerken g&ouml;z &ouml;n&uuml;nde tutulan temel şey ışıktır, ve ışığı yansıtma &ouml;zelliğidir. Iyi bir elmas sanatkarı olmanın birinci şartı da ışığı ve &ouml;zelliklerini iyi bilmektir. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; G&ouml;r&uuml;ld&uuml;ğ&uuml; gibi, elmasın hakikatı ve g&ouml;z kamaştıran b&uuml;y&uuml;leyici pırıltılarının sırrı ancak her tarafta yaygın olan ışık aleminin varlığını farkedince, ve elmasa karbon ve ışık alemlerinin uyumlu bir birleşimi olarak bakınca anlaşılır. Bu basit g&ouml;zlem, varlıkların mahiyetini anlamakta sihirli bir anahtar rol&uuml; oynuyacak, ve &ccedil;evremizi algılayışımızı ve yaratılış hakkındaki anlayışımızı derinden etkiliyecektir. Varlıkları temel katmanlarına ayırma yaklaşımı aynı zamanda bilimin &ouml;n&uuml;n&uuml; a&ccedil;acak, ve insanlığın y&uuml;celmesinin ve d&uuml;nyada ger&ccedil;ek bir medeniyetin kurulmasının &ccedil;ekirdeğini oluşturacaktır. </font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; color: red;">BEDEN ve RUH</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span lang="EN-US">Materyalist bakış a&ccedil;ısı t&uuml;m varlıklar gibi insana da bir madde k&uuml;l&ccedil;esi olarak bakar, ve yaklaşık 100 trilyon h&uuml;creden oluşan bildiğimiz beden dışında hi&ccedil; bir şeyin varlığını kabul etmez. Yani temel yapı taşı olarak bir avu&ccedil; toprak neyse insan da odur. Insan da t&uuml;m madd&icirc; varlıklar gibi sırf madde (veya enerji)&rsquo;den oluşur, ve fizik kanunlarına tabidir. Zaten determinist felsefenin temel dayanağı da bu bakış a&ccedil;ısıdır. &Ouml;l&uuml;m sonrası bu h&uuml;crelerin dağılıp toprağa karışması ile de insan yok olur. </span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; text-indent: 36pt; margin: 0px 0cm;"><font face="Tahoma"><span lang="EN-US">&Ouml;lm&uuml;ş bir insanla canlısı arasındaki her fark &ndash; hayat, g&ouml;rme, işitme, akıl, şuur, bilgi, irade, sevgi, haz alma ve ızdırap &ccedil;ekme, hayal etme, r&uuml;ya g&ouml;rme, benlik, hırs g&ouml;sterme, c&ouml;mertlik, san&rsquo;at anlayışı, adalet hissi, ve ebedi yaşama arzusu gibi &ndash; madde dışıdır. Madde-dışı ve dolayesi ile zaman ve mekan &uuml;st&uuml; olan bu sıfatların toplamına mana veya ruh denir. Maddeci bakış a&ccedil;ısı bu manayı maddenin etkileşimleri (her ne demekse) sonucu oluşan ge&ccedil;ici tezah&uuml;rler olarak g&ouml;r&uuml;r. Bedi&uuml;zzaman ise manayı yani ruhu &ouml;z ve esas varlık, maddeyi ise kabuk veya elbise olarak g&ouml;r&uuml;r. &Ouml;l&uuml;m, bu ger&ccedil;ek insan varlığının beden kılıfını terketmesidir:&nbsp; &ldquo;<em>[Ruh] </em></span><em>m&uuml;ddet-i hayatta, tedric&icirc; cesed libasını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur. G&acirc;yet kat&#8217;&icirc; bir hads ile belki m&uuml;şahede ile sabittir ki, <strong>cesed ruh ile kaimdir</strong></em>.&rdquo;</font><a name="_ftnref21" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn21" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn21&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[21]</span></span></a><font face="Tahoma">&nbsp; &nbsp;</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span lang="EN-US">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Varlığı maddeden ibaret g&ouml;renler ve dolayesi ile ruhun varlığını reddedenler de beden ile beraber bedene n&uuml;fuz eden bir mananın varlığının ve onun madde-&uuml;st&uuml; &ouml;zelliklerinin farkındadırlar. Ancak onlar kolaycılığa ka&ccedil;ıp ruhun tercih etmek ve emir vermek gibi t&uuml;m &ouml;zelliklerini beyne vermektedirler. Bunun sonucu olarak da yapısı bir par&ccedil;a etten pek de farklı olmayan beyne idrakte zorlandığımız adeta ilahlık derecesinde bir harikalık vermek zorunda kalmaktadırlar. Beyin aslında bedenin kontrol merkezidir &ndash; aynen pilot kabinin bir u&ccedil;ağın koca g&ouml;vdesinin kumanda merkezi olması gibi. U&ccedil;ağın t&uuml;m par&ccedil;aları v&uuml;cuttaki sinir ağı gibi iletkenlerle pilot kabinine bağlıdır, ve t&uuml;m komutları oradan alır. Ama u&ccedil;ağı sevk ve idare eden kumanda merkezi değil u&ccedil;ağın cinsinden olmayan ve şuur, g&ouml;rme, işitme, ve irade gibi u&ccedil;ağın malzemesinde bulunmayan &ouml;zelliklere sahip olan bir pilottur. Pilotlar greve gidince u&ccedil;aklardan hi&ccedil;bir şey eksilmez, ama t&uuml;m u&ccedil;aklar yerde hareketsiz kalır. Pilotun (veya uzaktan kumandalı u&ccedil;aklarda operat&ouml;r&uuml;n) varlığını inkarda ve her harikalığı pilot kabinine vermekte ısrar ederek u&ccedil;an bir u&ccedil;ağı doğru olarak anlamak ne kadar m&uuml;mk&uuml;nse, madde-dışı bir ruhun varlığını inkar ederek ve hayat, şuur, hayal, g&ouml;rme, ve irade gibi madde-&uuml;st&uuml; her harikalığı kalın duvarlı karanlık bir kap i&ccedil;ine doldurulmuş olan beyin maddesine atfederek bir insanı doğru olarak anlamak da o kadar m&uuml;mk&uuml;nd&uuml;r.&nbsp;&nbsp; </span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span lang="EN-US">Maddeden ibaret bir beden olarak bakıldığında, insanın ulaşabileceği en y&uuml;ksek seviye gelişmiş bir robotluktur. Teknoloji harikası bir robot y&uuml;r&uuml;r, belli işleri gayet iyi yapar, emir alır, ve gittiği yeri mekanik olarak g&ouml;r&uuml;r. Hatta mekanik bir sesle kahkaha bile atar. Ama hi&ccedil;bir şey hissedemez ve yaptığı hi&ccedil;bir şeyin farkında olamaz. K&uuml;t&uuml;phane dolusu bilgi y&uuml;kl&uuml; olsa bile ne bildiğini bilemez. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; harika bir işlemcisi olsa bile şuuru yoktur. Aklına aniden birşey gelemez. Başka robotları sevemez veya onlara kızamaz, ve onları imha etme planları yapamaz. G&uuml;zel bir &ccedil;i&ccedil;eği seyredip ondan zevk alamaz, yeni yerler g&ouml;rmeyi arzu edemez. En iyi muziği &ccedil;alabilir ve bir orkestranın işini g&ouml;rebilir, ama g&uuml;zel m&uuml;zik dinlemenin hazzını bilemez. K&uuml;&ccedil;&uuml;k bir robotu bağrına basıp şefkat g&ouml;steremez. T&uuml;kettiği bir yakıt veya enerinin tadına varamaz. Başka bir robota acıyıp ona yardım etmeye kalkamaz. Olup biteni kavrayamaz, ve iyi haberle sevinip k&ouml;t&uuml; haberle &uuml;z&uuml;lemez. Depresyon nedir bilemez. Bir g&uuml;n yaşlanıp robot mezarlığına terkedileceğim diye tedirgin olamaz, ve uzun yaşama arzusu nedir bilemez. Ge&ccedil;mişi d&uuml;ş&uuml;nemez ve gelecek hakkında telaş edemez. Hayal kuramaz ve r&uuml;ya g&ouml;remez. Başka robotların komik hareketlerine g&uuml;lemez. Kendisine bir ka&ccedil; dakikada kitaplar dolusu bilgi y&uuml;klenebilir ve bir anda yabancı bir dili &ouml;ğrenebilir, ama yeni şeyler &ouml;ğrenmekten zevk alamaz, hayrette kalamaz, ve yorum yapamaz. Yeni bilgi &uuml;retemez ve insiyatif kullanıp programında olmayan şeyler yapmayı deneyemez. Başka bir robotla iletişim kurabilir, ama zevkli bir his alışverişi olan sohbet yapamaz &ndash; en gelişmiş bir elektronik beyne sahip olsa bile. </span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><span lang="EN-US"><font face="Tahoma">Yani teknoloji harikası bu robot insanı insan yapan hi&ccedil;bir &ouml;zelliğe sahip olamaz. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; bunların hi&ccedil;birinin kaynağı madde değildir. İnsan ile insan bedeni harikalığındaki bir robot arasındaki her fark, madde-dışı yani manadır. Ve ışığın elmasa yayılması gibi insanın bedenine n&uuml;fuz eden bu manaların tamamı ruhtur. 1998 Fizik Nobel &Ouml;d&uuml;l&uuml; sahibi Robert Laughlin bedene n&uuml;fuz eden manayı ş&ouml;yle ifade eder: &ldquo;<em>Eğer basit bir fiziksel hadise efektif olarak kendisinin gelmiş olduğu daha temel kanunlardan bağımsız olabiliyorsa, biz de olabiliriz. Ben karbonum, ama &ouml;yle olmaya muhta&ccedil; değilim. Benim yapılmış olduğum atomlara n&uuml;fuz eden bir manam var</em>.&rdquo;</font><a name="_ftnref22" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftn22" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftn22&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 12pt;">[22]</span></span></a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span lang="EN-US">Bedi&uuml;zzaman&rsquo;ın dediği gibi beden ruh ile kaimdir, ve bedene kıymet veren de ruhtur. Ruh madde-dışı ve dolayesiyle zaman ve mekan &uuml;st&uuml;d&uuml;r, ve fizik kanunları gibi maddenin tabi olduğu hi&ccedil; bir kısıtlamaya maruz değildir. İnsanın ger&ccedil;ek mahiyetini anlamanın başlangı&ccedil; noktası, i&ccedil;ine &ccedil;akılıp kaldığımız maddeden sıyrılıp nazarları madde &ouml;tesine &ccedil;evirmek olacaktır. </span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;</p>
<p class="MsoNoSpacing" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><strong><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; color: red; font-size: 12pt;">KAPANIŞ &#8211; CLOSING</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">M&uuml;sbet ilmin kaynağı g&ouml;zlemdir. M.&Ouml;. 5. y&uuml;zyılda Empedocles tarafından basit g&ouml;zlemlere dayanarak herşeyin hava, toprak, su, ve ateşten ibaret olduğu ifade edildi ve bu teori y&uuml;zyıllar boyunca bilime h&uuml;kmetti. Ancak 17. y&uuml;zyıldan itibaren evrenin yapısının tekrar sorgulanmaya başlanması ve elementlerin keşfiyle ilm&icirc; gelişmelerin &ouml;n&uuml; a&ccedil;ıldı ve bir&ccedil;ok yeni bilim dalları doğdu. Bug&uuml;n gayet iyi biliyoruz ki her şey 100 k&uuml;sur elementten oluşur, ve her madde bu elementlerin bir kombinasyonu olarak ifade edilebilir. Bu a&ccedil;ılım bir&ccedil;ok yeni kimyasal bileşenin de keşfini ve modern kimyanın gelişimini beraberinde getirdi. </font></p>
<p class="MsoBodyText3" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma"><span lang="EN-US" style="font-size: 12pt;">G&uuml;n&uuml;m&uuml;z bilim d&uuml;nyasının da cidd&icirc; bir saplantısı, herşeyin kaynağının madde (veya onun eşdeğeri enerji) olduğu &ouml;nkabul&uuml;d&uuml;r. Bu da bilimde tıkanmalara ve &ccedil;ıkmazlara yol a&ccedil;maktadır. Bilim d&uuml;nyası artık fark ve itiraf etmelidir ki maddenin temel yapıtaşı olan par&ccedil;acık veya enerji dalgasında kuvvet, irade, hayat, şuur, g&ouml;rme, sevgi, g&uuml;zellik, vs gibi şeyler yoktur, ve temel yapıtaşlarında olmayan b&uuml;t&uuml;n&uuml;nde olamaz. Varsa (ki vardır) başka bir yerden geliyor demektir. Artık evrenin madde-enerjiden oluşan tek katmanlı olduğu yaklaşımının bırakılıp &ccedil;ok katmanlılık, yani varlıkların madde ile beraber kuvvet, irade, hayat, şuur, g&ouml;rme, sevgi, g&uuml;zellik, vs gibi birbirinden bağımsız madde dışı yani m&acirc;n&acirc; katmanlarından oluştuğu g&ouml;r&uuml;ş&uuml; cidd&icirc; olarak dikkate alınmalıdır. Bu g&ouml;r&uuml;ş, m&uuml;sbet ilmin kaynağı olan g&ouml;zlemlerle tam uyumludur. Bu katmanların kaynağı ile ilgili felsefik tartışmalar, evrenin b&uuml;y&uuml;k patlama &ouml;ncesi madde-enerjisinin kaynağı ile ilgili tartışmalardan hi&ccedil; de farklı değildir. </span><span style="font-size: 12pt;">Eski Yunan felsefesinde bu katmanların kaynağı Ven&uuml;s, Eros, ve Themis gibi tanrılara atfedilirdi. M&uuml;sbet bilimcilerin genel yaklaşımı ise &ldquo;&uuml;z&uuml;m&uuml;n&uuml; ye bağını sorma&rdquo; tarzındadır. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;a g&ouml;re ise madde-dışı her &ouml;zelliğim kaynağı Allah&rsquo;ın isimleridir. O y&uuml;zden semav&icirc; dinlerin mensupları i&ccedil;in eşyayı anlamak esmayı ve dolayesi ile Allah&rsquo;ı anlamaktır.</span><span style="color: rgb(0, 112, 192); font-size: 12pt;"> </span></font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; text-indent: 36pt; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Newton&rsquo;un bir elmanın d&uuml;ş&uuml;ş&uuml;n&uuml; sorgulaması, fizikte bir &ccedil;ığır a&ccedil;tı. Burada ifade edilen soruların cevabının etkisi, herhalde daha az olmayacaktır. Y&uuml;zyılların getirdiği şartlanma ve &ouml;nyargıdan sıyrılmayı başarmış sorgulayıcı biliminsanları g&ouml;zlemleyip g&ouml;stereceklerdir ki evren bir veya iki değil, &ccedil;ok boyutludur. Ve bu boyutlardan sadece birisi i&ccedil;ine &ccedil;akılıp kaldığımız madde ile alakalıdır. </font></p>
<p class="MsoBodyTextIndent" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><font face="Tahoma">Elmasın hakikatı, ancak parıltıların karbon atomlarından veya atomlar arası bağlardan değil de elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği farkedilince anlaşılır. Televizyonun hakikatı, değişik ses ve g&ouml;r&uuml;nt&uuml; yayınlarının aletin i&ccedil;inden değil dışarıdaki onlarca yayın katmanından geldiği g&ouml;r&uuml;l&uuml;nce, yani televizyon aletinin yayınların kaynağı değil sadece alıcısı olduğu farkedilince anlaşılır. Eşyanın &ndash; bilhassa insanın &ndash; da hakikatı, maddedeki hayat, şuur, san&rsquo;at, ve g&uuml;zellik gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin par&ccedil;acıklarından değil madde-dışı katmanlardan veya paralel evrenlerden geldiği farkedilince anlaşılacaktır. İnsanlık i&ccedil;in ger&ccedil;ek aydınlanma o zaman başlayacaktır.</font></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;">&nbsp;&nbsp;</p>
<div style="">
<hr width="33%" size="1" align="left" />
<div id="ftn1" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn1" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref1" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref1&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[1]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>S&ouml;zler</em>, Lemeat, s. 698, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn2" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn2" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref2" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref2&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[2]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>Muhakemat</em>, 3. Makale, 1. Maksat, s. 134, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn3" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn3" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref3" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref3&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[3]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>S&ouml;zler</em>, 29. S&ouml;z, s. 509, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn4" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn4" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref4" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref4&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[4]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>S&ouml;zler</em>, 32. S&ouml;z, 3. Mevkıf,&nbsp; s. 617, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn5" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn5" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref5" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref5&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[5]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>Şualar</em>, 29. Lem&rsquo;a, 2. Bab, 7. Point, s. 758, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn6" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn6" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref6" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref6&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[6]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>Muhakemat</em>, 3. Makale, 3. Maksat, s.169, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn7" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn7" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref7" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref7&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[7]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>S&ouml;zler</em>, 30. S&ouml;z, s. 545, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn8" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn8" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref8" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref8&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[8]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>S&ouml;zler</em>, 32. S&ouml;z, 3. Mevkıf,&nbsp; s. 617, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn9" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn9" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref9" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref9&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[9]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>S&ouml;zler</em>, 33. S&ouml;z, 31. Pencere,&nbsp; s. 686, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn10" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn10" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref10" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref10&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[10]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Walter Isaacson, <em>Einstein &ndash; His Life and Universe</em>, s. 391, Simon &amp; Schuster, New York, 2007.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn11" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn11" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref11" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref11&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[11]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Walter Isaacson, <em>Einstein &ndash; His Life and Universe</em>, s. 388, Simon &amp; Schuster, New York, 2007.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn12" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn12" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref12" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref12&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[12]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Laughlin, R. B., <em>A Different Universe &ndash; Reinventing Physics from the Bottom Down</em>, Basic Books, New York, 2005, p. back cover page.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn13" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn13" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref13" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref13&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[13]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Laughlin, R. B., <em>A Different Universe &ndash; Reinventing Physics from the Bottom Down</em>, Basic Books, New York, 2005, preface, p. xiv.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn14" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn14" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref14" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref14&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[14]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Laughlin, R. B., <em>A Different Universe &ndash; Reinventing Physics from the Bottom Down</em>, Basic Books, New York, 2005, preface, p. xv.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn15" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn15" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref15" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref15&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[15]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>Muhakemat</em>, 3. Makale, 2. Maksat, s. 146, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn16" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn16" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref16" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref16&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[16]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>S&ouml;zler</em>, 24. S&ouml;z, 5. Dal, s. 358, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn17" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn17" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref17" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref17&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[17]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., </span></font><em><span style="font-family: Tahoma; color: black;">Şualar</span></em><span style="font-family: Tahoma; color: black;">, 15. Şua, Birinci Makam, s. 610</span><font face="Tahoma"><span lang="EN-US">, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn18" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn18" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref18" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref18&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[18]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., </span></font><em><span style="font-family: Tahoma; color: black;">Şualar</span></em><span style="font-family: Tahoma; color: black;">, 15. Şua, Birinci Makam, s. 610</span><font face="Tahoma"><span lang="EN-US">, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn19" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn19" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref19" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref19&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[19]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>S&ouml;zler</em>, 7. S&ouml;z, s. 32, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn20" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn20" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref20" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref20&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[20]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>Şualar</em>, 15. Şua, s. 647, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn21" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn21" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref21" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref21&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[21]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Nursi, B. S., <em>S&ouml;zler</em>, 29. S&ouml;z, 2. Maksat, s. 517, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996.</span></font></p>
</div>
<div id="ftn22" style="">
<p class="MsoFootnoteText" style="line-height: 150%; margin-top: 0px; margin-bottom: 0px;"><a name="_ftn22" href="http://www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin&amp;cop=modification&amp;id=63#_ftnref22" style="color: blue; text-decoration: underline;" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.net/tr/modules/icontent/admin.php?op=pageAdmin_amp_cop=modification_amp_id=63_ftnref22&amp;referer=');"><span class="MsoFootnoteReference"><span lang="EN-US" style="font-family: Tahoma; font-size: 10pt;">[22]</span></span></a><font face="Tahoma"><span lang="EN-US"> Laughlin, R. B., <em>A Different Universe &ndash; Reinventing Physics from the Bottom Down</em>, Basic Books, New York, 2005, p. xv.</span></font></p>
</div>
</div>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="194" title="1" title="15 May 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/175-insanin-gercek-mahiyetini-anlamaya-dogru.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: http://www.w3-edge.com/wordpress-plugins/

Served from: www.insanigelisim.com.tr @ 2012-05-20 12:23:48 -->
