<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnsani Gelişim Hareketi &#187; Senol Ozbek</title>
	<atom:link href="http://www.insanigelisim.com.tr/author/senol-ozbek/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.insanigelisim.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 29 Oct 2011 12:42:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>ÜLKÜCÜLER SİVİLLEŞMELİDİR</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3012-ulkuculer-sivillesmelidir.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3012-ulkuculer-sivillesmelidir.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Jul 2009 04:53:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senol Ozbek</dc:creator>
				<category><![CDATA[insani siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Omurgalı Duruş]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3012</guid>
		<description><![CDATA[ÜLKÜCÜLER SİVİLLEŞMELİDİR Yazımızın başlığında yer alan sözün ifade ettiği manaya, MHP’den istifa ettiği dönemlerde yaptığı konuşmalarda, ilk defa Sayın Muhsin Yazıcıoğlu vurgu yapmıştı. O konuşmaları dinlerken, ülkücü camianın önde gelen...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><br class="spacer_" /></p>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">ÜLKÜCÜLER SİVİLLEŞMELİDİR</p>
<div id="attachment_3013" class="wp-caption aligncenter" style="width: 460px"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ulkuculersivilesmeli.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ulkuculersivilesmeli.jpg?referer=');"><img class="size-medium wp-image-3013 " title="ulkuculersivilesmeli" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ulkuculersivilesmeli-500x346.jpg" alt="ÜLKÜCÜLER SİVİLLEŞMELİDİR" width="450" height="311" /></a><p class="wp-caption-text">ÜLKÜCÜLER SİVİLLEŞMELİDİR Muhsin Yazıcıoğlu</p></div>
<p>
</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Yazımızın başlığında yer alan sözün ifade ettiği manaya, MHP’den istifa ettiği dönemlerde yaptığı konuşmalarda, ilk defa Sayın Muhsin Yazıcıoğlu vurgu yapmıştı. O konuşmaları dinlerken, ülkücü camianın önde gelen ve toplumun geniş kesimlerince de kabul gören bir mensubundan, “sivil toplum”, “sivil devlet”, “sivil itaatsizlik”, “demokratik meclis yapısı”, “lidere değil fikre bağlılık” gibi sözleri duyma zevkini yaşamıştık.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bu istifa olayı, şahsi menfaat mesleği haline getirilmiş Türk siyaset kurumunun, şahsi menfaat kaygısına dayanmayan yeni bir eksene oturtulması ve millet menfaatinin olmadığı yerde devlet menfaatinin de olamayacağının kabul edildiği yeni bir fikir zeminine kaydırılması gerektiğinin en önemli emaresiydi.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">İstifalar ile birlikte ortaya konan sivil söylemler, istifaların muhatabı olan partinin dinamikleri göz önüne alındığında, sürekli olarak devlet fikrini dillendiren bir hareketin içinden yükselmesi itibariyle, siyaset kurumunun gelecekle ilgili tasavvurları açısından ayrı bir önem arz ediyordu.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Sayın Yazıcıoğlu’nun ortaya koyduğu bu söylemlerin, toplumun diğer kesimleri bir yana, kendisiyle birlikte istifa eden kadrolarda dâhil olmak üzere, ülkücü hareket mensuplarının önemli bir kesimi tarafından yeterince anlaşılabildiği söylenemez. Toplumun önemli bir bölümü, bu istifaları, Ülkücü Hareket içinde sadece İslami hassasiyetler noktasında ortaya çıkan bir anlaşmazlık şeklinde algılamış, istifaların mihenk noktasını oluşturan ve aslında toplumun AB sürecindeki beklentilerine cevap veren sivil (sivil olduğu ve yüzünü halka döndüğü için mecburen milli) ve demokrat tavır, toplumun geniş kesimlerine yeterince izah edilememiştir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">12 Eylül öncesi dönemin şartları gereğince, devleti savunma refleksine dayalı olarak gelişmiş “Ocak Kültürü” içinde “Kutsal Devlet” fikriyle yoğrulmuş kadroların; topluma yabancı teori ve pratiklere karşı devleti (ve dolayısıyla toplumu) savunmakla, toplumu devlet için tehdit olarak gören savunma refleksinin aynı şeyler olmadığını; toplumun ideallerine ve toplumdaki iman fikrine duyarlı, milli iradenin emrinde bir devlet modelini savunduklarını, özellikle yerelde ve yeterince anlatamamaları, Muhsin Yazıcıoğlu’nun merkezdeki vurgulu söylemlerine rağmen bu izahı eksik kılmıştır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Büyük Birlik Partisinin, özellikle 28 Şubat sürecinde ve halen, toplumu hedef alan devlet kaynaklı militarist güç odaklarına karşı, toplumdan ve toplum değerlerinden yana bizzat merkezde sergilediği sivil duruş, yine yerel ve bölgesel planda aksiyona taşınarak toplum kesimlerine net bir dille anlatılamadığı ve hatta bazı zamanlar, yerelde merkezin duruşunu gölgeleyecek tezahürler ortaya çıktığı içindir ki; halkın Sayın Genel Başkana gösterdiği teveccüh, geniş halk kesimlerinin ikinci sıradaki partisi olmasına rağmen, Büyük Birlik Partisine oya dönüşememektedir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Sözün gelimi; Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Türkiye’deki her hangi bir siyasi şahsiyetle başa baş gireceği bir seçimi büyük oranda kazanacağı ya da en kötü ihtimalle rakibini ciddi manada zorlayacağı, bir ihtimal olmaktan ziyade bir vaka olarak ortadayken, bu potansiyelin niçin parti oyuna dönüşmediği hususunda yerel teşkilatlar kendilerini sorgulamalıdırlar.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bu tıkanıklığı aşabilmenin ilk ve temel şartı, Büyük Birlik Partisi yerel kadrolarının, kendi genel başkanının nezdinde partinin sivil misyonu ve vizyonunu doğru algılaması, merkezle yerel arasında bir misyon ve vizyon mutabakatının sağlanmasıdır. Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e söylediği, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün ifade ettiği derin mana içinde, Büyük Birlik idealine gönül vermiş ülkücüler, “önce devlet” sözünden ziyade “önce insan” deme yolunda mesafe kat etmeli ve sivilleşmeli, sivil toplum dinamiklerini esas alan “sivil devlet” modelinin öncülüğünü yapmalıdırlar.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bu yönüyle sivilleşmek, millilikten uzaklaşmak değil, tam aksine millileşmektir. Çünkü asıl millilik, devletin resmi planında çoğu zaman zaruretlerin ortaya çıkardığı tezahürlerde değil, sivil toplumun yüzyılların birikimine dayanan tezahürlerinde saklıdır. Dündar Taşer’in, “milli olanın ve milli telakkinin ihdas edilemeyeceği, ancak tespit edilebileceği” yönündeki beyanı ile Ziya Gökalp’ın, milli olanı bulmak adına gösterdiği “Halka Doğru” formülü bunu doğrulamaktadır. Erol Güngör’ün, “ahlak sisteminin bir parçası” ve “ahlak sistemine yaptırım gücü ilave edilmesi” şeklindeki devlet tanımı da göz önüne alındığında, milli devletin zaten sivil devlet modelini ifade ettiği daha net anlaşılacaktır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bunun akabinde, bu misyon ve vizyonu ifade eden fikir ve projeleri, halka halkın üslubuyla anlatabilecek yerel entelektüel kadroların da yetiştirilmesi halinde, Büyük Birlik Partisi sadece ülkücülerin partisi olmaktan uzaklaşacak ve iktidar yolunda çok büyük ivme kazanılacaktır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Nihayetinde, bu açılım gerçekleşmediği taktirde, en baştaki istifalar varlık sebebini yitirecek ve halka, Büyük Birlik Partisinin MHP’ye rağmen niye hala var olduğunun izahı yapılamayacaktır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">ŞENOL ÖZBEK</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">TEMMUZ 2008/ANKARA</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">MUHSİN YAZICIOĞLU&#8217;NUN SAĞLIĞINDA KALEME ALINMIŞ VE YAYINLANMIŞTIR</span></span></div>
<p><br class="spacer_" /></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="105" title="1" title="19 May 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3012-ulkuculer-sivillesmelidir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİMLİK KRİZİMİZ YA DA TEK YÖNLÜ KİMLİK ARAYIŞIMIZ</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3141-kimlik-krizimiz-ya-da-tek-yonlu-kimlik-arayisimiz.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3141-kimlik-krizimiz-ya-da-tek-yonlu-kimlik-arayisimiz.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 May 2009 23:10:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senol Ozbek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Omurgalı Duruş]]></category>
		<category><![CDATA[Ama]]></category>
		<category><![CDATA[Aramak]]></category>
		<category><![CDATA[Bile]]></category>
		<category><![CDATA[Bizim]]></category>
		<category><![CDATA[Dahi]]></category>
		<category><![CDATA[Dini]]></category>
		<category><![CDATA[Dinler]]></category>
		<category><![CDATA[Eski]]></category>
		<category><![CDATA[Ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[KİMLİK KRİZİMİZ YA DA TEK YÖNLÜ KİMLİK ARAYIŞIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[Latin]]></category>
		<category><![CDATA[miyim]]></category>
		<category><![CDATA[Şenol Özbek]]></category>
		<category><![CDATA[Tabi]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3141</guid>
		<description><![CDATA[  Sizin iltifat etmek kastıyla söylediğiniz noktada dahi acaba ben hümanist miyim? Sizin “kimlik nedir?” şeklindeki sorunuzun cevabını, yukarıdaki sorunun cevabı ile birleştirerek ortaya koymakta fayda var diye düşünüyorum. Bunu...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"> </p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<div id="attachment_3142" class="wp-caption aligncenter" style="width: 432px"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/kimlikkrizi.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/kimlikkrizi.jpg?referer=');"><img class="size-full wp-image-3142 " title="kimlikkrizi" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/kimlikkrizi.jpg" alt="" width="422" height="342" /></a></span><p class="wp-caption-text">KİMLİK KRİZİMİZ YA DA TEK YÖNLÜ KİMLİK ARAYIŞIMIZ</p></div>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Sizin iltifat etmek kastıyla söylediğiniz noktada dahi acaba ben hümanist miyim? </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Sizin “kimlik nedir?” şeklindeki sorunuzun cevabını, yukarıdaki sorunun  cevabı ile birleştirerek ortaya koymakta fayda var diye düşünüyorum.  Bunu yapmaktan maksadım, bir kısım felsefi kanaatler etrafında, konunun  özünden uzaklaşacak bir tartışma ortamı yaratmak değil, tam aksine  konunun özüne vurgu yapmaktır. </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"></p>
<div id="attachment_3145" class="wp-caption aligncenter" style="width: 421px"><a href="http://www.insanigelisim.com.tr/wp-content/uploads/2009/05/kimlikkrizi21.jpg"><img class="size-medium wp-image-3145" title="kimlikkrizi2" src="http://www.insanigelisim.com.tr/wp-content/uploads/2009/05/kimlikkrizi21-500x357.jpg" alt="" width="411" height="293" /></a><p class="wp-caption-text">KİMLİK KRİZİMİZ YA DA TEK YÖNLÜ KİMLİK ARAYIŞIMIZ-Şenol özbek</p></div>
<p>Avrupa’da, “Rönesans” yani “yeniden doğuş” hareketi, hepimiz biliyoruz  ki hümanistlerle başlıyor. Gerek krallık, gerekse kilise kaynaklı zulüm  karşısında, “insanlığın layık olduğu muamele bu olmasa gerek” şeklindeki  bir arayış ya da anlayışın neticesinde ortaya çıkan bir başkaldırı…  Bunu yaparken ortaya konulan metot ne? Eski Yunan ve Latin metinlerinin  yeniden toparlanması ve incelenmesi… Doğrudur, gayeleri insani olduğu  için bunlar hümanisttirler. Lakin gaye noktasında insani olan bu çıkış,  aslında bir noktadan sonra, insanlığı başka bir bataklığın içine  saplamakta gecikmeyecektir… Muhtemeldir ki, bizim şu an saplanıp  kaldığımız bataklık da o bataklıktır… </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Hümanistlerin, ilmi metot ve mantık açısından içine düştüğü en büyük  zaaf, beğenilmeyen bir şeyi bütün türevleri ile reddetmek ve doğruyu,  başka hiçbir arayış içine girmeden sadece o şeyin zıddı olan şeyde  aramak olmuştur&#8230; Sözün gelimi; bir insan kötü diye, bütün insanlar ya  da o insanın mensup olduğu grubun tamamı kötüdür denilebilir mi? Tabi ki  denemez… Dini temsil makamındaki kilisenin tavır ve uygulamalarına  bakarak, bütün dinler kötüdür ve gereksizdir denilebilir mi? Tabi ki  denemez… Ama hümanistler demişlerdir, demeseler bile bunun yolunu  açmışlardır… Kilise ve krallığın olmadığı ya da bunlara dayalı zulüm ve  istibdadın sona erdiği bir dünya sunmuşlardır ama insanı ve insanlığı,  “insan kaynaklı başka bir fikri istibdat rejimi” ile baş başa  bırakmışlardır. </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Kilise ve krallığa karşı kazanılan zaferi, Tanrıya karşı ve ona rağmen  kazanılmış bir zafer sanmışlardır. Çıkış noktaları yani gayeleri insani  olduğu için de, bu zaferin bedeli olarak, insanı Tanrının yerine  oturtmak gibi bir hataya düşmüşlerdir… </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Tanrının hayatın dışına itildiği bu yeni dünyada artık, doğru, insanın  bizatihi kendisidir ve insana rehber olma noktasında tek ve biricik  vasıta kabul edilen akıl, fikrin bütün şubelerinde zaferini  taçlandıracaktır. Peki, ne zamana kadar? Yine Batının içinden birileri,  “çıkış noktamız ve gayemiz doğruydu ama istikametimiz yanlış” diye  bağırana kadar… (Batı bugün ve hala o eksiklerini kabul ve tamamlamakla  meşguldür ve işin aslı bu konuda da başarılıdır. Mesela, düne kadar,  Hıristiyan kavramı ile sosyal demokrat kavramı batı da yan yana  düşünülmezken, bugün bir partinin adında yan yana gelebilmektedir. Biz  ise hala Batının eksik gördüğü şeylere sahip çıkmakla meşgulüz) </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Biz, Batının bu oluş süreci içinde; sosyolojinin kurucusu olarak kabul  edilen ve insanlığı tapılması gerek makamda gören Auguste Comte’ları; bu  fikri daha da öteye götürerek insanı cemiyete tapınmaya davet eden ve  diyalektik açıdan bizde Ziya Gökalp üzerinde tesir uyandırmış olan Emile  Durkheim’ları; Tanrının ve Tanrı kaynaklı merhametin öldüğünü ilan eden  Niçe’leri; hayatı, biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar noktasına  indirgeyen Marx’ları ve bunların kimi zaman insanlığı uçurumun kenarına  getiren fikirlerini ayrıntılı yorumlamaya kalkarsak, başta da dediğim  gibi konunun özünü kaçırırız. </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Mademki insanın kendisini tanımlaması ve dolayısıyla ifade etmesi  noktasında ortaya çıkan kimlik kavramını tartışıyoruz; hümanist  nitelemesinin aslında benim vizyonumu karşılamadığını ispat etmek için  özetlediğim yukarıdaki süreçten, yine kimlik kavramını tanımlamak adına  kendimize çıkarmamız gereken biricik şablon şudur: İnsanı doğru ve  eksiksiz tanımlamak gibi bir vazifemiz vardır ve insan, yine insan aklı  ve havsalasının dahi anlamakta güçlük çektiği karmaşık bir varlıktır.  Böyle bir varlığın da, tek yönlü ortaya konacak sabit ve basit bir  kimlik tanımı yoktur. </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Buyurun şimdi: diyelim ki kimlik sorununu çözmek adına kendimize bir  şablon arayacak olsak, yine insanlığın kimlik sorunu çerçevesinde ortaya  konmuş görüşler içinde, Marx’ın “ezenler-ezilenler” şeklindeki ortaya  koyduğu şablonu mu; ilk olarak eski Yunanlı tarihçi Heredot’un ortaya  attığı “Doğu-Batı” şeklindeki şablonu mu; İslam’ın ortaya koyduğu ve  inananlar kardeştir ve küfür tek millettir şeklinde ifade edilen  “inanan-inanmayan” şeklindeki şablonu mu; bir dönem Batı sosyolojisinin  saplanıp kaldığı şekliyle bir etnik grup ya da cemiyetten  “olanlar-olmayanlar” şeklindeki şablonu mu (ki bu örnekleri uzatmak  mümkün), söyler misiniz neyi ve hangi şablonu esas alacağız? Bunlardan  hangisi insanın tanımını doğru olarak yapmaktadır ve daha önemlisi; bir  insan, bir anda bütün bu şablonların içinde ve hatta dışında olamaz mı? </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Bostan ve Gülistan’ın yazarı Sadi’ye, “insan nedir?” diye sormuşlar.  Demiş ki, “yek katra-i hünest ve hezar endişe”. Yani “tek damla kan ve  bin kaygı”. Sanıyorum ki, insanın kimlik arayışı, insanın kendi  kendisine “ben kimim ve neyim?” sorusunu sormasıyla başlıyor ve Sadi’nin  bu sözündeki o bin kaygının oluşturduğu geniş bir şablonu ifade ediyor. </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Demek ki, bizim esas sorunumuz ve hatta vazifemiz, insanları kolektivist  bir mantıkla ve gruplar halinde sabit ve basit bir kimlik şablonunun  içine sıkıştırmaktan ziyade, fertten ferde değişen ve hatta bazen tek  bir fertte dahi çok karmaşık bir yapı kazanan kimliklerin, insanın  mutluluğu noktasında ifade edilebilmesini sağlamaktır (Bu ise bir kimlik  sorunundan ziyade özgürlükler sorunudur). </span></p>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> Böyle bir açılım sağlandığı takdirde, insan olma noktasında herkesin  kendisini ifade etmesinin önü açılacak ve “mutlu insan” modeline  ulaşmamız kolaylaşacaktır. Daha da önemlisi, böyle bir açılım, farklı  insanları yine farklı kimlik şablonlarıyla birbirlerine akraba haline  getireceğinden, insan ya da gruplar arasındaki çatışma kültürü de yok  olacaktır. Bu konuda ise önümüzde üç büyük sorun durmaktadır: tek yönlü  kimlik arayışı; kimlik inkarı ve son olarak da kimlik dayatması…</span></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="87" title="1" title="06 February 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3141-kimlik-krizimiz-ya-da-tek-yonlu-kimlik-arayisimiz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KAFKASYA DÜZLEMİNDE SATRANÇ OYNAMAK</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3148-kafkasya-duzleminde-satranc-oynamak.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3148-kafkasya-duzleminde-satranc-oynamak.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 30 Apr 2009 20:25:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senol Ozbek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Omurgalı Duruş]]></category>
		<category><![CDATA[(STRATEJİNİN GÖLGESİNDE BİR ANALİZ)]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Benzer]]></category>
		<category><![CDATA[Bir]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Enerji]]></category>
		<category><![CDATA[Gerek]]></category>
		<category><![CDATA[Hakim]]></category>
		<category><![CDATA[Hedef]]></category>
		<category><![CDATA[Ilk]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkasya]]></category>
		<category><![CDATA[KAFKASYA DÜZLEMİNDE SATRANÇ OYNAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbi]]></category>
		<category><![CDATA[Kontrol]]></category>
		<category><![CDATA[Modeline]]></category>
		<category><![CDATA[Nin]]></category>
		<category><![CDATA[Osetya]]></category>
		<category><![CDATA[Rus]]></category>
		<category><![CDATA[Şenol Özbek]]></category>
		<category><![CDATA[Taviz]]></category>
		<category><![CDATA[Tek]]></category>
		<category><![CDATA[Uzun]]></category>
		<category><![CDATA[Yok]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3148</guid>
		<description><![CDATA[KAFKASYA DÜZLEMİNDE SATRANÇ OYNAMAK (STRATEJİNİN GÖLGESİNDE BİR ANALİZ) Brzezki Haklı Çıkmıştır! Rusya’nın, Gürcistan’ın Osetya (Güney) bölgesine müdahale etmek suretiyle, uzun zamandan beri ilk defa kendi sınırlarının dışında askeri güç kullanması,...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><br class="spacer_" /></p>
<div id="attachment_3149" class="wp-caption aligncenter" style="width: 411px"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/kafkasya.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/kafkasya.jpg?referer=');"><img class="size-medium wp-image-3149" title="kafkasya" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/11/kafkasya-500x346.jpg" alt="KAFKASYA DÜZLEMİNDE SATRANÇ OYNAMAK (STRATEJİNİN GÖLGESİNDE BİR ANALİZ)" width="401" height="277" /></a></span><p class="wp-caption-text">KAFKASYA DÜZLEMİNDE SATRANÇ OYNAMAK (STRATEJİNİN GÖLGESİNDE BİR ANALİZ)</p></div>
<p><br class="spacer_" /></p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">KAFKASYA DÜZLEMİNDE SATRANÇ OYNAMAK (STRATEJİNİN GÖLGESİNDE BİR ANALİZ)</span></h2>
<p><span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;">Brzezki Haklı Çıkmıştır!</span></p>
<p>Rusya’nın, Gürcistan’ın Osetya (Güney) bölgesine müdahale etmek  suretiyle, uzun zamandan beri ilk defa kendi sınırlarının dışında askeri  güç kullanması, “Büyük Satranç Tahtası” isimli meşhur eserin yazarı  Brzezkinski’nin, “Rusya’nın, iç istikrarına ve gücüne kavuştuktan sonra  eski imparatorluk sınırlarına kavuşmak isteyeceği” yönündeki tezini  haklı çıkarmıştır.  <span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> </span></p>
<p>Aslında; Sovyetler Birliği’nin dağılmasından kısa bir süre sonra, çift  başlı Bizans kartalını devlet arması haline getirmek ve bununla da  kalmayıp “Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Doktrinine”, ““ulusal  güvenliğini sağlamasının dünyanın çeşitli bölgelerinde (en başta da  Kafkasya ve Orta Asya) askeri güç bulundurması ile mümkün olabileceği”  şeklinde aleni hükümler koymak suretiyle, Rusya, bu niyetini daha  önceden açığa vurmuştur. Gürcistan müdahalesi, niyetin pratiğe dökülmeye  başladığının en önemli emaresidir. <span style="font-family: tahoma,arial,helvetica,sans-serif;"> </span></p>
<p>Yine Brzezinski’nin, “Avrasya’ya hakim olamazsa dünya devleti konumunu  sürdüremez” dediği ABD’nin, Avrasya’nın kalbi durumundaki Güney  Kafkasya’yı ve buradaki enerji kaynaklarını kontrol altına almaya, bu  enerji kaynakları ile enerji nakil hatları üzerindeki Rus (ve İran)  nüfuzunu yok etmeye yönelik hedef ve politikalarından taviz vermeyeceği  muhakkaktır.</p>
<p>Dolayısıyla, Rusya’nın bu ve benzer pratikleri karşısında, öncelikle  ABD’nin ortaya koyacağı politikalar ile bu politikalar karşısında, gerek  tek kutuplu dünya modeline karşı Rusya ile esnek ilişkiler kurmaya  çalışan AB’nin, gerekse Türkiye’nin takınacağı tavır, önümüzdeki süreci  şekillendirecektir.</p>
<p>Türkiye’nin Önündeki İhtimaller</p>
<p>Böyle bir fotoğraf karşısında, Türkiye’nin tercih edebileceği üç hal  tarzı mevcuttur. Türkiye, ya (bazı ulusalcıların dillendirdiği şekliyle)  ABD’ye sırtını dönerek (hatta AB’yi ve ABD’yi doğrudan hedef seçerek)  Rusya ve İran ile sıkı işbirliğine ve hatta stratejik ortaklığa kadar  uzanan ilişkiler geliştirecek, ya (yine bazı ulusalcıların dillendirdiği  şekliyle) hem AB ve ABD’yi, hem de Rusya ve İran’ı dışlayarak kendince  bağımsız politikalar üretecek, ya da ABD ile sıkı işbirliğine dayalı  halen mevcut politikaları daha da geliştirerek devam ettirecektir.</p>
<p>Türkiye’nin önünde duran bu ihtimalleri ve özellikle de İran ve Rusya  ile stratejik ortaklığa kadar uzanan ilişkiler geliştirmesini esas alan  projeyi değerlendirmeye almadan önce, stratejik ortaklık kavramının ne  olduğuna açıklık getirmemiz gerekmektedir.</p>
<p>Stratejik Ortaklık Kavramı ve Rusya</p>
<p>Stratejik ortaklık; ortak menfaat ve hedeflerin teminine yönelik olarak  tesis edilen bir ilişki biçimidir. Bu ilişki biçimi, en alt seviyedeki  ekonomik ilişkilerden başlayıp, karşılıklı asker bulundurmak da dahil  olmak üzere, üst seviye güvenlik ilişkilerine kadar uzanan bir yapıyı  yansıtmaktadır. Stratejik ortaklığın tesisinde göz önünde bulundurulması  gereken en önemli husus şudur ki; bu ortaklığı tesis eden ülkelerin  uzun vadeli menfaat ve hedefleri ile siyasi rejimleri, dünya denge ve  bloklaşmalarına bakış açıları ve problemli sahalarla ilgili çözüm  önerileri arasında ciddi bir paralellik bulunması şarttır.</p>
<p>Stratejik ortaklık ile ilgili bu tanım ve tespitler ışığında, konuyla  ilgili olarak ortaya konmuş projeler içinde en gayrı ciddi olanının,  Türkiye’nin Rusya ve İran ekseni ile stratejik ortaklığa kadar uzanan  ilişkiler geliştirmesini esas alan proje olduğu kesindir. Çünkü böyle  bir ortaklığın gerçekleşmesini sağlayacak şartlar mevcut olmadığı gibi,  gerçekleşmemesi için her türlü şart ve sebep mevcuttur.</p>
<p>Türkiye’nin Orta Asya’daki Türk ve Müslüman ülke ve topluluklar ile  ilişkilerini devam ettirebilmesi ve Orta Asya enerji koridorunun  güvenliğini daim kılabilmesi için, Kafkasya’yı fiilen kontrol altında  tutması gerekmektedir. Bunun gerçekleşmesi ise, Kafkas dağlarının  güneyinde Rus askeri gücünün bulunmamasına bağlıdır. Oysa adı geçen  bölgede askeri güç bulundurmak suretiyle buranın kontrol altında  tutulması, Rusya’nın milli güvenlik doktrininin ana ve esas öğesidir.  “Yakın Çevre Doktrini” olarak bilinen politika doğrultusunda, kendisini  hem bu bölgede hem de eski Sovyet Cumhuriyetlerindeki barış ve  istikrarın tek garantörü olarak görmektedir.</p>
<p>Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra meydana gelen gelişmeler ve  Azerbaycan-Gürcistan hattında uğradığı kayıplar neticesinde, Rusya’nın  bölgedeki kontrolü zayıflamıştır. Rusya’nın bölgedeki 170 yıllık kesin  hâkimiyeti ilk defa ve bu denli sarsılmış, ciddi pazarlık konusu haline  getirilmiştir. Bölgede üç yüz yıllık tecrübesi ve bilgi birikimi bulunan  Rusya, bir yandan Azerbaycan ve Gürcistan üzerinde yeniden kontrol  sağlamanın yollarını aramakta, diğer yandan, Ermenistan’ı kontrol  altında tutmak ve İran ile iyi ilişkiler geliştirmek suretiyle,  bölgedeki nüfuzunu kısmen de olsa devam ettirmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Ermenileri, “bahçede oynarsanız Türkler sizi yutar” şeklindeki bir  tehdit değerlendirmesiyle korkutan Rusya, Karabağ sorununu ve bu sorun  karşısında Türkiye’nin uyguladığı politikalar ile Azerbaycan’a verdiği  desteği her fırsatta kullanmak suretiyle, Ermenistan üzerindeki  kontrolünü sürdürmeyi becermektedir. Hazar’daki petrol ve doğal gaz  yatakları üzerinde de kontrol sağlamaya çalışan Rusya, bu hedefini  gerçekleştirmek maksadıyla, İran ile birlikte Hazar’ın statüsünü  tartışmaya açmakta, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattını etkisiz hale  getirmeye yönelik olarak, bu boru hattının geçtiği güzergâhlardaki  istikrarsızlıkları körüklemektedir. Gürcistan’daki ayrılıkçı hareketler  ile Azerbaycan’daki ayrılıkçı hareketler ve Dağlık Karabağ sorununa  dayalı Azeri-Ermeni çatışmasının geri planında Rusya Federasyonu’nun  olduğu aşikârdır.</p>
<p>Tarihi Slav ve Ortodoks politikaları ile ilgili argümanlarının önemli  bir bölümünü Batı’ya kaptırdığı için, bunlara dayalı politikaları  şimdilik ikinci plana atan veya geçici olarak askıya alan Rusya’nın, ilk  fırsatta bu politikaları da tekrar devreye sokacağı muhakkaktır.</p>
<p>Yukarıdaki faktörlerle birlikte, tarihteki Türk Rus ilişkilerinin seyri  de göz önüne alındığında, Türkiye ile Rusya arasında stratejik ortaklığa  kadar uzanan ilişkiler kurulması bir yana, birçok hususta uzun vadeli  ve normal ilişkiler kurulabileceği dahi şüphelidir.</p>
<p>Türkiye’nin hem AB ve ABD’yi, hem de Rusya ve İran’ı dışlamak suretiyle  kendince bağımsız politikalar üretmesine dayalı projeyi değerlendirmeye  almak, sadece ve sadece zaman kaybıdır. Zira politika üretme ve bunları  uygulamaya koyma noktasında ciddi ve geleneksel sıkıntıları olan  Türkiye’nin milli güç dinamikleri ile Türkiye’nin de içinde bulunduğu  uluslararası güç ve dengeleri analiz etmekten aciz, bağımsız olmakla  yalnız kalmak arasındaki farkı ayırt edemeyen, acemi ve strateji yoksunu  beyinlerce ortaya konmuş, sadece hamasetten ibaret böyle bir projenin  uygulamaya konması demek, Türkiye’nin bu bölgeden tamamen uzaklaşması ve  hatta dünyanın başka bölgelerinde de güç kaybına uğraması demektir.</p>
<p>En Akılcı Yol, ABD ile İşbirliği mi?</p>
<p>Bu bilgi ve değerlendirme ışığında, ABD ile sıkı işbirliğine dayalı  halen mevcut politikaları daha da geliştirerek devam ettirmenin Türkiye  için en akılcı yol olup olmadığının tespitini yapabilmemiz için,  ABD’nin, gerek bölgeye ve bölge ülkelerine, gerekse bölge üzerinden  Türkiye’ye bakış açısını kısaca incelememiz yerinde olacaktır.</p>
<p>ABD’nin bölgeyle ilgilenmesinin en önemli nedeninin enerji ihtiyacı  olduğu muhakkaktır. Enerji ihtiyacının yarıya yakın kısmını petrol  yoluyla karşılayan Amerika Birleşik Devletleri, bir yandan petrol  tüketiminin artması diğer yandan ise kendi rezervlerinin azalması  nedeniyle, uzun vadede dışa bağımlı olma riskiyle karşı karşıya  gelmiştir. Bu durum, ABD’yi enerji havzalarını ve enerji nakil hatlarını  kontrol altında tutmak gibi bir mecburiyetle karşı karşıya getirmiş,  Sovyetler Birliğinin dağılması, Kafkasya ve Orta Asya petrolleri  üzerinde kontrol sağlama imkânını ona sunmuştur.</p>
<p>ABD, bu maksada matuf olarak, bir yandan Kafkasya ve Orta Asya’daki  Rusya ve İran nüfuzunu kırmaya çalışırken, diğer yandan Japonya ve  Çin’in bölgede nüfuz sahaları oluşturmasına engel olmanın ve bu maksatla  bölgede köprübaşları tesis etmenin gayreti içine girmiştir. Bu konuda  önümüzde duran en büyük örnek Afganistan operasyonudur.</p>
<p>Enerji nakil hatları ve özellikle Kafkasya’daki Rus ve İran nüfuzunun  ortadan kaldırılması, yani Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ın  Rusya’dan uzaklaşması ve kendisine müzahir hale getirilmesi sürecinde,  ABD, Azerbaycan ve Gürcistan konusunda önemli aşama kat etmiş fakat  Azeri-Ermeni çatışmasının doğurduğu şartların da zorlamasıyla,  Ermenistan konusunda başarılı olamamıştır.</p>
<p>Azeri Ermeni barışının sağlanmasına paralel olarak, Türkiye Ermenistan  ilişkileri düzelmedikçe, Ermenistan’ın Rus nüfuz ve kontrolünden  kurtarılmasının mümkün olmadığını gören ABD, bu barışı sağlamaya yönelik  olarak, Karabağ’ın bağımsızlığının Azerbaycan tarafından kabul  edilmesi, Karabağ ile birlikte Laçin koridorunun Ermenistan’da kalması,  bunun karşılığında ise Nahçıvan ile Azerbaycan arasında kalan Zengezur  bölgesinin Azerbaycan’a verilmesi şeklinde, Türkiye’nin de desteklediği  bir plan ortaya atmıştır.</p>
<p>Toprak değişimine dayalı bu plana başlangıçta sıcak bakan Ermenistan,  daha sonra Rusya’nın engellemesi ile planı kabul etmekten vazgeçmiştir.  Türkiye’nin bu sorunu esas alarak doğrudan Ermenistan’a cephe alması da,  ABD’yi Ermenistan’ı göz ardı etmek, Azerbaycan ve Gürcistan üzerinde  yoğunlaşmak gibi bir mecburiyetle karşı karşıya getirmiştir. Muhtemelen  Nahçıvan üzerinden Türkiye’ye geçmesi planlanan boru hattının Gürcistan  üzerine kaydırılması, şartların doğurduğu mecburiyetten kaynaklanmıştır.</p>
<p>Boru hattının, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye değil, Rusya üzerinden AB  ülkelerine gitmesini ön gören ve bir nevi Türkiye’yi dışlamayı esas  alan, Almanya, Fransa ve Rusya destekli plan ise yine ABD’nin  engellemesi neticesinde pratiğe geçmemiştir. Halen, Azerbaycan ve  Gürcistan askeri personelinin Türk Silahlı Kuvvetleri personelince  eğitilmesi ve teşkilatlandırılması, Türkiye’nin, ABD’ye rağmen değil,  ABD’nin desteğiyle Rusya ve İran’a rağmen yürüttüğü bir projedir.</p>
<p>Sonuçta Türkiye üzerinden geçen enerji nakil hatlarının güvenliğinin  sağlanması ve bunun gerçekleşmesinin bir nevi Kafkasya ve Orta Asya  üzerindeki Rus ve İran nüfuzunun ortadan kaldırılmasına bağlı olması,  Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye’yi birbirine mecbur kılmaktadır.  Birinin yokluğu, enerji nakil hatlarının Türkiye üzerinden geçmesini  tehlikeye sokmakta, diğerinin yokluğu ise aynı enerji nakil hatları ve  bunların bağlı olduğu enerji havzalarının güvenliğinin, Rusya ve İran’a  rağmen sağlanmasını riskli hale sokmaktadır.</p>
<p>Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla oluşan konjonktürün, Avrupa’da Amerika  Birleşik Devletlerine duyulan ihtiyacı büyük oranda azaltması ve Avrupa  Birliği ile ABD arasında meydana gelen rekabetin tabi sonucu olarak, AB  ülkelerinin Rusya ile esnek ilişkiler kurmaya başlaması, böyle bir  birlikteliği yine ve iki taraflı olarak elzem hale getirmektedir.</p>
<p>Türkiye Ne Yapmalıdır?</p>
<p>Gürcistan’ın Osetya (Güney) bölgesine müdahalesi, Rusya’nın kendisine  rağmen uygulamaya konan Bakü-Ceyhan boru hattının geçtiği güzergâhı  istikrarsızlaştırma politikasının neticesidir. Bu olay, hem Türkiye’ye  hem de ABD’ye, Ermenistan’ın da bir an önce Rus nüfuz ve kontrolünden  kurtarılması gerektiğini göstermiştir. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah  Gül’ün Ermenistan ve Azerbaycan ziyaretleri ile şekillenmeye başlayan  yeni süreç, işte yine böyle bir gerekliliğin sonucudur. Ermenistan’ın  Rus nüfuz ve kontrolünden kurtarılmasının gereği olarak, Azeri-Ermeni  barışının sağlanması ve aynı paralelde Türkiye Ermenistan ilişkilerinin  yeni bir zemine taşınması vaktinin geldiği muhakkaktır. Eğer sorun,  orijinali ABD’ye ait olan (yukarıda özetini verdiğimiz) toprak değişim  planı çerçevesinde çözülür ve Türkiye-Nahçıvan-Azerbaycan koridoru  açılırsa, bu, hem Türkiye hem Azerbaycan açısından son 300 yılın en  önemli kazanımlarından biri olacaktır.</p>
<p>Bunun gerçekleşmesi ve Karabağ sorununun bu doğrultuda çözüme  kavuşturulması hususunda Ermenistan ve dünya Ermeni Lobisi mutlaka ikna  edilmeli, bu kapsamda, her türlü dostluk eli Ermenistan’a uzatılmalıdır.</p>
<p>ŞENOL ÖZBEK</p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="88" title="1" title="11 April 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3148-kafkasya-duzleminde-satranc-oynamak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ERGENEKON&#8217;UN ADI, İDEOLOJİSİ VE METODOLOJİSİ</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3004-ergenekonun-adi.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3004-ergenekonun-adi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2009 01:34:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senol Ozbek</dc:creator>
				<category><![CDATA[insani siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Omurgalı Duruş]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3004</guid>
		<description><![CDATA[Ergenekon’un adı ve ideolojisi Ergenekon isimli bir örgütlenmenin mercek altına yatırıldığı, gerek hukuk gerek siyaset zemininde aynı örgütlenmenin halen ve geçmişte yüklendiği misyonunun sorgulandığı kritik bir süreç yaşıyoruz. Siyaset ve...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><br class="spacer_" /></p>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: center;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ergenekon’un adı ve ideolojisi</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;"></p>
<div id="attachment_3005" class="wp-caption aligncenter" style="width: 410px"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ergenekonunmetolojisi.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ergenekonunmetolojisi.jpg?referer=');"><img class="size-medium wp-image-3005 " title="ergenekonunmetolojisi" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ergenekonunmetolojisi-500x346.jpg" alt="ERGENEKON'UN ADI" width="400" height="277" /></a><p class="wp-caption-text">ERGENEKON&#39;UN ADI, İDEOLOJİSİ VE METODOLOJİSİ Şenol Özbek Haber Ajanda</p></div>
<p>Ergenekon isimli bir örgütlenmenin mercek altına yatırıldığı, gerek hukuk gerek siyaset zemininde aynı örgütlenmenin halen ve geçmişte yüklendiği misyonunun sorgulandığı kritik bir süreç yaşıyoruz. Siyaset ve hukuk zemininde kendisine yer tutmuş herkes, bu sürece kendi zaviyesinden bakmakla meşgul.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">27 Mayıs gece baskını neticesinde, demokrasi maskesi altında halen var olan düzeni kurmayı beceren ve bu düzen sayesinde milleti iliklerine kadar sömüren oligarşinin ve geçmişte sol cenahta faaliyet göstermiş olup da halen bu oligarşi ile dirsek teması halinde bulunan bazı grupların, her hangi bir tartışmaya mahal bırakmaksızın Ergenekon’la ilgili soruşturma sürecinden rahatsız oldukları muhakkaktır. Aynı grupların, elbirliği içinde bu süreci bulandırmaya çalıştıkları da bir gerçek…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bunu yaparken başvurdukları metot ise malum; Gladyo, Susurluk, Jitem ve Ergenekon kavramlarını bir kabın içine doldurup karıştırmak suretiyle rengi bulandırmak ve Ergenekon’un, o renk kalıbı içinde gizlenmesini ve kaybolmasını sağlamak&#8230;</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Çünkü onlar, ihtilal yapmayı, hükümet devirmeyi, Genelkurmay Başkanlarını tutuklayıp işkence yapmayı, milletin oylarıyla seçilmiş bir başbakanı darağacına göndermeyi kendilerinde tabi bir hak olarak gördükleri için, bu hakkın (!) kullanımı konusunda Ergenekon’a muhtaçtırlar. Ergenekon olmadan, siyasi gayelerinin kırbacı olarak gördükleri orduyu göreve çağıracak şartları oluşturmaları mümkün değildir. Dolayısıyla Ergenekon’un bir şekilde devam etmesini sağlayacak şekilde süreci bulandırmak gibi bir mecburiyetleri vardır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Asıl ilginç olan ise; bir zamanlar anayasada yer alan Türklük tarifine karşı ilk ve belki de tek itiraz sesini yükselten, ancak 301 nci madde tartışmalarında aynı tarife mal bulmuş mağribi gibi sarılan ülkücü diyalektiğin, bu örgütün ihtilalci ve milli iradeye meydan okuyan tavrını ikinci plana itmesi ve devamlı olarak bu örgütün adından rahatsız olduğunu söyleyip durması&#8230; Sürekli aynı soru tekrar ediliyor: Bu örgütün adı niye Ergenekon’muş ya da Ergenekon sözcüğü ile terör sözcüğü nasıl yan yana getirilirmiş?</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Milli iradeyi hiçe sayan, milli irade ile iş başına gelmiş bir hükümeti alaşağı etmek üzere örgütlenen, bu milletin tercihleri, temayülleri ve manevi değerleri ile sorunlu bir cunta ya da çete, kendi adını Ergenekon koymuş ise buna karşı ne yapılacaktı? Ey örgüt, biz senin adını beğenmedik, sen önce şu adını bir değiştir, biz seni ondan sonra mercek altına yatıralım mı denecekti? Bu mantıkla bakacak olursak, Abdullah Öcalan’ın ya da Hizbullah’ın adında da Allah lafzı geçiyor diye, bu davaların içeriğini ikinci plana mı iteceğiz? Böyle bir mantık olabilir mi?</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Kaldı ki; Türk’ün hayatından İslam’ı söküp atmak konusunda oldukça kararlı ve milliyetçiliği doğrudan dünya görüşü şeklinde algılayan mistik Türkçü bir grupla, İslami geleneklerin tasfiyesi ve örtülü iktidarlarının devamının hatırına bu grubun Türklük ve Türkçülük anlayışına kerhen tahammül gösteren Marksist bir başka grubun, Kemalist gömleği adı altında bir araya gelerek oluşturduğu böyle bir örgütlenmeye, Ergenekon adı ziyadesiyle yakışmıştır. Yani, örgüte bizzat örgüt mensuplarınca konmuş olan Ergenekon ismi ile aynı örgüte biçilen misyon arasında diyalektik açıdan hiçbir uyumsuzluk yoktur. Hatta gayet zekice tespit edildiği ve tarihi dinamiklere sahip olduğu da muhakkaktır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Osmanlı ve Türk kavramlarının sanki birbirinin antiteziymiş gibi sunulduğu; “niçin Türk tipi ile Osmanlı tipinin birbirine bu kadar zıt olduğu“ ve “niçin Türk tipinin her şeyinin güzel, Osmanlı tipinin her şeyinin çirkin olduğu” sorularının açıkça sorulduğu ve Osmanlının emperyalist olmakla suçlandığı “Türkçülüğün Esasları” isimli eseri başta olmak üzere, Ziya Gökalp’ın eserlerini Erol Güngör diyalektiğinin süzgecinden geçirmeden okuyan bir insanın varacağı nokta Ergenekon’dur.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Siz buna bir de, Yunus’a beynelmilel serseri, Mevlana’ya da homoseksüel damgasını vurmakla kalmayıp, işi “Kuran Tanrının değil Muhammed’in talimatıdır” demeye kadar götüren Nihal Atsız’ı dahil ederseniz, Ergenekon’un derinliklerinde İslam dinini Arap’a havale eden bir mantıkla hemhal olmanız içten bile değildir. Yapacağınız en masum şey, daha önce yine Ziya Gökalp tarafından kalıba dökülmüş olan, “ezan niye Türkçe okunmuyor?” narasını atmak ve ezanın orijinal şekliyle okunmasını Türklüğe ihanet şeklinde algılamak olacaktır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bir milletin geçmişiyle ilgili bir kısım ilmi araştırmalar içine girmek ile bunu bin yıllık bir tarihi tasfiye etmek adına bir eskiye dönüş hareketi olarak yapmak, birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Şurası bir gerçektir ki, Osmanlı’nın son dönemi ile Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş sürecinde ortaya konan bu ve benzeri gayretlerin önemli bir bölümü, Türklük ve Türkçülük adı altında bir medeniyetin tasfiyesi üzerine oturtulmuştur.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bu stratejiye o kadar büyük ümit bağlanmıştır ki, aslen Türklükle hiç ilgisi olmayan bir kısım insanların, isim değiştirmek ya da kimliklerini gizlemek suretiyle Türkçülüğün teorisyenliğine soyunduğuna dahi şahit olunmuştur. İçi boşaltılan ebedi ve müşterek mukaddeslerin yerine, mistik Türkçülüğün ifadesi olarak Ergenekon isimli hayali bir mukaddes oluşturma çabası içine girilmiştir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ziya Gökalp’ın, doğrudan bir tasfiye ve yeni bir mukaddes oluşturma kaygısıyla böyle bir çaba içine girmediği, Cemil Meriç’in deyimiyle, Türk fikir hayatının orta yerinde çıkan bir yangını alelacele söndürme gayreti içinde olduğu muhakkaktır. Ancak diyalektik açıdan düştüğü hatalar ve ortaya koyduğu hatalı sonuçlarla, bir tasfiye ve yeni bir mukaddes oluşturma kaygısı içinde olanlara önemli mikyasta malzeme sunduğu bir gerçektir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Sonuçta, insanı yaratılmışların en şereflisi olarak niteleyen ve “insanı yaşat ki devlet yaşasın oğul” fikri etrafında devlete insanı yaşatma görevi veren bin yıllık bir sevgi medeniyetinin yerine, bir yandan güya Türklüğe hizmet ve Türklük aşkı adı altında şerefi Ergenekon’un remizlerine bahşeden, diğer yandan Batı’nın şekil ve üslubunu Türk’ün kafasına geçirmeyi gaye edinen yeni bir anlayış türemiştir. Bu anlayış, imparatorluk bakiyesi insanlara, “ya Türksün ya hiçsin” tercihinden başka bir tercih sunmamıştır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">İşte bugün Ergenekon adıyla önümüzde duran ve milli iradeye meydan okuma mesleğini temsil eden örgütlü yapı, Türklüğü Ergenekon’a indirgeyen ve Ergenekon’u da yaşanmış bir vakaymış gibi algılayan bu mistik fikrin, yine tarihimizde örnekleri bulunan egemenliğe ortaklık iddiasındaki komitacı ve ihtilalci mantıkla sentez haline getirilmesinden ve bu sentezin Latin Amerika tipi bir başka ihtilalci mantıkla beslenmesinden ibarettir. Bu diyalektiğin günümüz versiyonuna ideolojik bir gömlek giydirme ihtiyacı duyulmuş ve adına ulusalcılık denmiştir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ergenekon’un metodolojisi</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ergenekon’un, kendi metodunu tayin ve tespit etme adına tarihin mahzenlerinde arayıp bulduğu ve kendisine mal ettiği ruh, yeniçeri ruhudur… Viyana önlerinde bayrak sallayan yeniçerinin değil, İstanbul’da sokaklarında yol kesen, nara atan, canı sıkıldıkça kazan kaldıran, sarayı dahi haraca bağlayan, yani kendi başını yumruklayan ve en nihayetinde, Türklerin Padişahı ve Müslümanların Halifesini, kendisine karşı halkı peygamber sancağının altında toplanmaya çağırmaya mecbur eden yeniçerinin…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Aslında her şey, kılıcı elinde bulunduranların onu havaya kaldırarak “isterük” ya da “istemezük” çığlıkları atması ile başladı. Eğer, havaya kalkan ilk kılıca boyun eğilmeyip, o kılıç onu havaya kaldıran el ile birlikte yere düşürülebilseydi, hiçbir şey başlamamış olacaktı. Bunun yapılmaması ve elinde kılıç olmadığı için çığlık atmaktan çekinen kalem erbabının da (kılıca boyun eğildiğini görerek) kılıç sahiplerine yaltaklanmaya başlaması neticesinde, kılıç, kendi güç ve iktidarını ilan etti. Daha doğrusu, iktidarın kimde olacağını doğrudan kılıç tayin etmeye başladı. İlerleyen zamanda kılıcın yerini yivli setli silahların alması dışında değişen bir şey olmadı. Bu algılama biçimi gün geçtikçe gelenekselleşti ve yine silahların gölgesinde müesseseleşerek, kendi meşruluk zeminini oluşturmayı bildi.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Önce cülus bahşişi, daha sonra “bu hoşaf niye yağsız?” bahanesiyle kılıç kınından çıktı. Her seferinde kılıcın hakkı verildi. Divana uzanan yol üzerinde nöbet tutan bir kısım insanların kellesi için kılıç kalktı, istenen kelleler verildi… Nihayetinde sadrazam kellesi istendi; “bu kellenin verilmesiyle bir şey eksilmez, padişaha sadrazam mutlaka bulunur ama bunların önü alınmaz” diyen vezirlerin ikazlarına kulak asılmadı, sadrazam kellesi de verildi… İstenen kelleleri vermeyen padişahlar ortaya çıkınca, isteneni verecek padişah istendi, o da verildi… Ve en nihayetinde de isteyecek bir şey kalmadığı görülünce, padişah kellesi istendi…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">İstendi ama istemekle olmuyordu. “Denizlerin ve karaların sultanı, Türklerin padişahı, Müslümanların halifesi” unvanını taşıyan insanın kellesini almak zordu. Bu güne kadar istenen kelleler, güya saltanatın selameti için istenmiş, alınan her kelleden sonra saltanatın eteğine yüz sürülmüştü. Saltanatı temsil eden insanın kellesi neyin selameti için istenecekti? Bunu istemek, devleti istemek gibi bir şeydi…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Devlete talip olmak yönündeki böyle bir çıkış, kılıcın, o güne kadar üzerinde taşıdığı fikirsizlik yaftasından kurtulmasını, kendi fikir iklimini oluşturmasını ve o fikri devlete hâkim kılmasını gerekli kıldı. Bundan kaynaklanan ihtiyaç, kılıcın yanında iki önemli unsurun daha devreye sokulmasını sağladı; fetva ve ideoloji… Böylece; kalemin ve kılıcın, (fetvanın da desteğini almış olarak) görünen planda padişahın kellesini isteme, görünmeyen planda ise doğrudan egemenliğe ortak olma hususundaki ideal birlikteliği başlamış oldu.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Sonuçta, en tepede kılıcın kendi emrinde olduğunu zanneden bir padişahın bulunduğu, padişahın altındaki bütün devlet erkânının ise kılıcın emrinde olduğu yeni bir düzen tesis edildi ve doğrudan devletin kendisine talip olundu.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">İşte bizi Ergenekon isimli örgütlü oligarşik yapıya götüren süreç bu süreçtir. Gelişen zaman içinde, fetva makamının yerini profesör unvanlı şahıslar, medrese talebelerinin yerini üniversite öğrencileri, aydın lakaplı insanların yerini gazeteci almış, ideolojik bakış açıları ve rejimler değişmiş ama silahların gölgesinde egemenliğe ortak olma ve millet adına iş bitirme metodolojisi hiç değişmemiştir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bizde, kalemin ve kılıcın el ele verip, güya bir fikir ve ideal uğruna ihtilal yaptığı ve bunu da millet adına yaptığını iddia ettiği ilk hareket, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi olmuştur. Padişahın yüzüne karşı, “milletin kendisini tahttan indirdiği” söylenmiş, padişah ailesiyle birlikte bir kayığa bindirilerek saraydan uzaklaştırılmıştır ama ortada millet falan yoktur. Millet dedikleri şey, Sadrazam, serasker, şeyhülislam ve birkaç vezirin oluşturduğu bir çetenin başı çektiği topu topu 63 kişilik ihtilalciden ibarettir. Ana çekirdeği oluşturan birkaç kişilik çetenin, bu yekûnu 63’e tamamlarken, kendilerinin dışında kalan ihtilalcilerin kulağına fısıldadığı cümle, bildik bir cümledir: “Devletin ve milletin geleceği tehlikededir”. Böylece, devletin ve milletin adını kullanarak yine devletin ve milletin ırzına geçme dönemi fiilen başlamıştır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Üçüncü Selim’in Nizamı Cedit hamlesine karşı çıkan ve sonuçta bu ordunun kuruluşunu engellemek için ayaklanan yeniçerinin mantığı ile bundan iki yüz yıl sonrasında, Polis Özel Harekât için alınan silahlara kendisine karşı alındığını iddia ederek karşı çıkan mantık arasında ne kadar fark varsa, Sultan Abdülaziz’i tahttan indiren 63 kişilik çetenin mantığıyla, 27 Mayıs’ı gerçekleştiren 38 kişilik çetenin mantığı arasında da ancak o kadar fark vardır. Yani hiçbir fark yoktur. Bu menfi bir gelenektir ve Ergenekon, bu geleneğin ulusalcılık isimli ideoloji ile süslenmiş halidir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Şenol Özbek</span></span></div>
<p><br class="spacer_" /></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="85" title="1" title="08 May 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3004-ergenekonun-adi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SAHYA&#8217;NIN UMUDU (ŞIRNAKLI SAHYA NİNENİN HATIRASINA)</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3000-sahyanin-umudu.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3000-sahyanin-umudu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2009 01:20:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senol Ozbek</dc:creator>
				<category><![CDATA[İnsani Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Omurgalı Duruş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3000</guid>
		<description><![CDATA[SAHYA’NIN UMUDU Neydi ki zamanın kini özüme, Acıya muhabbet, yalana hürmet. Yandım da bitmedi aktı közüme, Bir damla gözyaşı, bir damla hasret… Bu name bitmesin, öt deli bülbül, Zaman şarkısını...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><br class="spacer_" /></p>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;"></p>
<div id="attachment_3001" class="wp-caption aligncenter" style="width: 360px"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/sayhanine.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/sayhanine.jpg?referer=');"><img class="size-medium wp-image-3001 " title="sayhanine" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/sayhanine-500x598.jpg" alt="SAHYA'NIN UMUDU" width="350" height="419" /></a><p class="wp-caption-text">SAHYA&#39;NIN UMUDU,Şenol Özbek, Haber Ajanda, </p></div>
<p>SAHYA’NIN UMUDU</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Neydi ki zamanın kini özüme,</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Acıya muhabbet, yalana hürmet.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Yandım da bitmedi aktı közüme,</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bir damla gözyaşı, bir damla hasret…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bu name bitmesin, öt deli bülbül,</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Zaman şarkısını söylesin bırak.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Vuslatı bilmedi, sevmedi gönül,</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bilmeyi, sevmeyi ufuk sanarak…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">1996 yılının başlarıdır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">İlk Şırnak yolculuğuna çıktığımız ve Şırnak’a devam etmeden önce, geceyi geçirmek üzere uğradığımız Diyarbakır Orduevinde, o günlerde gönlümüzde kopan fırtınayı dindirmek adına kaleme aldığımız ve kalemimizden dökülene dek bizi uykuya hasret bırakan yukarıdaki mısraları sayıkladığımız gecenin üzerinden günler geçmiştir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Lakin yine zamanı tasvir ve tasavvur etmek adına ilave etmemiz gerekir ki, bir dönemin başbakanının İran’a yapacağı ziyareti dahi irticaya pirim vermek şeklinde yorumlayan; hızını alamayıp bunu “cumhuriyet için bir dakika karanlık” eylemine dönüştüren; Tayyip Erdoğan başbakan olunca ilk ziyaretin İran ya da Libya’ya yapılacağı heves ve arzusuyla pusuya yatan, ancak uçaklar Roma, Bürüksel ve Paris istikametlerine havalanınca şaşıran ve bu defa da “Kahrolsun AB” naraları eşliğinde İran’la stratejik ortaklık kurmamız gerektiğini savunmaya başlayan, strateji fukarası gruplarla ilk tanışmamıza ise, daha henüz haftalar vardır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Enver Paşa’nın yapmak isteyip de yapamadığını, onun düştüğü hatalara düşmeden yapmak hayaliyle ve “Bismillah” diyerek, yıllar önce giyindiğimiz üniformamızın bize yüklediği misyon gereği, Cudi dağı ile Gabar dağını birleştiren çizginin Cudi’ye yakın bir noktasındayız.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">“Fırat’ın, Dicle’nin, Aras’ın bizden doğduğunu ama niçin bize dökülmediğini” sorgulayan şairin o büyük rüyasını gerçekleştirmek üzere çıktığımız hayat yolculuğunda, biz suların döküldüğü toprakların hayalini kurarken, kader, suların doğduğu toprakları dahi bize çok gören bir fitneyi karşımıza dikmiş, bizi bu iki dağın eteklerine perçinlemiştir. El mesafesinde duran silahımızın zaman zaman kıskanmak zorunda kaldığı kalemimizden, “niçin özler uzağı insan kendi yurdunda?” dizelerinin döküldüğü günlerdir. Kimi fitnenin mağduru, kimi mimarı bir sürü insan, hem yakınımızda hem uzağımızdadır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Zamanı ve mekânı tanımlamak adına tasvirini yaptığımız bu fotoğrafta, bulunduğumuz yerin hemen yakınındaki köyün bize en yakın noktasında oturan ve yazımızın mihenk noktasını oluşturan şahsiyet ise, ihtiyaçlarını karşılama noktasında zaman zaman kendisine yardımcı olduğumuz, lakin komşuluk ilişkilerinin doğurduğu doğal iletişim ortamında dahi, kendisiyle ancak Kürtçe bilen askerler vasıtasıyla iletişim kurabildiğimiz, yetmişlik Kürt kadını Sahya. Bizim tabirimizle, Sahya Nine ve diğer komşularımız…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Hani söylenir ya; “Anadolu şekil ve hacim itibariyle Anadolu değil, ifade ettiği ruh ve mana itibariyle Anadolu’dur”. Sahya’nın simasına bakarken, Anadolu’nun ifade ettiği o ruh ve manayı teneffüs etmemek ve Sayha’nın yüz çizgilerinde, Anadolu coğrafyasını kıvrım kıvrım saran yollar yumağını görmemek mümkün değildi. Yüz çizgisi değil, Anadolu’nun makûs talihinin, çaresizliğinin fotoğrafı…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">O yüz çizgilerinde biz, akıp giden zamanın yorgun düşürdüğü bir misyonun serencamını seyrettik… Çanakkale Savaşında, İngilizlerin yarım dünya adını verdikleri Queen Elizabeth zırhlısını boğazın serin sularına gömen, İstiklal Savaşına da katılan ve bu savaşta yaralanan, geçimini sağlamak için Havran’da bir zeytin fabrikasında hamallık yaparken veremden ölen Koca Seyit’i andık… Egemenliği kendisinde olduğu söylenen, lakin sürekli olarak iradesi aşağılanan bir milleti ve bu millete meydan okuyan bir güruhun darağacına sürüklediği mazlum bir başbakanı gördük…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Sahya’nın yüz çizgilerinde, İstiklal Marşının dizelerini, “ayağa kalk Sakarya!” diye bağıran şairin mısralarını okuduk… Kurşunlanan bebeklerin feryatlarını, bebeği kurşunlanan anaların ağıtlarını, bayrağa sarılı tabutların geride bıraktığı yetimlerin gözyaşını soluduk… Edirneli Ayşe’nin, Hakkârili Ali’nin, İzmirli Fadime’nin, Konyalı Mustafa’nın, Antepli Suna’nın, Erzurumlu Ömer’in ve Sahya’yı tanıdığımız yılın tam 25 yıl öncesinde, doktoru olmayan Bitlis’ten doğum sancıları içinde Muş’a götürülürken, kocası Nurettin’in kollarında can veren 35 yaşındaki Sabiha’nın hikâyelerini heceledik o yüz çizgilerinde…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Sahya ile ilk karşılaşmamızda, Necdet Sevinç’in “Yazarını Kurşunlatan Yazılar”ındaki Sabiha Haspolat geldi gözlerimizin önüne. Sabiha’nın hikâyesini, bize “bir düzen hikâyesi” diye anlatan, ama Sabiha’nın davasını unutup, ulusalcılığın karanlık dehlizlerinde kendisini düzene adayanlara inat, Anadolu’nun uzak diyarlarında Sabiha’nınkine benzer başka hikâyenin hala yaşanmakta olduğunu gördük. Sahya’nın şahsında Sabiha’nın hatırasıyla buğulanan gözlerimizi Cudi’ye ve Cudi’nin sisleri arasından bize kem gözle bakanlara her çevirişimizde, Arvasi Hocanın o sözünü hatırlamadan edemedik: “bu yaman oyunu bize kimler oynadı?”. Öyle yaman bir oyun ki; tarif etmek zor, akıl sır erdirmek zor…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Aradan günler geçmiştir ve bir Ramazan Bayramı sabahıdır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bayram namazının hemen akabinde, az önce duada olan elini sıkmak ve yine az önce secdeye kapanmış olan alnını öpmek suretiyle bayramını kutladığımız, edep, terbiye, ahlak ve irfan denizinin elmas şahsiyeti konumundaki Mehmetçikleri de yanımıza alarak, en yakındaki komşumuz olması sıfatıyla Sahya Nine’nin evine doğru ilerliyoruz…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Evinin dışında ve evinden kısmen uzakta bir yerde karşılaşınca, evine gitmeye ihtiyaç kalmadan yanımızdaki Kürtçe bilen askerin yardımıyla bayramlaşıyor ve hayır duasını alarak, köyün diğer ahalisiyle bayramlaşmak üzere köye kanat kırıyoruz.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Çaldığımız her kapıda, mutlulukla mahcubiyet karışımı ürkek ve şaşkın bakışlarla bizi karşılayan ve çoğuyla yine Kürtçe bile askerler yardımıyla bayramlaştığımız insanların fitneden yorulmuş gözlerine bakarken, tarihin hangi kavşağında hata yaptığımızı düşünmeden edemiyoruz. Tarih muhasebesi olan insanlar için, tarih şuurunun beyni yumrukladığı anlar vardır ya, işte o anlardan birini yaşıyoruz.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Yani yaşıyorum…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Tekrar odamdayım ve koca bir tarihi göz merceğimin altına yatırmış olarak düşünüyorum… Düşünüyorum ki; Dündar Taşer’in, “Hegel’in devlet tasavvuru ve telakkisini dahi gölgede bırakan insanlar” olarak nitelediği ve kendilerine “fena fi’d devle ve mille” tabirini yakıştırdığı; Hammer’in “Roma’da bile eşi benzeri yok” dediği; “insanı yaşat ki devlet yaşasın” diyen insanların toprağına ter akıttığı ülke, bu ülke olmasa gerek&#8230;</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">“Devlet; adaletin, merhametin, şefkatin, sevginin, keyfiyetin, aşkın, ümranın, tokluğun, tebessümün, özgürlüğün, hoş görünün merkezi değilse, hangi fikrin merkezi, hangi vicdanın sesidir?” sorusuna cevap bulma çabası içinde tarihin dehlizlerinde dolaşırken, kapıya vurulmasıyla irkiliyorum. Elinde bir kutu şeker ile bir şişe kolonya bulunan bir Mehmetçik, bunların Sahya Nine tarafından gönderildiğini tarafıma izah etmekle meşguldür…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">“Askerlere tutun” cümlesini sarf etmemden bir süre sonra, aynı askerin, yine aynı şeker ve kolonyayı bu defa bana doğru uzatmasını ve “ben almayacağım” şeklindeki sözüm üzerine, yan taraftaki masanın üzerine bırakarak çıkmasını, dalgın gözlerle izliyorum.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Karşımdaki televizyonda, fitnenin mağduru olmadıkları muhakkak olan, lakin mimarı olup olmadıkları ise ciddi manada tartışmalı bir kısım şahsiyetlerin bayram tatilini nerede ve kiminle geçirdiğini, Sodom ve Gomore’yi dahi kıskandıracak tarzda anlatan kanallara çatık kaşlarla izlerken, ruhumdan çığlığa benzer bir ses kopuyor. Sesime kulak vererek karşıma dikilen askere soruyorum: “Sahya Nine, bunları bizim olsun diye mi gönderdi, yoksa tut getir mi dedi? Asker, “bilmiyorum komutanım” cevabını verince, yerimden kalkıyor ve dışarıya bakıyorum.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bakmamla, olduğum yerde donup kalmam bir oluyor. Muhtemeldir ki evinde ikinci bir şekeri ve kolonyası olmayan o Anadolu kadını, bizimle evinden kısmen uzakta bir yerde bayramlaşmasından dolayı bizlere tutamadığı şeker ve kolonya eksiğini tamamlamak gayreti içindedir. Ve bilmem kaç on dakikadır da olduğu yere çökmüş ve yolcu bekleyen bir eda ile çenesini ellerinin arasına almış, gönderdiği emanetlerin tekrar kendisine iade edileceği anı beklemektedir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ünlü filozof Henry Bergson’un, aklın tükendiği ve aczini haykırdığı noktaya işaret ederek felsefe ve fikir dünyasına hediye ettiği sezgi kavramı dahi, bu fotoğraf karşısında bilgi ve fikir üretme vasfını yitirmektedir. Rahatlamak için tek çare vardır; ağlamak! Tabi ağlamaktan nasibiniz varsa…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Askere, “emanetleri götür” demeyi müteakip odama çekiliyor ve zaman zaman karaladığım günlüğüme, olayın sıcaklığıyla aşağıdaki cümleleri ekliyorum:</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">“Bir Ramazan Bayramı sabahı, peygamber ocağının Cudi ile Gabar arasına sıkışmış bir şubesinde, Mehmetçiği elleri duada, alnı secdede seyretmenin insana tattırdığı gözyaşıyla karışık sevincin hemen ardından, yetmişlik Kürt kadını Sahya tarafından Mehmetçiğe gönderilen kolonya ve şekerdeki kemiyet üstü kıymet ve o kıymetin insana tattırdığı sevinçte saklı hüzün… Hiçbir kıymet, insana, sevinci ve hüznü bu denli bir arada ve bu denli ayırt edilemez şekilde ikram edemez. Hiçbir dava da, o Anadolu kadınının şahsında, Anadolu insanını layık olduğu makama taşıma davasından daha mühim olamaz. Merkezin temsilcisi sıfatıyla orada bulunan Mehmetçiğin şahsında, merkez ile Sahya’yı barıştırmanın çaresini, Sahya’nın Mehmetçiğe kolonya ve şeker ikram etmesine sebep teşkil eden bu günü, o iki insana birden hediye eden fikirde de aramak doğru değil midir?”</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Tam bu satırları bitirip defteri kapatmış iken, kapıyı çalarak içeri giren askerin “komutanım, köylüler bayramlaşmak için gelmiş” sözüyle irkiliyor, dışarı çıktığımda, çeşitli yaşlardan çok sayıda insanı karşımda buluyorum. Türkiye’nin değişik bölgelerinde görev yaparken karşılaştığım o klasik ürkekliği, tek tek bayramlaştığım ve dolayısıyla yakından bakmak fırsatı bulduğum bu insanlar üzerinde de bütün boyutlarıyla teneffüs edince, onları yolcu ettikten sonra tekrar kapağını kaldırdığım günlüğüme şu cümleleri de ilave ediyorum: “Anadolu’nun yeniden fethe muhtaç olduğunu bilen ve kendisini bu fethe memur gören her fikir hareketi, Anadolu insanının simasına dahi kendisini resmetmiş bu mazlumluğa bir tarif getirmek zorundadır”.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Maziyi hatırlamak adına zaman zaman tekrar okuyarak duygulandığımız ve düşünmek zorunda kaldığımız bu cümlelerin üzerine bir hususu ilave etmek istiyorum.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Cumhuriyetin 85 nci yılında, kendi vatandaşıyla tercüman aracılığıyla konuşmanın acısını unutup, barlarda dahi Cumhuriyetin 10 uncu yılını terennüm etmekle vakit geçirenlerin ne düşündüğünü bilemem, ama bildiğim bir şey var ki; ben Sahya’yı Cumhuriyetin 73 ncü yılında bulduğumda, Sahya, ilerlemiş yaşına rağmen ne Ankara’nın yolunu biliyordu, ne de hangi devletin vatandaşı olduğunu&#8230; Bir zamanlar düşmanın üzerine doğru sallanan, ne hikmetse daha sonra birilerinin kendi vatandaşının üzerine doğru sallamayı adet haline getirdiği o mübarek bayrağın, kendi bayrağı olduğunu da bilmiyordu. Sahya’nın dışındaki herkeste kusur aranması kaydıyla, kusur kimdedir bilemem ama Sahya, “al bu senin bayrağın!” diye eline tutuşturulacak her bayrağı, kendi bayrağı bilmeye hazırdı.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bu kadar bilinmezin içinde, benim Sahya’da olduğunu bildiğim bir şey vardı ki, varlık sebebini bütün yönleriyle açıklayan bir şuur zemininde olmasa da, Sahya’nın kalbi imanla, alnı secdeyle barışıktı. Belki dili benim dilime dönmüyordu ama gönül dilimiz arasında hiç bir fark yoktu.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ben inanıyorum ki; Sahya hala, Türkün ve Kürdün ebedi birlik ve kardeşliğinin ritimleriyle süslü, hiç eskimeyecek bir hayat bestesinin yapılacağı günü özlemektedir. Ve bu bestenin yapılmasını da, “Güneş Ülke” özlemiyle yanan Campanella’nın “Güneş Ülke”nin sahipleri olarak gördüğü, “fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen… Düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan millet, o cesur ve adil Türkler…” olarak nitelediği insanlardan beklemektedir. O’nun umudu, ne PKK ne de bir başkası değil, tarih boyunca ağabey bildiği Türklerdir!…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="wp-caption-dd" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Şenol Özbek</span></span></div>
<p><br class="spacer_" /></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="111" title="2" title="18 April 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3000-sahyanin-umudu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ÇANAKKALE KAHRAMANI KOCA SEYİT&#8217;İN DRAMI</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/3008-koca-seyitin-drami.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/3008-koca-seyitin-drami.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Mar 2009 02:45:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senol Ozbek</dc:creator>
				<category><![CDATA[İnsani Hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[Omurgalı Duruş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=3008</guid>
		<description><![CDATA[Çanakkale Savaşında, İngilizlerin yarım dünya adını verdikleri Queen Elizabeth zırhlısını, 270 kilogramlık mermileri tek başına sırtında taşımak suretiyle boğazın serin sularına gömen bir Anadolu Çocuğu vardır: Edremit’in Çamlık köyünden, Emine’den...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><br class="spacer_" /></p>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;"></p>
<div id="attachment_3009" class="wp-caption aligncenter" style="width: 410px"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/kocaseyit.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/kocaseyit.jpg?referer=');"><img class="size-medium wp-image-3009 " title="kocaseyit" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/kocaseyit-500x370.jpg" alt="ÇANAKKALE KAHRAMANI KOCA SEYİT'İN DRAMI" width="400" height="296" /></a><p class="wp-caption-text">ÇANAKKALE KAHRAMANI KOCA SEYİT&#39;İN DRAMI Şenol Özbek</p></div>
<p>Çanakkale Savaşında, İngilizlerin yarım dünya adını verdikleri Queen Elizabeth zırhlısını, 270 kilogramlık mermileri tek başına sırtında taşımak suretiyle boğazın serin sularına gömen bir Anadolu Çocuğu vardır: Edremit’in Çamlık köyünden, Emine’den olma, Mehmet oğlu Seyit!</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Seyit, fakir bir ailenin çocuğu olarak, 1899 yılında Havran’da dünyaya gelir, mektep medrese görmez, Kuranı Kerimi okuyacak kadar rahle-i tedristen geçer, köy yerinde hayvan güderek ve zeytin toplayarak büyür. Balkan Harbi çıkınca askere alınır. Pehlivan yapılı olduğu için, komutanları ve arkadaşlarınca adının başına bir “Koca” sıfatı eklenir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">O ARTIK KOCA SEYİT’TİR!</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Tarihin Atatürk nesline yüklediği misyondan o da payına düşeni alır. Gittikçe çöken ve muhafazası zor görünen bir devleti yaşatmak için, üç yıl boyunca, Balkan dağlarında Rum, Bulgar ve Sırp çetelerine karşı savaşır. Tam terhis vakti gelmiştir ki, Birinci Dünya Savaşı başlayacak ve Çanakkale Cephesinde soluğu alacaktır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Tarihin en güçlü donanması boğazın kapısına dayandığı vakit, Kilitbahir Mecidiye Bataryasındadır. O azgın donanmanın bataryanın üstüne yağmur misali yağdırdığı mermilerinden kendisini korumak için kapaklandığı yerden doğrulduğunda, arkadaşlarının 14’ünün şehit, 24’ünün ise ağır yaralı olduğunu görür. Bir tek Niğdeli Ali ile kendisi ayaktadır. Toplardan ikisi toprak altında kalmış, üçüncüsünün ise vinci çalışmamaktadır.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bir toplara bir de boğazdan içeri süzülen düşman gemilerine bakar. Bu gemiler boğazı geçerse, Pay-i Taht düşecek, Türklerin Padişahı ve Müslümanların halifesi esir alınacaktır. Mademki hala ayaktadır, mademki nefes almaktadır, o halde mesuliyetleri vardır…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Tozun toprağın arasında bulduğu 270 kg.lık üç tane mermiyi Niğdelinin yardımıyla sırtına atar ve vinci bozuk topun namlusuna sürer. Bismillah diyerek tetiği çeker. Birinci mermi uzunda, ikinci mermi kısadadır. Üçüncü mermi Queen Elizabeth’i kuyruğundan yakalar. Aldığı darbe ile dümen tertibatı devreden çıkan ve boğazda kontrolsüz bir şekilde döne döne yol almaya başlayan Queen Elizabeth, Nusret’in döşediği mayınlara çarpar ve personeliyle birlikte boğazın serin sularına gömülür.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Hadiseyi öğrenen Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, nefes nefese bataryaya koşar. “Nasıl yaptın bunu oğlum?” diye sorduğunda aldığı cevap çok sade ve açıktır: “Allah’ın yardımıyla komutanım!” der. “Tekrar kaldırabilir misin?” dediklerinde, aynı mermiyi yerinden ancak oynatabilecektir. Olaya şahit olan Alman subay ve gazetecileri hayretler içindedir… Cevat Paşa, gözyaşları içinde Koca Seyit’i alnından öper ve ona kendi eliyle onbaşı rütbelerini takar.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">O ARTIK ONBAŞI SEYİTTİR!</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Onbaşı Seyit’in hikayesi Çanakkale Savaşıyla bitmez. Seyit, İstiklal Harbine de katılır. Büyük Taarruzun ikinci günü, 28 Ağustos&#8217;ta iki yerinden yaralanır. Savaştan sonra terhis olur ve köyüne döner.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Aradan yıllar geçer. Atatürk, çıktığı bir yurt gezisinde Havran&#8217;a da uğrar. Halkın ısrarlarına dayanamaz ve bir geceyi de Havran&#8217;da geçirir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk yöreyle ilgili bilgi alırken aniden aklına Seyit Onbaşı gelir ve yetkililerden onu bulmalarını ister. Seyit köyünde bulunur. Atatürk&#8217;e, “Seyit’le sürekli olarak ilgileniliyor” şeklinde bir imaj vermek isteyen zevat, Seyit’in üstüne başına çekin düzen vererek onu Atatürk&#8217;ün huzuruna getirir. (Her hangi bir kayıtta geçmiyor ama Seyit’e, “iyiyim de ha!” şeklinde bir nasihat vermeyi ihmal etmediklerinden de eminiz)</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Seyit aynı seyittir. Çanakkale’deki, 270 kg.lık mermileri kendisinin kaldırdığını utancından söyleyemeyen mahcup seyit’tir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk, Seyit’i yanına oturtur. Halını hatırını ve neler yaptığını sorar. Seyit Çanakkale ve Büyük Taarruzdaki kumandanına cevap verir: “ne yapalım kumandanım, aynı işler işte. Odun, kömür işleri yapıp duruyoruz.” Seyit, hala şükretme makamındadır…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Malum zevatın, Seyit’in üstü başıyla uğraşması ve Seyit’in de şükretme makamındaki bir insan tavrı sergilemesi beyhudedir. Ömrünü Seyitlerin ter kokuları arasında geçirmiş, onların ruhunu okumuş, suyunu ve ekmeğini onlarla paylaşmış olan Atatürk bunu yutmaz.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk, Balıkesir Valisi ve Edremit Kaymakamına dönerek der ki: “Beyler, efendiler, lütfen bu kahramanın durumuyla yakından ilgilenin. Memleketimizi bunlar kurtardı, bu duruma bunlar getirdi. Cumhuriyet bunların desteğiyle kuruldu.”</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk’ün şifahi direktifi doğrultusunda, Seyit’e Edremit Ziraat Bankası aracılığıyla bir miktar para verilir.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Sonra ne mi olur?</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk’e rağmen pastadan pay kapma yarışına giren ve Atatürk’ten sonra da bunu hayat felsefesi haline getirenler, Seyit’i bir daha arayıp sormazlar.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Çanakkale Harbinde Queen Elizabeth’i batırıp, savaşın kaderine mührünü basan, Kurtuluş Savaşında Atatürk’le kader arkadaşlığı yapan Seyit, geçimini temin etmek için Havran’da bir zeytin fabrikasında hamallık yapmaya başlar. Öyle ya, Çanakkale’de 270 kg.lık mermileri kaldırabildiğine göre, hamallığı da rahatlıkla yapabileceği düşünülmüştür.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">O ARTIK HAMAL SEYİT’TİR!</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ve o Koca Seyit, hamallık misyonunu yerine getirirken, yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak 1939 yılında Hakkın rahmetine kavuşur.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Seyit’in kızı Ayşe Nine diyor ki; “Babam hamallık yaparken veremden öldü ama zaten daha önce ölmüştü. Gençliğimde hep aç ve sefil bir hayat yaşadık. Annem de aç ve perişan bir hayattan dolayı hastalıktan kurtulamayarak öldü. Babamdan geriye hiçbir şey kalmadı. Zaten bir şeyi de yoktu…”</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk’e rağmen pastadan pay kapma yarışına giren ve Atatürk’ten sonra da bunu hayat felsefesi haline getirenleri mi soruyorsunuz?</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Muhtemelen bu dünyadan göçtüler ama Seyit’in nafakasından çalarak biriktirdikleri serveti onlardan teslim alan çocukları, tele volelerde gördüğüm kadarıyla barlarda tepinmeye devam ediyorlar. Hatta arada bir, bar bekçiliğini bırakıp, dillerine doladıkları marşlar eşliğinde Cumhuriyetin bekçiliğine soyunduklarını da işittiğim oluyor.</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Baht Utansın!</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Seyit’in torunları mı?</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Onlar, tevekkül içinde, şiirsiz ve şikayetsiz, Anadolu’nun ufkundan bir şafak vakti doğacak güneşi bekliyorlar…</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ey Atatürk’e gönül verenler!</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ey Atatürk’ün gönül verdiğine gönül verenler!</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk’ü ve Cumhuriyeti, Seyit’e hamallık yaptıranların elinden ve dilinden ne zaman kurtarmayı düşünüyorsunuz?</span></span></div>
<div id="_mcePaste" class="shutter" style="text-align: justify;"><span style="font-size: small;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">ŞENOL ÖZBEK</span></span></div>
<p><br class="spacer_" /></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="598" title="1" title="23 April 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/3008-koca-seyitin-drami.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ULUSALCILIĞIN ANATOMİSİ</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/2992-ulusalciligin-anatomisi.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/2992-ulusalciligin-anatomisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2009 01:56:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senol Ozbek</dc:creator>
				<category><![CDATA[insani siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Omurgalı Duruş]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=2992</guid>
		<description><![CDATA[ULUSALCILIĞIN ANATOMİSİ Tarihimiz Boyunca Hep Vardı Ulusalcılık, bir fikir olmaktan ziyade bir mantık ve metot tezahürü olarak, tarihimizin çeşitli dönemlerinde ve özellikle de devlet düzeninde boşluk olduğu zamanlarda, itaatsizlik ve...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">ULUSALCILIĞIN ANATOMİSİ</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Tarihimiz Boyunca Hep Vardı</span></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p><br class="spacer_" /></p>
<div id="attachment_2993" class="wp-caption aligncenter" style="width: 342px"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ulusalciliginanatomisi.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ulusalciliginanatomisi.jpg?referer=');"><img class="size-medium wp-image-2993 " style="margin-top: 2px; margin-bottom: 2px;" title="ulusalciliginanatomisi" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2010/10/ulusalciliginanatomisi-415x600.jpg" alt="ULUSALCILIĞIN ANATOMİSİ" width="332" height="480" /></a><p class="wp-caption-text">ULUSALCILIĞIN ANATOMİSİ Şenol Özbek Haber Ajanda</p></div>
<p><br class="spacer_" /></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif; font-size: 13.3333px;">Ulusalcılık, bir fikir olmaktan ziyade bir mantık ve metot tezahürü olarak, tarihimizin çeşitli dönemlerinde ve özellikle de devlet düzeninde boşluk olduğu zamanlarda, itaatsizlik ve fitne kültürünün temsilcisi sıfatıyla kendini göstermiş; ya doğrudan fitnenin kendisi ya da fitnenin sebebi olarak belli dönemlere damga vurmayı becermiştir. Bundan dolayıdır ki; ulusalcılığı, kavram olarak ifade ettiği manaya rağmen, fikirden ziyade psikoloji zemininde aramak ve o zeminde tanımlamak daha doğru olacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Onu; tarihin kimi döneminde padişah çadırına ok atarken, kimi dönemde padişah katlederken, kimi dönemde ise medrese talebelerini, milletin selameti için savaşa onay vermeyen padişahın penceresi önüne kadar getirip, “korkak padişah” sloganları attırırken görmek mümkündür. Önce, padişah nezdinde temsil edilen devlete ortak, daha sonra ise ortağı devreden çıkararak devlete tek başına hâkim olma çabasının fikirsiz aktörü olarak karşımıza çıkar. Devlet-i Ali’nin dumanlı dağlarını Rum, Sırp ve Bulgar çeteleri sardığı vakit, o da çeteciliğe özenecek, ama dağları değil kendi padişahının sarayını basma sevdasına tutulacak ve bunu maharet sanacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş sürecinde, Samsun’a çıkan kadroda temsil edildiği söylenemez. Çünkü bu kadro, iddia edildiği gibi çılgın değil, akıllı ve gelecekle ilgili planlamayı doğru zeminde yapan bir kadrodur. Şuursuz ve fikirsiz hareketlerin mihenk noktası olması sıfatıyla, ulusalcılığa menfi manada çılgınlık atfetmek mümkündür. Ama Samsun’a çıkan kadroya çılgınlık atfetmek suretiyle ulusalcılığa paye çıkarmaya çalışmak, tarihe merceğin tersiyle bakmaktır. O, ya Şefik Hüsnü örneğinde olduğu gibi, bir kısım toprakların itilaf devletlerine terk edilmesi durumunda Türkiye’nin daha kolay sosyalistleşeceği iddiasıyla, o dönemdeki “Aydınlık” dergisinin sesi olarak İstanbul’da kalmış ya da Nazım Hikmet örneğinde olduğu gibi Moskova yolculuğuna çıkmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">İstiklal Savaşı sürecindeki en net tezahürü ise, millete ve milletin teşkilatlanmış biçimini ifade eden kurulu devlet düzenine muhalefet ve itaatsizliktir. Yeni devlet düzenini hâkim kılmaya çalışan şuurlu kadrolardan yediği darbe neticesinde uzun süre sessizliğe gömülecek ve tekrar tarih sahnesine çıkmak için önce Atatürk’ün, daha sonra da Mareşal Çakmak’ın yokluğunu bekleyecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ulusalcılık Millete Meydan Okumaktır</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Cumhuriyet döneminde, egemenliğin ve dolayısıyla devletin tek sahibi olan millete ilk meydan okuyuşu, açık oy gizli sayım yöntemiyle olur. Demokrasinin onun için bir darağacı hükmünde olduğunu görmüştür. Ya kendisi demokrasinin darağacına gidecek ve tarih sahnesinden silinecek ya da muhatabını antidemokratik usullerle darağacına götürecektir. Gayesi ve metodu itibariyle yuvalanacağı en emniyetli ve uygun yer olarak, cumhuriyet öncesinde olduğu gibi yine kışlayı seçmiş ancak kışla dışındaki alanlarda yuvalanmayı da ihmal etmemiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Kısacası; tarihimiz boyunca ulusalcılık, devlet telakkisi ve şuuru taşımayan kolektivist manada devletçi bir psikolojinin, egemenliğin gerçek sahibine koştuğu ortaklık ve her ne pahasına olursa olsun devlete hâkim olma çabası şeklinde karşımıza çıkmaktadır. O, kendisini bize bir fikir kalıbının içinde sunmaya çalışsa da, her hangi bir fikrin, sınıfın veya zümrenin hak ve menfaatinin davacısı olmaktan ziyade, kendi nefsanî iktidarının davacısı konumundadır. İsyancı ve ihtilalci metot ve mantığın temsilcisi olmasının doğal sonucu olarak, teslimiyet manasına galen iman kavramına hep uzak kalmıştır…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Günümüz Ulusalcılığının Anatomisi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Vatanı göçebe atların sırtında hayal eden ve “dini Arap’a havale etmekle kalmayıp, ömrünün son demlerinde “Kuran Tanrının değil Muhammed’in talimatıdır” deme noktasına kadar gitmiş olan, bir fikir adamından ziyade, heyecan ve nostalji adamı olarak niteleyebileceğimiz Nihal Atsız’ın, İslamiyet’ten arındırılmış Türklük ve kerameti Ergenekon’un derinliklerinde arayan mistik Türkçülük anlayışını avuçlarınızın içine alınız. Bu anlayışı, Allah’ı, hasta ve mütereddi insanların yarattığı bir vehim ve hayal oyuncağı; peygamberleri de hakikatsiz ve samimiyetsiz dolandırıcılar olarak gören ve bu meyanda, İslamiyet’i bedevi kültürü, onun şanlı peygamberini de çöl bedevisi olarak niteleyen; bunun doğurduğu manevi boşluğu yeni ve yine mistik bir Türkçülük anlayışı ile doldurmaya çalışan; özde inkârcısı olduğu vatan kavramını ise, kurtarabildiğimiz yerlerden ibaret toprak parçası şeklinde heceleyen Marksist anlayışla birlikte aynı kabın içine koyunuz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bununla da kalmayınız ve Müslüman mahallesinde salyangoz satabilmek için uygun bir kılıf bulmak gerektiğinden hareketle, “bütün hadisler uydurma, dolayısıyla Kuran-ı Kerim bize yeter” çığlığı atmakla meşgul bazı müçtehit taslaklarının, “Hz. Muhammetsiz ve Ebu Hanifesiz (vb.) İslamiyet” anlayışını, sinsi bir diyalektikle bu kaba ilave ediniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Metodu tayin ve tespit etmek adına ise, Lenin, Mao ve Che Guevara’nın ihtilalci fikirleri ile Hegel ve Machiavelli gibi şahsiyetlerin, kendi devrim ya da ihtilal misyonunuzu atfettiğiniz devlet tasavvurlarını aynı kabın içine aktarınız. Bu şahsiyetlerin Türk olmayışından dolayı aşağılık duygusuna kapılıyorsanız, aynı ihtilalci metodu ikame etmek ve metodunuzu meşrulaştırmak adına, Atatürk’e ait olduğu şüpheli “Bursa Nutkunu” Onuncu Yıl Marşı eşliğinde aynı kaba ilave ediniz. Ve üstün fikrin penceresinden, o kabın içine doğru bakınız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Karşınızda duran, diyalektik yoksunu ve tezatlarla dolu ucubenin adı ulusalcılıktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Günümüz Ulusalcısının Misyonu Nedir?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, zaman itibariyle uzun vadeli, mekân itibariyle sınırların ötesini zorlayan hedef ve ideallerden yoksun olmakla kalmayıp, coğrafi ve siyasi sınırlar içine hapsedilmiş, kısa vadeli ve içe dönük tehdit algılamaları ile zaman kaybediyor ve hayali tehdit belirleme konusunda hata sınırlarını zorlayacak derecede maharet sergiliyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve yarını olmayan bir Türkiye projesini hayata geçirme misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, toplumu meydana getiren her bir ferdin hayata tarif getirme çabası ile ortaya çıkan ve top yekûn bütün toplumun ortak hayat anlayışının tespitine kadar uzanan süreci algılama kaygısı taşımıyor, toplumu, göbeğini kaşımakla meşgul cahil bir kalabalık olarak görüyor ve devlete, toplumun değer yargılarını, hayata getirdiği tarifi ve toplum ideallerini yıkma ve yok etme misyonunu atfediyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve devlet idealleri ile toplum idealleri arasında kopukluk meydana getirmek suretiyle, devlet ile toplumun kutlu ahengine dayalı tarihi yolculuğu sekteye uğratma misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, bilgili ve yetenekli insanların istikbalini karartacak şekilde katsayılar icat ederek, bilgi ve yeteneklerini kullanacakları sahaları insanlara kapalı hale getiriyor, bunun devlet ve toplum hayatımıza vereceği zararlar konusunda bir muhasebe yapmak ihtiyacı duymuyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve devlet ile toplumu, modası geçmiş fikir ve kanaatlerin imtiyaz kazandığı bir yeteneksizlik hiyerarşisi ile baş başa bırakma misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, bir dönemin başbakanının İran’a yapacağı diplomatik ziyareti dahi Batı’dan kopmak ve irticaya pirim vermek şeklinde yorumluyor ve hızını alamayıp bunu “cumhuriyet için bir dakika karanlık” eylemine dönüştürüyorken, bir başka başbakanın uçağı Roma, Bürüksel ve Paris istikametlerine havalanınca, bu defa, “Kahrolsun AB” naraları eşliğinde İran’la stratejik ortaklık kurmamız gerektiği tezini savunmaya başlıyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve Türkiye’yi uluslar arası arenada yalnız bırakma misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, çılgın olmak ile akıllı olmak arasındaki farkı ayırt etme melekesinden mahrum ise ve bu mahrumiyet kültürünün sonucu ve gereği olarak, reel politikle bir mahalle kabadayısı tavrı içinde çatışıyor ve devleti de bu çatışma kültürünün aktörlerinden biri haline getirmeye çalışırken, buna engel olmaya çalışanları korkaklık ve teslimiyetçilikle itham ediyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve beynelmilel gücü bela unsuru haline getirmek suretiyle milli güç dinamiklerimizi hareketsiz kılma ve milli gücümüzü hayali politikalar uğrunda heba etme misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ulusalcılar, Cumhuriyet ve Atatürk Nesli</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, Cumhuriyeti, başörtüsünün ucunda iğreti sallanan bir rejim sanmakla meşgul oluyor ve milli iradenin baskın çoğunluğunun itirazına rağmen Türk kızlarını başörtülü olduğu için üniversite kapısında bekletiyor ve bunu da Mustafa Kemal adına yaptığını söylüyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve üstü örtülü bir diyalektikle milleti iki Mustafa’dan birini tercih etme noktasına doğru itme ve ülkede nifak tohumları ekme misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, Osmanlı ve İslam kavramlarını, Türk’ün terminolojisinden çıkarılması gereken kavramlar olarak görüyor ve (Dündar Taşer’in tanımlamasıyla) gittikçe çöken bir imparatorluğu savunmak için Balkan Dağlarında Rum, Bulgar ve Sırp çetelerine karşı savaşmayı gönüllü kabul etmiş, İtalyanların Trablusgarp’a çıktığını haber alınca, resmen tayin edilmedikleri halde hiç beklemeksizin oraya koşmuş, Yemen’de, Galiçya’da, Kafkasya’da, Çanakkale’de, Kanalda, Irak’ta muhafazası zor görünen bir devleti yaşatmak için kanlarını sebil etmiş, bunun mümkün olmadığı anlaşılınca da yıkılan bir imparatorluğun külleri üzerinde yeni bir devlet kurma fikrini benimsemiş olan Atatürk nesline, Osmanlıyı ve İslam’ı tarih sahnesinden silme misyonunu atfediyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve Atatürk neslini, Osmanlıyı ve İslam’ı ortadan kaldırmaya çalışan emperyal güçlerin yerli işbirlikçisi olarak gösterme misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ulusalcılar ve Türk Milliyetçiliği</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, 23 Şubat 1951 tarihli Orkun dergisinin başyazısında, “bugün dönme, mason ve Kemalist güruhunun ağzında sakız gibi dolaşan yobazlık kelimesi en çok kendilerine yakışmaktadır… Nerde o mukaddesata saldıran Kemalist inkılâpları? Milletin dinine zorla tahakküm artık sökmüyor değil mi?” diye yazan ve aynı derginin 01 Aralık 1950 tarihli nüshasında, bırakın düzenin değişmesini “devletin dahi yeniden kurulmasını” savunan Nihal Atsız’ın bu sözlerini görmezden gelerek, “Türküz, Türkçüyüz, Atsızcıyız, Kemalistiz” naraları atıyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve sinsi bir diyalektikle Türk Milliyetçiliğini mecrasından koparma ve ulusalcılığın payandası yapma misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, emperyalizm ve onun yerli işbirlikçiliği tabirini hiç dilinden düşürmediği halde, Devlet-i Ali’ye ihanet etmekle ömür geçirmiş ve nihayetinde ajanlığını yaptığı ülkenin konsolosluğuna sığınacak kadar alçalmış bir kısım çete mensuplarını, “hürriyet kahramanı Türkçüler” şeklinde göklere çıkarıyor, buna karşın bu çetelerin ihanetine maruz kalmış olan Türklerin padişahı ve Müslümanların halifesine Kızıl Sultan yaftasını vuruyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve Türk Milletini tarih şuurundan yoksun bırakma misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Musa’nın Asıl Çocukları Ulusalcılar mı?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, Türkçülük adı altında, bir yandan Osmanlı Sultanlarının Türk olup olmadığını dahi tartışmaya açıyor ve milli iradenin tecellisi ile seçilmiş insanlara “Musa’nın Çocukları” yaftasını vurarak onları halkın gözünden düşürmeye çalışıyor, diğer yandan ise, İstiklal Savaşında Türk Milletinin kaderine bigane kalarak, “Proletaryanın vatanı yoktur” diyen bir ideolojiye kendisini adamışlık kültürü içinde vatanı terk eden, nur ve şuur aramak için gittiği Moskova’da orak çekiçli kızıl bayrağa ağıtlar yakan, “Musa’nın Çocuğu” olduğu bizzat kendi itirafı ile sabit Nazım Hikmet’e övgüler yağdırıyor ve onu vatan şairi ilan ediyorsa ya da Munis Tekinalp lakaplı Mohiz Kohen’in Türkçülüğün hızlı destekçilerinden olduğunu görmezden geliyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve “Musa’nın Çocukları”nın bu ülkedeki örtülü oligarşik iktidarını ebedileştirme ve vatanı, “Musa’nın Çocukları”nın ebedi vatanı haline getirme misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, bir yandan Anadolu sermayesinin büyümesini engelleyecek şekilde kenar mahallelerdeki bakkalları dahi çeşitli renk ve tonlardaki sermaye sıfatıyla mimliyor, diğer yandan ise yabancı sermayenin ülkeye girişini vatanın satılması şeklinde dillendiriyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve yine “Musa’nın Çocuğu” olduğu tescilli Marx’ın ortaya koyduğu kaideler ışığında, iktidarı kontrol vasıtası olarak ezberledikleri sermayenin (ki doğrudur) halen mevcut oligarşik yapının kontrolünde kalmasını sağlama misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ulusalcılılar Bölücülüğün Gizli Taşeronu mu?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, tarihi arka plana ve tarihi arka plan fikrine dayalı Türklük misyonuna yabancı bir eda içinde, aynı sülalenin ve hatta aynı ailenin, İngiliz subaylarınca çizilmiş olan sınırın kuzeyinde kalanlarını Türk, güneyinde kalanlarını ise Kürt şeklinde niteliyor, kuzeyde kalanların hatırı için güneyde kalanların derdiyle dertlenmeyi dahi kusur olarak addediyor ve bununla da kalmayıp, kuzeyde kalanları dahi incitecek tarzda güneyi hedef seçerek, güneyin daha güneyinde Türk bulmak sevdasına tutuluyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve milli birliğimizin temeline dinamit koyma misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, Terör Örgütü PKK’nın, önemli bir kısmını tehdit ve şantaja dayanarak sağladığı desteği potansiyel destekmiş gibi sunuyor ve bundan hareketle, bütün Kürtleri potansiyel suçlu olarak ilan etmeye kalkıyor, terörün tetiklemesi neticesinde Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerimizden batı bölgelerimize doğru oluşan göç dalgasını “Kürt İstilası” şeklinde pompalıyor ve bu teorilere itiraz edenleri dahi Kürtçü ve bölücü yaftaları ile karalamaya kalkıyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve Türk Kürt kardeşliğini baltalamak suretiyle, terör örgütünün emellerine örtülü hizmet etme misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, Türkiye dediğimiz o büyük meydanda kendi vatandaşıyla tercüman aracılığıyla konuşmanın acısını unutup, aynı meydan üzerinde icat ettiği suni meydanlarda, Onuncu Yıl Marşını İstiklal Marşı düsturuyla terennüm etmekle vakit geçiriyor ve bir zamanlar düşmanın üzerine doğru sallanan ay yıldızlı al bayrağı kendi vatandaşının üzerine doğru sallamayı maharet sanıyor ya da aynı bayrağı on yaşındaki bir çocuğa çiğneterek, onu iç çatışma ortamı oluşturmaya yarayan bir vasıta haline getirmeye çalışıyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır, bayrağı ve İstiklal Marşını milli birliğimizin sembolü olmaktan çıkarma misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Ulusalcıların görevi, Ordu ve Gençliği Tahrik mi?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, ordunun ihtisas alanı ile hiç ilgisi olmayan konularda dahi, milletin ne düşündüğünden ziyade ordu ne düşünüyor diye yüzünü oraya çeviriyor ve orduyu kendi siyasi gayelerinin kırbacı haline getirmek uğruna, ordunun komuta heyetini dahi “genç subaylar” şeklinde ucube bir kavramla tehdit etmekten geri durmuyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve Türk Ordusunun hiyerarşik yapısını bozmak ve orduyu politika bataklığının içine çekmek suretiyle, onun dışa taarruz gücünü yok etme misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Eğer bir kimse, milli iradenin tecellisi neticesinde oluşmuş meşru hükümetleri CHP’li ve CHP’siz şeklinde tasnif ediyor, CHP’siz hükümet modelini rejime yönelik tehdit şeklinde değerlendiriyor ve bununla da kalmayıp, CHP’siz hükümetler karşısında gençliği, aslı Stalin’e ait olan ve belli çevrelerce Atatürk’e aitmiş gibi gösterilen Bursa Nutku’nu okumaya ve gereğini yapmaya davet ediyor ve bu meyanda, Deniz Gezmiş gibi anarşistleri gençliğin önüne idol olarak koyuyorsa; biliniz ki o kimse ulusalcıdır ve gençliğin dinamizmini kullanarak milli iradeyi alt etme ve ülkedeki istikrarı bozma misyonunu üstlenmiştir…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Şenol Özbek</span></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="101" title="1" title="21 March 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/2992-ulusalciligin-anatomisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DEMOKRASİ DRAMIMIZ</title>
		<link>http://www.insanigelisim.com.tr/2979-demokrasi-dramimiz.html</link>
		<comments>http://www.insanigelisim.com.tr/2979-demokrasi-dramimiz.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2009 01:41:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senol Ozbek</dc:creator>
				<category><![CDATA[insani siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Omurgalı Duruş]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Dahi]]></category>
		<category><![CDATA[DEMOKRASİ DRAMIMIZ]]></category>
		<category><![CDATA[Haber Ajanda]]></category>
		<category><![CDATA[Konan]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Ordu]]></category>
		<category><![CDATA[Saray]]></category>
		<category><![CDATA[Şenol Özbek]]></category>
		<category><![CDATA[Ya]]></category>
		<category><![CDATA[Yani]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.insanigelisim.com/wp/?p=2979</guid>
		<description><![CDATA[  Atatürk anayasası da denilen 1924 Anayasasının egemenlik ile ilgili hususları düzenleyen 3 ncü maddesinde “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” diyor ve 4 ncü maddede, “Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_3130" class="wp-caption aligncenter" style="width: 418px"><a href="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2009/03/demokrasidram.jpg" onclick="pageTracker._trackPageview('/outgoing/www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2009/03/demokrasidram.jpg?referer=');"><img class="size-medium wp-image-3130 " title="demokrasidram" src="http://www.insanigelisim.com/wp/wp-content/uploads/2009/03/demokrasidram-500x403.jpg" alt="" width="408" height="330" /></a><p class="wp-caption-text">DEMOKRASİ DRAMIMIZ Şenol Özbek</p></div>
<p style="text-align: center;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 13.3333px;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk anayasası da denilen 1924 Anayasasının egemenlik ile ilgili hususları  düzenleyen 3 ncü maddesinde “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” diyor ve 4  ncü maddede, “Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisinin temsil  edeceği ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız onun kullanacağı” açıkça  belirtiliyordu. Aynı anayasada, “değiştirilemez” ya da “değiştirilmesi teklif  dahi edilemez” şeklindeki cümlelere de rastlamak mümkün değildi. Cumhuriyeti  kuran kadronun bu tür cümlelere ihtiyaç duymamasının nedeni, egemenliğin esas  sahibi olan millete ve onun temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisine  duyulan saygıydı.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Cumhuriyete geçişle birlikte ortaya konan anayasal düzenleme neticesinde,  Osmanlı devlet düzeninde ezeli ve ebedi bir anayasanın gölgesinde egemenliği  paylaşan saray, ordu ve medrese üçlüsünden; saray yani padişahlık tasfiye  edilmiş, medresenin yerini almış olan üniversite ile birlikte ordu da egemenliği  temsil zemininden uzaklaştırılmış, millete ait olduğu açıklanan egemenliğin  sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından temsil edilebileceği hükme  bağlanmıştır. Hatta İstiklal Mahkemelerinin dahi muhataplarını Türkiye Büyük  Millet Meclisi adına yargıladıkları tarihi bir hakikattir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk’ün hayatta olduğu dönemde, ne ordunun ne de üniversitenin egemenliğe  ortaklık kaygısı ile ilgili en ufak bir kıpırdanmaya rastlanmamıştır. Bunda,  Atatürk’ün özellikle ordunun politika dışında kalması hususunda gösterdiği  hassasiyete ilave olarak, ordunun başında bulunan Mareşal Fevzi Çakmak’ın aynı  hassasiyet paralelinde sergilediği tutum önemli rol oynamıştır. Mareşal  Çakmak’ın, siyasete bulaşmanın da ötesinde, ordunun zabıta kuvveti olarak  kullanılmasını sağlayan kanuni düzenlemelerden dahi son derece rahatsız olduğu  ve bu konuda Atatürk ile fikir birliği halinde bulunduğu, bu hususu yeniden  düzenlemeye yönelik olarak birlikte tasarladıkları bir projenin, Doğu’da baş  gösteren isyanlar neticesinde kanunlaşamadığı bilinen bir gerçektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">İstiklal Savaşının mareşali Fevzi Çakmak, Atatürk’ün ölüm döşeğinde son anlarını  yaşadığının anlaşılması üzerine, İnönü’nün cumhurbaşkanlığına engel olmak  maksadıyla kendisini ziyaret eden Şükrü Kaya’ya, “meclis kimi cumhurbaşkanı  seçerse ona itaat ederim” cevabını verebilmiştir. Aynı Şükrü Kaya’nın, “Meclis  Satı Kadını cumhurbaşkanı seçerse de mi itaat edersiniz” sorusuna, “Evet! Eğer  meclis Satı Kadını cumhurbaşkanı seçerse, ben gider Satı Kadının karşısında  selamımı veririm” şeklinde verdiği cevap, demokrasi tarihimizin şeref  levhalarından biridir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bütün bu müspet düzenleme ve tezahürlere rağmen aynı dönemde, demokrasi  teorisyenlerinin en çok dikkat çektiği tehlike bizde de baş göstermiş ve  bürokrasi kaynaklı oligarşik bir yapının oluşmasının önüne geçilememiştir.  Aslında Atatürk döneminde de var olan ama Atatürk faktöründen dolayı adap ve  edep hudutlarına riayet etmek zorunda kalan bu yapı, Atatürk’ten sonraki  dönemde, egemenliği doğrudan kendi nefsinde gören tavırlar sergilemekte her  hangi beis görmemiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Yürütme cihazındaki ağırlığını geçmişten gelen dinamiklerle muhafaza eden,  millet adına egemenliği temsil yetkisini taşıyan Türkiye Büyük Millet  Meclisindeki ağırlığını ise jandarma gözetiminde açık oy gizli sayım yöntemiyle  bir dönem daha devam ettiren ancak, millet iradesi karşısında tek başına  tutunamayacağını anlayan aynı oligarşik yapı, konumunu muhafaza etmek adına  Osmanlı modeline doğru bir dönüş yaşamak zorunda kalmış ve o modelin iki dinamik  unsuru olan ordu ile üniversiteyi, kendisiyle birlikte egemenliğe ortak olma  noktasında yardıma çağırmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Mareşal Çakmak’ın yaş haddi kanunu çıkarılmak suretiyle tasfiye edilmesinden  sonra, orduda, İttihat ve Terakki dönemindekine benzer şekilde ve siyasi  mülahazalarla terfi ve görevlendirmeler başlamış, ordudaki komitacı mantığın  uyandırılması ve ordunun yeniden politika bataklığının içine çekilmesi sürecine,  Cumhuriyet döneminde ilk defa ve böylece girilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Millete ait olan egemenliğe koşulan bu ortaklık, egemenliğin millete ait  olduğunu söyleyen ve Türkiye Büyük Millet Meclisini egemenliği temsil konusunda  tek yetkili organ olarak tanımlayan o dönemin anayasası ışığında, hukuki  dayanakları olmayan, örtülü ve gayrı meşru bir ortaklıktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Millet egemenliğine koşulan bu ortaklığı anayasal güvence altına almaya fırsat  kalmadan, Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950’de ve “Yeter Söz Milletindir”  sloganları eşliğinde Türkiye Büyük Millet Meclisindeki çoğunluğu ele  geçirmesiyle birlikte, demokrasi tarihimizde yeni bir dönem başlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">1950 ile 1960 yılları arasındaki bu yeni ve on yıllık dönemin tarihi, milletin  oyu ve iradesi ile oluşmuş bir meclisin ve o meclis tarafından görevlendirilmiş  bir hükümetin, egemenliğe ortaklık iddiası taşıyan, devlet teşkilatı içine  çöreklenmiş komitacı zihniyet ve ortakları ile mücadelesinden ibarettir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Demokrasi serüvenimizin utanç sayfasıdır ki, sonuçta kaybeden ve darağacına  giden milli irade olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Osmanlıdaki komitacı mantık nasıl ki, egemenliğin bir ayağını oluşturan padişahı  tahttan indireceği vakit, egemenliğin bir diğer ayağı konumundaki medresenin  temsilcisi şeyhülislamdan hal fetvası alıyor ve bu yolla fiilini  meşrulaştırıyorsa, 27 Mayıs 1960 günü milli iradeye karşı ayaklananlar da aynı  yola başvurmuşlar ve medresenin yerini almış olan üniversitenin başındaki  profesörlerden, işledikleri fiili meşrulaştırmalarını istemişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Aslında bu istek, henüz tam manasıyla şekillenmemiş ortaklık teklifinin veya o  güne kadar örtülü olarak götürülen muğlâk ortaklığın aleniyete ve fiiliyata  dökülmesinden ibarettir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Üniversitenin temsilcisi sıfatını taşıyan profesörlerimiz, bu aleni ortaklık  teklifini kabul etmişler ve gerçekleşmesine de bir şekilde katkı sağladıkları  ihtilali meşrulaştırmak için, dünya hukuk ve siyaset tarihine utanç belgesi  olarak geçecek bir belgenin altına imza atmışlardır. Söz konusu belgede, adeta  bir fetva lisanıyla, “bir iktidarın meşruiyeti sadece menşeinde değildir.  İktidarı ordu, kaza ve ilim müesseseleri ile paylaşmayan hükümet meşruiyetini  kaybeder. Bu ihtilal meşruiyetini kaybetmiş bir hükümete karşı yapılmıştır”  diyebilmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">25 yıl üniforma taşımış bir insan olarak benim yazarken dahi yüzümü kızartan bu  cümleleri bilerek ve isteyerek kalın harflerle yazdım ki, vatandaşlık onuru  taşıyan ve bu onurla yaşamanın zevkini bilen insanlar iyice okusunlar ve ibret  alsınlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Profesör unvanlı bu şahsiyetler, “bir iktidarın meşruiyeti sadece menşeinde  değildir” cümlesi ile demek istiyorlar ki, halkın oyları ile hükümet olmak  yetmez. Yani günümüzdeki söyleniş şekliyle, % 95 oy almış olsa bile fark etmez.  Peki, fark etmesi ve bir hükümetin bunların gözünde meşruiyet kazanması ve  iktidar mevkiine oturması için ne yapması gerekiyor? Cümledeki mana açıktır;  iktidarı ordu, kaza yani yargı ve ilim müesseseleri ve hatta medya ve meslek  kuruluşları vb. örgütlerle paylaşması gerekiyor. Demokrasi serüvenimizin dramla  tanıştığı nokta işte tam burasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Milli iradeye karşı gerçekleşen taarruz neticesinde oluşan ortamdan da istifade  etmek suretiyle, sonuçta, 1950 ve öncesinde yapamadıkları ya da yapmaya fırsat  bulamadıkları şeyi yapmışlar ve millet egemenliğine koşulan bu ortaklığı  anayasal güvence altına almayı becermişlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Nasıl mı yapmışlardır?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Atatürk Anayasası da dediğimiz 1924 Anayasasının egemenlik ile ilgili hususları  düzenleyen maddelerini çöplüğe atmışlar ve yeni anayasaya, kendi fiili  durumlarını güvence altına alacak yeni maddeler koymuşlardır. 1961 Anayasası ile  başlayan yeni dönemde, artık Türk Milleti egemenliğini Türkiye Büyük Millet  Meclisi eliyle değil, “yetkili organları eliyle kullanabilecektir”. Yani millet  kime oy verirse versin, Türkiye Büyük Millet Meclisi dışındaki bazı ve birçoğu  yeni organların, egemenliğin yeni ortağı olarak devrede olması anayasal güvence  altına alınmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Aynı anayasanın hükümleri arasına, “devletin şeklinin cumhuriyet olduğu  yönündeki anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez”  şeklinde bir hüküm koymak suretiyle, milli iradeyi örtülü ve kurnaz bir  diyalektikle cumhuriyet düşmanı ilan etme gayreti içine girmeleri ise işin  cabasıdır. Bu kurnaz diyalektik, 1982 Anayasasında kendisini daha geniş bir  yelpazede hissettirecek ve Türk Milletinin, anayasayı değiştirebilecek bir  çoğunlukla kendi İstiklal Marşını reddetme gayreti içine girebileceğini  düşünecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">1961 Anayasası ile anayasal sistemimiz içinde yerini alan “yetkili organ”  tabirinden, sadece yasama, yürütme ve yargının kast edildiği anlaşılmamalıdır.  Eğer öyle olsaydı bu üç sözcüğü oraya eklemek muhakkak ki zor değildi ve  anayasayı hacim olarak da büyütmezdi. 1982 Anayasasına da aynen ithal ettikleri  bu anayasa hükmünden murat ettikleri şey, 27 Mayıs gece baskınını meşrulaştırmak  için yazdıkları cümlelerde saklıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Demokratik işleyiş içinde, egemenliği kullanma hakkını elde etmenin ilk ve en  önemli şartı seçim olduğu halde, seçimle değil atama ile oluşturulmuş bir kısım  organlara bu şekilde ve egemenliği doğrudan kullanma hakkının verilmesi ve bunun  da anayasal güvence altına alınması, ülkede hem yasamayı, hem yürütmeyi, bazı  uygulamalar itibariyle de yargıyı çift başlı hale getirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Her hangi bir mahkeme ya da yargı organının hangi fiile hangi şartlarda suç  olarak bakacağına ve o suça hangi cezayı vereceğine, hatta yargılamayı dahi  nasıl yapacağına Türkiye Büyük Millet Meclisi karar verdiği halde, seçimle ve  seçilmişlikle hiçbir ilgisi olmayan yargı Türk Milleti adına karar  alabilmektedir. Bazı yargı kararlarının meclisin onayını gerektirmesi ise,  doğrudan asil adına verilen bir kararın bir başka vekile onaylatılması şeklinde  bir garabet doğurmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Anayasalara, “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” şeklinde bir  kısım hükümlerin konması ve bu hükümlerde yer alan bazı kavramları tanımlama  yetkisinin de yine seçimle ve seçilmişlikle hiçbir ilgisi olmayan, Türkiye Büyük  Millet Meclisi dışındaki bazı organların tekeline verilmesi, bununla da  kalınmayıp, anayasada yapılacak her hangi bir değişikliğin sürekli olarak bu  tanımlanmamış muğlâk kavramlar ile ilişkilendirilmesi neticesinde, meclis yasama  görevini yapamaz hale getirilmiş, hükümetler pek çok yetkisi gasp edilmiş bir  ayağı topal yürütme cihazları durumuna düşürülmüştür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Sonuçta, kim hükümet olursa olsun, iktidar imkânlarını sınırlamak suretiyle onu  başarısız kılmaya ahdetmiş oligarşik bir yapının, parçalanmaması gerektiği halde  paramparça ederek bir kısmını gasp ettiği, parçalandığı için de kullanılamayan  bir egemenlik krizi yaşanmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Bunun adı demokrasi değil, dramdır…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: tahoma, arial, helvetica, sans-serif;">Şenol Özbek</span></p>

<p class="sayac_bilgi"><li><a href="77" title="1" title="14 April 2012"</a></li></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.insanigelisim.com.tr/2979-demokrasi-dramimiz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: http://www.w3-edge.com/wordpress-plugins/

Served from: www.insanigelisim.com.tr @ 2012-05-20 12:26:19 -->
